155. Yılında Paris Komünü’nden Doğru Dersler Çıkarmak Ve Komün Hakikatine Bağlı Kalmak

You are currently viewing 155. Yılında Paris Komünü’nden Doğru Dersler Çıkarmak Ve Komün Hakikatine Bağlı Kalmak

Komünün proleter niteliğini bir kenara bırakalım, komün gerçekliği tam olarak sınıf çelişkisinin bağrında ortaya çıkmıştır. Sınıf çelişkisinin reddi ya da bu çelişkinin diğer toplumsal çelişkilerle kategorik olarak farklılıklarına rağmen daha az kayda değer görülmesi elbette hatalıdır. Sınıfçılık olarak yaftalanıp küçümsenen olgunun yerine ikame edilen şey olarak “komün” ise tastamam bir sınıfları uzalaştırma programıdır.

“Sonuç olarak: Hükümetinizin

Vaadine güven kalmadığı için

İktidarı almaya karar verdik

İnsanca bir yaşam kurmaya geldik.

Top sesinden anlarsınız ancak

Başka dilden anlamazsınız

İşte, son çare, bundan kalkarak

Namluları size çevireceğiz!”

Bertolt Brecht

Kavramların tarihi sadece kelimelerin etimolojileriyle değil, her dönemdeki sosyal ve siyasal gelişmelerle bağı içerisinde ele alınmalıdır. Kavramlar da siyasal mücadelenin bir parçası olarak değişir, dönüşür ve yeni anlamlar edinir. Egemenlerin “post truth” (hakikat sonrası) olarak tanımladığı sözlerin gerçeğe uygun olup olmamasının umursanmadığı bir toplumsal zeminde ezilenler olarak, bazı kavramların yanıltıcı propagandif söylemlerle yeniden tanımlanarak ihtiyaca göre meşruiyet araçlarına dönüştürülmesine karşı hakikate bağlı kalmalı, ezilenlerin büyük bedeller ödeyerek yarattığı değerlerin ve bunların temsili olan kavramların tarihsel ve toplumsal anlamından koparılmasına, yorum adına içeriğinin boşaltılmasına ve gerçekliğin tersyüz edilmesine müsaade etmemeliyiz.

Farklı dillerde taşıdığı sözlük anlamının yanı sıra Komün, bundan 155 yıl önce tırnaklarının altında kir birikmiş olanların mülk sahiplerinin iktidar ayrıcalıklarına dokunma cesareti göstermiş oldukları Paris’te yeni anlamlar kazandı. Komün, tarihsel ve toplumsal anlamını barikat başlarında silahlanmış halkla, yönetim mekanizmasına el koyan ve tüm zorluğuna rağmen yönetim işini büyük bir özveri ve titizlikle gerçekleştiren proletaryayla ve Hotel De Ville üzerinde dalgalanan kızıl bayrakla betimlenmiştir.

Genel anlamda komün ve özelde de Paris Komünü, taşıdığı tarihsel anlam ve deneyimleri ile çokça analizin ve çıkarsamanın konusu yapılmakla birlikte, aradan geçen yıllara rağmen sosyalizm mücadelesine büyük bir ufuk katmaya devam ediyor.

155. yılında Paris Komünü’nden doğru dersler çıkarmak ve komün hakikatine bağlı kalmak sosyalizm mücadelesi yürüten siyasal özneler bakımından zorunlu bir mücadele görevi olarak önümüzde duruyor. Başardıkları ve başaramadıklarıyla belirgin siyasal bir güç olarak dünya sahnesine çıkan işçi sınıfı hareketinin tarihsel bir momenti olan 1871 Paris Komünü’nü güncel tartışmalar ekseninde yeniden ele almak önemli olacaktır.

Emperyalist küreselleşme döneminde kapitalizmin yıkımına ve toplumsal çürümenin çeşitli biçimlerine karşı ezilenlerin geliştirdiği yakın dönem halk hareketlerini Paris Komünü’nün dersleri ve deneyimleri ekseninde analiz etmek sosyalist hareket bakımından temel bir ihtiyaç. Yanı sıra Kürt ulusal demokratik hareketi ile Türk burjuva devletinin girdiği uzlaşı sürecinde Abdullah Öcalan tarafından bir program halinde sunulan Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda uygarlık karşısındaki temel çelişki olarak tarif edilen komünalite kavramının da Paris Komünü deneyimleri ekseninde eleştirel analizine girişmek de aynı şekilde güncel bir ihtiyaç.

İşçi Sınıfı İktidarı Olarak Paris Komünü

155 yıl önce 18 Mart 1871’de Paris’in işçi sınıfı semtlerinde 1848 ayaklanmasının mirasçıları, Prusya’nın işgaline karşı bir yurt savunması olarak başlattıkları ayaklanmayı, tarihte ilk kez işçi sınıfının iktidarı alması ile sonuçlandırdılar. 1848 devrimi ve sonrasındaki yıllar hem kapitalizmin geliştiği ve Bonapartist diktatörlüğün baskılarının arttığı hem de işçi sınıfı mücadelesinin geliştiği yıllardı. İşçi grevlerinin ve örgütlenme araçlarının artmasının yanı sıra 1864 yılında 1. Enternasyonal’in kurulmasının yarattığı moral, proletaryaya büyük bir özgüven kazandırmış oldu. İşçiler, kulüplerinden sendikalara, kredi yardımlaşma ve dayanışma derneklerinden kooperatiflere kadar zengin mücadele araçlarıyla örgütlemişlerdi. Toplumsal ve maddi bir güç olarak işçi sınıfı artık yeniden sokaklardaydı.

Paris halkı Bonapart’a karşı ayaklandı. İmparatorluğa karşı ayaklanan Paris halkı meclisi bastı ve cumhuriyetin ilanını ve Fransa’nın savunulmasını istedi. Prusya birliklerinin Paris’i işgal etmesinin önünü açan diktatörlük çökmüştü. Ağırlığı cumhuriyetçilerin sağ kanadından oluşan gerici hükümet işgale karşı halkın silahlanmasını engelleyemedi. Çoğunluğu işçilerden oluşan 200 ulusal muhafız taburu kuruldu. Ardından, Şubat 1871’de Paris’te, halk iktidarı niteliği taşıyan Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi kuruldu. Tüm bu somut adımlar karşısında, kralcı Thiers hükümeti Paris dışına kaçtı ve Ulusal Meclis’i Versay’da topladı. Versay burjuvaziyi ve karşıdevrimi simgelerken, Paris işçi sınıfını, devrimi ve komünü simgeliyordu.

Komün’ün büyük toplumsal değeri, halk tarafından yönetilmesinden ve halkın çıkarlarına odaklanmasından gelmekteydi. Kapalı bulunan tüm atölye ve fabrikalar, ilgili kapitalist ister kaçmış ister işi durdurmayı tercih etmiş olsun, tazminat ödenmesi şartıyla işçi kooperatiflerine devredilmişti. İşçilere kesilen cezalar kaldırılmış, fırınlarda gece çalışması yasaklanmış, kilise mülklerine kamu kullanımı için el konulmuştu. Paris Komünü tüm kararnameleriyle, işçileri sermayeden koruyacak kurumların inşa edilmesini sağlamıştı.

Komün, Paris’in farklı ilçelerinde genel oy hakkı aracılığıyla seçilen belediye meclis üyelerinden oluşmuştu. Bu nedenle çoğunluğu işçilerden ya da işçi sınıfının kabul görmüş temsilcilerinden oluşuyordu. Genel oyla seçilmiş Komün Meclisi, burjuva parlamentosu gibi yalnızca yasama organı değildi. Komün hem yasama hem de yürütme organı gibi faaliyet gösterdi. Meclis doğrudan demokrasiyi hayata geçirdi. Komün temsilcileri seçimle göreve geldi, kendilerini seçen Parislilere karşı sorumluydu ve seçenler tarafından her an geri çağrılabiliyordu. Marx bu durumu şöyle anlatmaktadır: “Komün kentin farklı semtlerinden genel oyla seçilmiş, sorumlu ve her an görevden alınabilir belediye meclisi üyelerinden oluşuyordu. Komün parlamenter bir organ değildi, aynı zamanda hem yasama hem de yürütme organı gibi çalışıyordu.”

O ana dek devlet iktidarının bir aleti olan polis, hemen tüm siyasal özelliklerinden arındırıldı ve Komün’ün ona karşı sorumlu ve her zaman görevden alınabilecek olan bir aletine dönüştürüldü. Devlet yönetimindeki yüksek makam sahiplerinin kazanılmış hakları ve temsil ödenekleri bu makamlarla birlikte ortadan kaldırıldı. Tüm eğitim kurumları parasız olarak halka açık hale getirildi ve aynı zamanda devletin ve kilisenin tüm müdahalelerinden arındırıldı. Eğitim herkesin erişimine açık hale gelirken, aynı zamanda bilimin kendisi de iktidarın politikasından arındırılmış oldu. Yeni okullar açıldı. İşçi çocukları için kreş ve bakımevleri kurulması kararı alındı. Mali komisyon, kamu güvenliği komisyonu, ihtiyaç ve iaşe komisyonu gibi çeşitli komisyonlarla gündelik hayat örgütlendi. Yoksul Parislilerin yaşamlarını sürdürmek için rehin olarak emniyet sandıklarına verdikleri eşyalara el konuldu ve sahiplerine iade edildi. O zamana kadar izbe, virane yerlerde yaşayan işçiler, buralardan alınıp kaçan zenginlerin evlerine yerleştirildi.

Paris Komünü Fransa’nın tüm büyük sanayi merkezleri için örnek oluşturacaktı. Ulusal örgütlenme taslağında, en küçük köylerde bile siyasal biçimin komün olacağı ve taşrada sürekli ordunun yerine görev sürelerinin çok kısa olduğu bir halk milisinin koyulacağı açıkça belirtilmiştir. Merkezi iktidarın en küçük yerlerde dahi yerini üreticilerin özyönetimine bırakmak zorunda kalacağı bir yönetim biçimidir bu.

Paris Komünü’nün üzerine oldukça az yazılıp çizilen konularından biri de komünün toplumsal ve siyasi tarihinde kadınların oynadığı rol olmuştur. Paris direnişi ve savunmasında yer alan kadınların örgütü Kadınlar Birliği’ydi. Kadınlar devrimci kulüpler, sendikalar, savunma komiteleri ve Kadınlar Birliği’nde örgütleniyordu. Kadınlar kantinci, ambulansçı ve asker olarak barikatlarda savaştılar.

Anarşist, öğretmen ve yazar olan, Komün’ün kadın önderlerinden Louise Michel’in silahların Versaylılar tarafından ele geçirilme ihtimaline karşılık Montmarte sokaklarının korunması sorumluluğunu da üstlenmiştir. Thiers hükümetinin Paris kuşatmasına katılan bir birliğini Michel’in içinde olduğu kadınlar engellemiştir. Kendisini görücü usulü evliliklerle örülü bir ortamdan kurtaran ve İsviçre’de siyasi mülteciler aracılığıyla politize olan ve daha sonradan Marx’ın yakın arkadaşı olan Elisabeth Dmitrieff’in Komün öncesi ve gelişimi sırasında kadınlar sendikasında oynadığı rol, tüm yönleriyle hayata geçemese de kadın işçilerden oluşan, siperlere dizilecek kum torbaları ve ulusal muhafızların üniformaları için kumaş üretecek işçi kooperatifleri deneyimi o günkü koşullar içerisinde önemliydi. Yine Nathalie Lemel’in açlıkla boğuşan işçi sınıfı için kolektif yemek hizmeti sunan La Marmite restoranı ve La Ménegére kooperatifinin sorumluluğu sayesinde Komün’ün kısa yaşamı sürdürülebilmiştir. Ancak 90 kişilik Komün Konseyi’nde hiçbir kadın yer almaması önemli bir eksikliktir. Komün’ün kadınlarla ilgili aldığı kararlar da önemlidir. Savaşta evli olup olmamalarına bakılmaksızın partnerleri ölmüş olan kadınlara ve çocuklarına maaş bağlanması, ayrılma durumunda kadına nafaka ödenmesi, kadın ve erkek çalışanlar arasındaki ücret eşitsizliğinin ortadan kaldırılması gibi kararları alır.

Marx, Komün düştükten iki gün sonra Uluslararası İşçi Birliği’nde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Komün, özünde bir işçi sınıfı hükümeti, üretenlerin mülk edinen sınıfa karşı mücadelesinin sonucu, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayabilecek olan en sonunda keşfedilmiş siyasal biçimdi”. Paris Komünü’nde eski devlet mekanizmalarının parçalanması ve işçi sınıfının bu yönetim biçimi, Marx ve Engels’in yanı sıra daha sora Lenin’in devlet teorisinin mimarisini oluşturdu. Paris Komünü ile işçi sınıfının yarattığı düzeyi, amacına ulaşamasa bile çok büyük önem taşıyan tarihsel bir girişim, dünya proletarya devrimindeki belirli bir ileri atılım, yüzlerce program ve tartışmalardan daha önemli bir pratik adım olarak gören Marx, kendi önüne bu deneyimi çözümleme, ondan taktik dersler çıkarma, kendi teorisini onun ışığında gözden geçirme görevleri koymuş ve Komünist Manifesto’da yapılması zorunlu bulduğu tek “düzeltme”yi Parisli komüncülerin devrimci deneyimlerine dayanarak yapmıştır: “Komün, özellikle bir şeyi kanıtlamıştır: ‘İşçi sınıfının hazır devlet mekanizmasına basitçe el koyarak onu kendi amaçları için kullanması mümkün değildir’.” Bu aynı zamanda bir işçi sınıfı iktidarı olarak şekillenen komünün 72 günlük serüveninin yenilgisinin temel nedeni üzerine oluşturulan bir düşünceydi.

Bizatihi Paris Komünü deneyimi, ki iktidara gelen bir işçi sınıfı söz konusu olmasına rağmen, proletaryanın hazır devlet mekanizmasına basitçe el koyarak onu kendi amaçları için kullanmasının mümkün olmadığını göstermiştir. Bankalara el koymamak, Versay’a yürüyüp Adolphe Thiers’in burjuva hükümetini teslim almaya girişmemek, Marx’ın deyimiyle iç savaş başlatmamak şeklindeki “iyi niyetleri” Komün’ün yenilmesine neden olmuştur.

Kürt Ulusal Demokratik Hareketi Önderi Abdullah Öcanlan’ın “Devlet ve Komün İkilemi” Önermesinin Eleştirel Analizi

Öcalan’ın Marx’ın “Tarih sınıf savaşımlarının tarihidir” tezinin yerine ikame ettiği “devlet ve komün ikilemi” formülasyon olarak yeni olmakla birlikte, onun “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” öncesi metinlerine, özellikle de Demokratik Uygarlık Çözümü, Bir Halkı Savunmak ve Özgürlüğün Sosyolojisi gibi metinlerine baktığımızda bu önermenin dayandığı çözümlemenin detaylarını görebiliriz. Tarih ve toplum çözümlemelerindeki bu önerme demokratik toplum sosyalizmi görüşünün esas teorik dayanağını oluşturmaktadır.

İdealist tarih tezleriyle Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, komün fikrini çokça tarifliyor ve Paris Komünü’ne de referanslar yapıyor. Ancak bu manifesto, komünü, işçi sınıfı devletinin ve proletarya diktatörlüğünün somut bir ifadesi olarak değil, devletsizlik tezini güçlendirmenin önemli bir unsuru olarak tartışıyor. Ulusal sorunun çözümünün demokratik toplum genellemesine bağıtlandığı, mevcut devleti yıkmayı değil dönüştürmeyi amaçlayan, toplumun demokratik komünler birliği olarak örgütlendiği, ulus devletin yerine demokratik ulusun, kapitalizm yerine komünün, endüstriyalizm yerine eko-ekonominin konulduğu toplumsal model bu biçimde formüle edilmektedir.

Demokratik toplum sosyalizmi programına dair yapılabilecek çokça eleştiriyi bir kenara bırakacak olursak, Öcalan’ın programlaştırdığı komünalizm fikrinin, yazının girişinde de belirttiğimiz kelimeye anlamını veren tarihsel olgu olarak Paris Komünü’nden fersah fersah uzak olduğunu belirtmeliyiz. Paris Komünü deneyiminde, Parisli işçiler burjuvazinin araçlarına el koyup yönetimi devralmış, demokrasiyi komünlerde inşa etmiş ve sürdürmüşlerdir. Komün, proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesi sonucu gelişmiştir ve her bakımından sınıfsaldır. Demokratik toplum sosyalizmi ise esasta burjuvazinin bir sınıf olarak varlığının inkarına dayanır ve haliyle onun sınıfsal varlığına son verme perspektifi taşımaz. Burjuva devlet varlığını sürdürmeye devam ederken, bu devletsiz toplum programıyla burjuva devletin demokratik dönüşümünün sağlanacağı tasavvur edilmektedir. Kürt ulusunun tarihi ve dünya devrimler tarihinin dersleri bir yana, seçimler sonrası kurulan reformist hükümetlerin akıbeti dahi bize burjuva sınıfın zor aygıtları üzerindeki egemenliği devam ettiği sürece böyle bir dönüşümün mümkün olmadığını göstermiştir.

Paris Komünü’nün demokratik niteliği (seçimler yoluyla göreve gelmiş olan temsilcilerin her an geri çağrılabilecek olmaları) onun bir işçi sınıfı diktatörlüğü olduğu gerçeği ile çelişmez. Komün’ü bir işçi sınıfı hükümeti, üreten sınıfın gasp eden sınıfa karşı mücadelesinin ürünü, emeğin ekonomik özgürlüğüne kavuşmasının somut siyasal biçimi olarak tarif eden Marx, proletaryanın devrimci diktatörlüğünü ise devlet olmayan devlet olarak tanımlar. Devletsizliğe geçişin kaçınılmaz bir aşamasıdır proletarya diktatörlüğü. Yine işçi sınıfı diktatörlüğüne karşı çıkan dar görüşlü sosyal demokratlara Engels şu sözlerle yanıt verir: “Proletarya diktatörlüğü. Pekala, beyler, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komünü’ne bakın. Paris Komünü, proletarya diktatörlüğüydü.”

Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda programatik olarak tartıştığı, bu programa bağlı olarak demokratik toplumun entegrasyon stratejisinde bir örgütlenme modeli olarak somutladığı komünalizm, tüm toplumu demokratik ulus temelinde birleştirme ve bütünleştirme fikriyatına dayalıdır. Bu toplumsal model de, devletin, entegrasyon süreci de dahil, negatif bir rol oynamayacağı ön kabulüne dayalıdır. Daha doğrudan bir tanımlama ile bu programın devletle bütünleşme biçiminde gerçekleşeceği tasarlanmaktadır. Paris Komünü’ndeyse, sınıf çelişkisi üzerinde yükselen ve üretenlerin mülk edinen sınıflara karşı mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir yönetim biçimi olarak, toplumun ezilen kesimleri dışında kalanlarla bir birleşme ve bütünleşme yoktur.

Komün yönetimlerinde ve ulusal muhafızlar içinde işçi militanların yanı sıra aydınlar, esnaflar ve memurlar da yer alıyordu. Hem komün meclisleri hem de ulusal muhafızlar halkla iç içeydi. Devleti oluşturan bürokratik kurumlar ve devletin zor aracı olan polis teşkilatı dağıtılmıştı. Komün burjuva devletle beraber değil, burjuva devleti ortadan kaldırarak yaşam bulmuştur. Halk yönetimine karakterini veren demokratiklik de ancak bu sayede gerçekleşebilmiştir.

Manifesto ve yeniden yapılanma perspektifinde Öcalan, demokratik toplumun bir inşa çalışmasıyla mümkün olacağını şu şekilde ifade etmektedir: İnşa soyut değil; bizzat toplumsal yaşamın tüm alanlarıyla iç içe olan bir olgudur. Ama inşa kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. İnşayı gerçekleştirecek olan demokratik siyasettir. İnşa zor gücüyle değil, toplumun bilinçlendirilmesiyle gerçekleşecektir. Bunun en önemli özelliği, amaçlanan hedefi zor gücüyle değil, demokrasiyle gönüllü temelde kabul edilmesini sağlamaktır. Bu da bir beceri ve ustalık işidir. Amaca yönelirken toplumun rızasını ve gönüllü katılımını sağlamak için tepeden tırnağa her şeyimizi çekici kılmak temel özelliğimiz olmalıdır. Milyonları nasıl harekete geçirdik? Önderlik gerçekliğimizde kendini kanıtlayan bu çekicilik daha baştan beri temel alınmıştır. Bundan öğrenilecek çok şey olmakla birlikte, yeni stratejinin de gereği olarak çekicilik, beceriklilik ve ustalık gösterilmelidir. Bu noktada ‘güç’ kavramına negatif anlam yüklenmemelidir. Kast ettiğimiz güç, zor, şiddet değildir. Tam tersine demokratik siyaset zihniyetiyle, kişiliğiyle, üslubuyla, tarz ve temposuyla zor, şiddet kullanmadan toplumu ikna etmek, etkilemek, örgütlemek ve demokratik toplum/ulus inşasına katmaktır. Demokratik siyaset iç içe olan iki boyuta dayalı pratikleşecektir. Birincisi, inşadır. Demokratik toplumu inşa ederken komünler komünü olarak somutlaşacaktır. İktidarcı-devletçi değildir; iktidarı-devleti inşa etmeyecektir. Paradigması, zihniyeti, felsefesi, ideolojisi demokratik komünalisttir. Komünlerin en üst komünü olma niteliği buradan ileri gelmektedir. Bu şu anlama geliyor: Demokratik siyasette yer almak isteyenler makam-mevki, kişisel ikbal, kariyer vb. her türlü iktidarcılıktan-devletçilikten uzak olacaktır. Tek amacı demokratik komünalizme göre yaşamak, eylemek olacaktır. Bu da bireysel olarak değil, komünlere dayalı inşada pratikleşmektir. İkincisi, hukuktur. Demokratik toplum entegrasyon ile demokratik cumhuriyetle bütünleşecektir. Bunu gerçekleştirecek olan demokratik siyasettir. Demokratik siyasetin en temel özelliği bu noktada kendini göstermektir. Demokratik entegrasyonu hukukla gerçekleştirmeyi hedeflerken ‘dilencilik’ olarak tanımladığımız devletten her şeyi talep etmeyecektir. Komünler komünü olarak aktifleşip komünlere dayalı demokratik toplumu inşa ettikçe bunu hukukileştirecektir. Hukuki boyut kendiliğinden, çağrılarla gerçekleşemeyeceği gibi, devlet getirip altın tepside sunmaz. Devlet demokratik toplumun entegrasyonunu inşa sürecinde eskisi gibi negatif bir rol oynamayacaktır.”

Paris Komünü’nün ilk kararnamesi sürekli ordunun ortadan kaldırılması ve onun yerine silahlı halkın konulmasıdır. Sürekli ordu ve polis, yani iktidarın maddi gücünü oluşturan aygıtlar ortadan kaldırıldıktan sonra, manevi baskı aygıtı olan din insanlarının gücünün ortadan kaldırıldığını görürüz. Tüm temsil ödenekleri ve memurlara tanınan parasal ayrıcalıklar kaldırılmış, tüm devlet memurlarının maaşı işçi ücretleri düzeyine indirilmiştir. Bu aynı zamanda burjuva demokrasisinden proletarya demokrasisine, ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıfların demokrasisine, belirli bir sınıfın baskı altında tutulmasına yönelik özel güç olan devletten halkın çoğunluğu tarafından ezenlerin baskı altına alınmasına geçiştir. Devletin yok olup gitmeye başladığı bir geçiştir bu aynı zamanda. Dolayısıyla Marx’ın deyimiyle, imparatorluğun tam karşıtı olan Komün, sınıf egemenliğinin sadece monarşik biçimini değil, sınıf egemenliğinin kendisini ortadan kaldıracak bir cumhuriyetin kesinleşmiş biçimiydi. Ve bu devletsizliğe geçiş ancak proletarya diktatörlüğü koşullarında mümkün olabildi. Öcalan’ın uygarlık karşısında komünalizm formülasyonunda ise bir sınıfın bir başkası tarafından ezilmesini sağlayan mekanizmadan başka bir şey olmayan devletin varlığı koşullarında bir demokratik toplum inşası tahayyülü vardır. Üstelik işçi sınıfı ve ezilen tüm toplumsal kesimler üzerinde baskı aracı olan bir üstyapı kurumu olan hukukla bu tahayyülün kalıcılaşacağı varsayımı söz konusudur.

“Demokratik toplum/ulus ne sınıfçıdır ne de liberaldir; komünaldir. Dolayısıyla inşacı olan pratik-politikamız liberal ve sınıfçı çizginin uygulayıcısı olamaz. Hem liberal hem de sınıfçı çizgi toplumu böler, karşıtlaştırır ve çatıştırır. Biz toplumu bölmek, çatıştırmak değil, demokratik toplum/ulus temelinde birleştirmek ve bütünleştirmek istiyoruz. Bu açıdan pratik-politika ne kadar farklılıklarla demokratik toplumu birleşmiş, bütünleşmiş temelde inşa ederse o kadar amaca hizmet etmiş olur. Sınıfçılık yerine demokratik komünaliteyi ikame ederken bu gerçeklikten hareketle yola çıktık.”

“Liberalizm” ve “sınıfçı çizgi” bir çubuğun iki ayrı ucu olarak formüle edilirken, komünalite de sınıfçılık yerine ikame edilen bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Komünün proleter niteliğini bir kenara bırakalım, komün gerçekliği tam olarak sınıf çelişkisinin bağrında ortaya çıkmıştır. Sınıf çelişkisinin reddi ya da bu çelişkinin diğer toplumsal çelişkilerle kategorik olarak farklılıklarına rağmen daha az kayda değer görülmesi elbette hatalıdır. Sınıfçılık olarak yaftalanıp küçümsenen olgunun yerine ikame edilen şey olarak “komün” ise tastamam bir sınıfları uzalaştırma programıdır. Demokratik komünalizm, nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceğine dair sayısız çelişkiyle yüklü olmasının yanı sıra, bir ekonomi programına sahip olma zorunluluğu nedeniyle zaten sınıfsaldır.

Sonuç olarak, Öcalan’ın uygarlık yerine komünalizm formülasyonu, imparatorluk karşısındaki Komün’den özsel olarak bambaşka bir şeydir. Yorum farklılıkları ya da kendini onda ifade edilmiş bulan çıkarların çeşitliliğiyle de açıklanabilecek bir farklılıktan öte bir durumdur bu. Başarıları ve yenilgileriyle birlikte üretenlerin mülk sahiplerine karşı mücadelesinin ürünü olan ve on binlerce ölümsüzüyle Paris Komünü’nün karartılamayacak hakikati bunu fazlasıyla doğrulamaktadır.

Ezilenlerin tüm dünyada en çok söylediği marş olan Enternasyonal’in sözlerinin yazıldığı Paris barikatları, kitlelerin eğitimi ve işçi sınıfının mücadele deneyimi bakımından sayısız ders ve deneyimle yüklü. Fransız ve Alman burjuvazisinin işbirliğiyle yenilgiye uğrasa da zafer için güçlü bir teorik ve siyasi ders ve donanım üreten Paris Komünü bugünümüze ve geleceğimize ışık tutuyor.

Kaynaklar

Karl Marx, V.İ. Lenin, Bertolt Brecht, Paris Komünü 150, Yordam Kitap, 2021

Karl Marx, Fransız Üçlemesi

Lenin, Paris Komünü Üzerine

Abdullah Öcalan, Perspektif, 2025

Michael Löwy, Plivier Besancenot, Marx a Paris, 1871: Le cahier bleu de Jenny (Marx Paris’te 1871: Jenny’nin Mavi Defteri)