Aksa Tufanı Sonrası Ortadoğu’da Yeni Dönem

You are currently viewing Aksa Tufanı Sonrası Ortadoğu’da Yeni Dönem

Yeni dönem, Tunus’ta patlak veren halk ayaklanmasının Ortadoğu çapında bir işaret fişeği olmasıyla ve “Arap baharı” olarak adlandırılan ayaklanmalar silsilesinin ortaya çıkmasıyla başlamış olan bir dönemin kapanması demek. Önceki dönemde, Tunus ve Mısır’da diktatörlerin devrilmesi, Suriye ve Libya’da iç savaşın baş göstermesi, Müslüman Kardeşler’in bölgede öne çıkması ve geri sürülmesi, Batılı emperyalizmin halkçı özgürlük isyanlarını çalma hamlelerini yoğunlaştırması, Rojava devrimininse halkların devrimci-demokratik nitelikteki üçüncü seçeneği olarak parıldaması gibi eşiklerden geçilmiş, emperyalist devletler, bölgenin gerici diktatörlükleri ve halklar arasındaki kuvvet ilişkileri ve dengeleri değişim geçirip yeniden şekillenmişti.

Aksa Tufanı zalim bir kuşatma ve işgal altında nefessiz bırakılan, ulusal onuru sürekli aşağılanan, şehitlerinin ve tutsaklarının sayısı durmaksızın artan bir halkın bağrından yükselen sarsıcı bir özgürlük çığlığıydı. 7 Ekim 2023 tarihinin, sadece Filistin için değil, bütün Ortadoğu için yeni bir dönemin başlangıcına tekabül ettiği gerçeği bugün artık apaçık görülüyor.

İsrail siyonizminin 7 Ekim Aksa Tufanı hamlesini bütün güç ve imkanlarıyla atağa kalkmanın gerekçesi yapmasından, Gazze’de yeni bir soykırım saldırısına girişmesinden ve savaş alevlerini Lübnan’dan İran’a değin bölgenin birçok yerine yaymasından sonra, Türkiye ve Kürdistan dahil farklı ülkelerden emekçi sol hareketler içinde, Aksa Tufanı’nın aslında Filistin ulusal davasına ve bölge halklarının özgürlük mücadelesine zarar verdiği görüşü daha fazla dillendirilir oldu. Öyle ki, önceleri Aksa Tufanı’nı coşkuyla karşılamış olanlardan bazıları dahi bu görüşe gerilediler.

Soğuk resmi rakamlara göre İsrail’in iki yılda en az 68 bin Filistinliyi katlettiği, 171 bin Filistinliyi de yaraladığı Gazze soykırımı bütün dünyada gün gün izlendi. Abluka altındaki kentte 500’e yakın insan açlıktan öldü. O arada zihinlerdeki uğursuz soru da belirginleşti: Aksa Tufanı böyle korkunç bir bedel verilmesine değer miydi?

Hamas savaşçılarının binlerce masum Yahudiyi öldürdüğünü ve Yahudi kadınlara tecavüz ettiğini tekrarlayıp duran, böylece bir kez daha antisemitizm korkuluğundan medet uman siyonist-emperyalist masallar, Aksa Tufanı’nın hemen ertesinde, zihinleri az bulandırmamıştı. Hamas’ın “dinci faşist” karakterde bir örgüt olduğuna dair ezberlenmiş inanç zaten uluslararası düzeyde emekçi sol saflarda etkisiz değildi. İki yıl boyunca şahit olunan soykırım ise Filistin ulusal direnişinin 7 Ekim hamlesinin siyaseten yer yer baş aşağı görülmesi gibi bir sonuca da yol açtı.

Filistinliler süregelen siyonist zalimliğe Aksa Tufanı’yla karşılık vermeyip de ne yapsalardı? 7 Ekim öncesini hatırlayalım: Gazze katı bir abluka altındaydı, Batı Şeria’da siyonist yerleşimci terörü sıradanlaşmıştı, Kudüs resmen siyonistlerin ebedi başkenti ilan edilmişti, işgal alanlarını günden güne genişleten İsrail tedricen Filistin’i yutmaktaydı, siyonist işgal ordusu cinayet üstüne cinayet işlemekteydi, İsrail hapishaneleri Filistinli tutsaklarla dolup taşmıştı, Batılı emperyalizm mütemadiyen İsrail’in sırtını sıvazlamaktaydı, ABD’nin pişirdiği İbrahim Anlaşmaları işbirlikçi Arap rejimlerinin İsrail’le ilişkilerini normalleştirmekteydi, Filistin’le enternasyonal dayanışma son derece zayıflamıştı, Filistin halkı moralsizlik ve umutsuzluk girdabında iradesizleşmeye itilmekteydi. Yani Filistin’de durum yıllardır zaten “normal” değildi. Yangın alarmı çoktandır çalıyordu. Aksa Tufanı işte bu durumu değiştirme ve cendereyi parçalama atılımıydı, Filistin ulusal direnişinin büyük hamlede düşmandan önce davranarak yangın alarmına verdiği yanıttı. Aksa Tufanı gerçekleşmeseydi Filistin halkının İsrail siyonizmi karşısındaki konumunun daha kuvvetli olacağını sanmak abesle iştigaldir.

Devrimci gelişim, sıklıkla vurgulanan o siyaset yasası nesnelliğinde ifadesini bulduğu üzere, karşıdevrimin güçlenmesine, karşıdevrimci tepkinin boyutlanmasına yol açarak ve sonra da onun üstesinden gelerek gerçekleşti. Başka türlü bir devrimci gelişim düşlemek ezenlerle ezilenler, zalimlerle mazlumlar, sömürgecilerle sömürgeleştirilenler arasındaki mücadelelerinin devasa tarihsel deneyiminden hiçbir şey anlamamaktır. Bir yandan, Aksa Tufanı İsrail’in yenilmezliği mitini darbeledi, Filistin halkının mücadele umudunu ve azmini tazeledi, Filistinli tutsaklardan binlercesini özgürleştirdi, enternasyonal dayanışma hareketinin yeniden canlanmasını tetikledi, İbrahim Anlaşmaları’nı frenledi, burjuva dünyanın rafa kaldırmış olduğu iki devletli çözüm dosyasını tekrar açtırdı. Diğer yandan, İsrail Aksa Tufanı’nı bahane ederek tam tekmil saldırıya geçti, Gazze’de açıkça soykırıma girişti, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde sanık sandalyesine oturtulmayı ciddiye almadı, Batılı emperyalizmi arkaladığı haksız savaşını bölgeselleştirdi, Hamas’tan Hizbullah’a ve Yemen’den İran’a kadar tüm düşmanlarına ağır darbeler indirdi.

Ortadoğu’da yeni dönemin kapısı böyle açıldı.

Yeni Dönemin Eşikleri

Yeni dönem, Tunus’ta patlak veren halk ayaklanmasının Ortadoğu çapında bir işaret fişeği olmasıyla ve “Arap baharı” olarak adlandırılan ayaklanmalar silsilesinin ortaya çıkmasıyla başlamış olan bir dönemin kapanması demek. Önceki dönemde, Tunus ve Mısır’da diktatörlerin devrilmesi, Suriye ve Libya’da iç savaşın baş göstermesi, Müslüman Kardeşler’in bölgede öne çıkması ve geri sürülmesi, Batılı emperyalizmin halkçı özgürlük isyanlarını çalma hamlelerini yoğunlaştırması, Rojava devrimininse halkların devrimci-demokratik nitelikteki üçüncü seçeneği olarak parıldaması gibi eşiklerden geçilmiş, emperyalist devletler, bölgenin gerici diktatörlükleri ve halklar arasındaki kuvvet ilişkileri ve dengeleri değişim geçirip yeniden şekillenmişti.

Yeni dönem bölgede yeni bir altüst oluş sürecinin başlamasıyla özdeş. Bu, siyasi saflaşmanın keskinleşmesi ve savaşın bölgeselleşmesi, emperyalist, bölgesel ve yerel egemenler arasındaki kuvvet dengelerinin değişmesi, bazı siyasi rejimlerin çökme tehdidiyle yüz yüze gelmesi, hatta mevcut devlet sınırlarının bozulup yeniden çizilme ihtimalinin artması, ezilenler açısındansa hem yeni acıların ama hem de yeni atılımların yaşanması anlamına geliyor.

Faşist-siyonist İsrail’in Aksa Tufanı’na yanıtı stratejik siyasi amaçlarını gerçekleştirmek için, yani devlet sınırlarını Filistin’in bütününe, Lübnan’ın ve Suriye’nin güney bölgelerine genişletme, aynı zamanda İran-Suriye-Hizbullah-Husi-Haşdi Şabi eksenini çökertme amaçlı yeni bir savaş süreci başlatmaktı. Gazze’de soykırımcı işgal, Lübnan’ın güneyine kara harekatı ve Hizbullah’a büyük ölçekli saldırı bunun öncelikli adımları oldu.

İsrail bu yeni savaş sürecinde elde ettiği her başarıyı savaşın bir sonraki hamlesine geçiş basamağı yaptı. Lübnan’a saldırı ve Hizbullah’ın ağır şekilde darbelenmesi Suriye’de Esad rejiminin düşüşünü hızlandırdı ve İsrail’in Suriye’nin güneyine yerleşmesini olanaklı kıldı. Suriye’de Esad rejiminin son bulması İsrail’in İran’a kapsamlı bir saldırı gerçekleştirmesinin yolunu açtı.

Ortadoğu’da yeni dönemin en karakteristik özelliği siyonist-emperyalist saldırganlık sonucu bölgesel bir savaş halinin ortaya çıkmasıdır. Bu yeni dönemin başlangıç eşiği 7 Ekim 2023 tarihli Aksa Tufanı’ysa, ikinci eşiği 8 Aralık 2024’te Suriye’de Esad rejiminin düşmesi ve üçüncü eşiği 13 Haziran 2025’te İsrail’in İran’a savaş açmasıdır.

Dönem boyunca İsrail 7 farklı ülkede, Filistin’in yanı sıra Lübnan, Suriye, Yemen, Irak, İran ve Katar’da değişik kapsam ve biçimlere sahip askeri saldırılar düzenleyen bir pervasızlıkla hareket etti. Siyonist sömürgeci savaş makinasının başbakanı Benjamin Netanyahu, Eylül’de Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda yaptığı arsız konuşmada, bu hudutsuz saldırganlığın kanlı bilançosunu şöyle aktarıyordu: “Yemen’deki Husi liderliğinin yarısı gitti. Gazze’de Yahya Sinvar gitti. Lübnan’da Hasan Nasrallah gitti. Suriye’de Esad rejimi gitti. İran’ın komuta kademesi ve nükleer bilimcileri gitti. Irak’taki milisler gidecek.

Siyonizmin Filistin ulusal direniş güçlerine Gazze’de vurduğu fiziki darbeler kuşkusuz kritikti. İsmail Haniye’nin Tahran’da suikasta maruz kalmasının üzerinden çok geçmemişken Yahya Sinvar da Gazze’de katledildi, böylece Hamas liderliği art arda ağır kayıplar vermiş oldu. Gazze’deki soykırım yoğunlaştıkça ve Batı Şeria’daki siyonist terör tırmandıkça, Filistin’de iç siyasi yarılma keskinleşti, Batılı emperyalizmin işbirlikçiliğine çoktan demirlemiş olan Mahmut Abbas yönetimi Hamas başta olmak üzere ulusal direniş güçlerine sövgüler sıralayacak denli düşkünleşti. Ama “Trump barışı”na giden süreçte, siyonist sömürgeci saldırganlığın en dehşetli biçimlerine, Gazze nüfusunu Mısır’a ve Batı Şeria nüfusunu da Ürdün’e sürme girişimlerine karşın, Filistin halkı tüm bedelleri göğüsleyerek topraklarını terk etmedi ve Filistin direnişi siyonist zalimliğe boyun eğmedi.

Siyonizmin Gazze soykırımına eşlik eden Lübnan saldırısı, Hasan Nasrallah’la beraber liderliğinin çoğunluğunu ve binlerce savaşçısını yitiren Hizbullah’ın siyasi-askeri kapasitesinin zayıflamasını sağladı. Lübnan içi siyasi dengeler üzerinde de baskı oluşturdu. 27 Kasım 2024’te kararlaştırılan, Litani nehrinin güneyindeki bölgenin silahsızlanmasını öngören ve Lübnan ordusunu uygulamadan sorumlu kılan ateşkes anlaşması İsrail’in Lübnan’da kendisi için daha elverişli bir geçici denge kurduğuna işaret etti. Fakat İsrail, Lübnan’ın güneyini işgal altına almayı başaramadığı gibi, Hizbullah’ı Lübnan’ın başlıca siyasi-askeri gücü olmaktan çıkaracak derinlikte bir zafere de ulaşamadı.

Lübnan’da ateşkes imzalandığı gün, Suriye’de Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) İdlib’den Şam’a iktidar yürüyüşünü başlatıyordu. ABD başta olmak üzere Batılı emperyalist devletlerin yol verdiği, İsrail’in havadan bombardımanla önünü açtığı HTŞ saldırısı karşısında Rusya’nın desteğinden de yoksun kalan Esad rejimi tutunamayıp kısa sürede düştü. Şam’da iktidarı devralan HTŞ çetesi Suriye’nin istikametini çabucak Batılı emperyalist blokla anlaşmaya çevirdi. Eski El Nusra lideri ve katliam faili Muhammed Golani, askeri üniformayı çıkarıp takım elbise giyerek, Suriye devlet başkanı Ahmet Şara’ya dönüştü.

14 Mayıs 2025’te Suudi prensin Riyad’da onu bizzat Trump’a takdim etmesiyle, o sırada ismi “uluslararası terör” listesinden halen silinmemiş olan Golani’nin emperyalist dünyada resmen meşruiyet kazanmasının yolu açıldı. Golani’nin BM Genel Kurulu’nda kürsüye ve Beyaz Saray’da Trump’ın huzuruna kabul edilmesinin siyasi çıktıları ise ABD’nin Sezar Yasası kapsamındaki yaptırımlarının tedricen kaldırılması, Suriye’nin IŞİD’e karşı “Uluslararası Koalisyon”a katılması, İsrail-Suriye güvenlik anlaşmasının yenilenmesinin kararlaştırılması, hatta Golani başkanlığındaki Şam yönetiminin İbrahim Anlaşmaları’na dahiliyet eğilimi sergilemesi oldu. Böylece Golani İsrail’in Golan Tepeleri’ni düpedüz ilhak etmesine, Suriye’nin güneyindeki işgalini kalıcılaştırmasına, Suriye hava sahasını serbestçe kullanmasına, Suriye ordusunun ağır silahlara sahip olmasını engelleyici hamleler yapmasına, dahası Dürzileri savunmak adına HTŞ’ye sıklıkla diş göstermesine sesini çıkarmayacaktı.

Siyasi iktidarını pekiştirme ve halkların demokratik taleplerini etkisizleştirme arayışındaki HTŞ Alevilere ve Dürzilere saldırmakta gecikmedi. Mart ayında açıklanan geçici anayasa Suriye’de bir İslam devletinin kuruluş esaslarını içeriyor, Golani’ye sınırsız yetkiler tanıyordu. Bunu düzmece bir meclis seçimi takip etti. HTŞ yönetiminin sırat köprüsünden geçmeyi başarıp başaramayacağı henüz açıklığa kavuşmamışken, Dürzilerin ve Alevilerin siyasi özyönetim formlarındaki ısrarları da belirginleşti. Mazlum Abdi ve Muhammed Golani tarafından 10 Mart’ta Şam’da imzalanmış olan mutabakat ise, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile HTŞ arasındaki derin çelişkilerin bir savaşa yol açmasını yıl sonuna değin ötelese de, ne halkların ve inançların kolektif demokratik haklarının anayasal güvenceye kavuşturulmasında bir ilerleme sağladı, ne de SDG’nin merkezi devlet aygıtına entegrasyonunun somutlaştırılmasında bir anlaşmaya evrildi. Amerikan, İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin, Suudi hanedanının ve Arap emirliklerinin, Türk burjuva devletinin ve İsrail siyonizminin kendi gerici çıkarlarını güderek dahil oldukları yeni Suriye denkleminde, SDG ile HTŞ arasındaki genel müzakereler ve yer yer de çatışmalar bütün bu çıkarlar arasındaki uzlaşmalar, sürtünmeler ve karşıtlıklar ortamında devam etti. Nihayetinde Erdoğan şefliğindeki faşist sömürgeciliğin yönlendirdiği HTŞ çeteleri önce Halep’in Kürt mahallelerinde, hemen ardından Fırat’ın bütün batı yakasında SDG’yle savaşa tutuştu. İsrail’in genişleyen bir siyasi inisiyatif sahası kazanmış olduğu bugünkü Suriye’de İsrail siyonizmi ile Türk burjuva devleti arasındaki çıkar çelişkisi ve hegemonya mücadelesi sürmekteyken, ABD’nin Golani yönetimiyle yürüme tutumunu netleştirmesinin ve Golani yönetiminin İsrail’le güvenlik mutabakatı imzalamasının sömürgeci faşist Türk burjuva devletini SDG’nin siyasi iradesini kırma amaçlı bir savaş hamlesine başvurmakta cesaretlendirdiği görüldü.

Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi ABD ve İsrail için stratejik önemdeydi. Zira Esad’ın iktidarda olduğu Suriye İran’ın Ortadoğu’daki başlıca müttefikiydi. Lübnan’da Hizbullah Suriye’nin desteğine sahipti. Filistin ulusal direniş güçleri Suriye’yi cephe gerisi olarak değerlendiriyorlardı. Rusya bölgedeki siyasi ve askeri etkinliğini öncelikle Esad rejimiyle işbirliği temelinde sürdürüyordu. Esad rejiminin düşüşü ve İsrail’in Suriye’de siyasi inisiyatif elde edişi siyonist saldırganlığın daha da cesaretlenmesini getirdi. Golani’nin Riyad’da Trump’a takdim edilmesinin üzerinden bir ay geçmişken, İran’a yönelik siyonist-emperyalist saldırı başladı.

12 günlük savaşta İran molla rejimi üst düzey birçok siyasi ve askeri bürokratının yanı sıra kimi nükleer bilimcilerini de kaybetti, Natanz nükleer tesisi yıkıcı bir bombardımana maruz kaldı. İran’ın çok sayıda füzeyle “Demir Kubbe” adlı siyonist savunma sistemini delmeyi başaran askeri karşılığına rağmen, 24 Haziran günü taraflar arasında fiili savaşı durduran anlaşma yapılırken, ABD başta olmak üzere Batılı emperyalizmin açık desteğine dayanan İsrail Ortadoğu’daki baş düşmanına karşı siyasi ve askeri bir üstünlük elde etmiş durumdaydı. Öte yandan, İsrail-ABD saldırısı molla rejiminin devrilmesini sağlayamadı, İran’ın nükleer kapasitesini yok edemedi. İran’da halklara iktidarı devirmeleri için yapılan siyonist-emperyalist çağrılar da büyük ölçüde karşılıksız kaldı: Avrupa’da yerleşik şah yanlıları, Batılı emperyalizmin güdümündeki Halkın Mücahitleri, Rojhilat’ta örgütlü Kürt burjuva partilerinden Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala)[1] dışındaki politik güçler siyonist-emperyalist saldırganların yanında saf tutmadı, faşist molla rejimine karşı halkların özgürlük arayışları karşıdevrimci bölgesel planların yedek lastiği haline gelmedi. Yeni yılı bir kez daha ayaklanmaya girişerek karşılayan halklar, Trump’ın aşağılık siyasi çağrılarına ve siyonist-emperyalist karşıdevrim heveslerine muhatap olsalar da, faşist molla diktatörlüğü karşısında binlerce can pahasına onur ve özgürlük bayrağını yeniden yükselttiler.

Ortadoğu’da Aksa Tufanı’ndan günümüze uzanan ve iki yılı geride bırakan sürecin toplamına bakarsak, İsrail’in siyasi ve askeri açılardan bölge çapında üstünlük elde ettiği ve hegemonya mücadelesinde birkaç adım öne geçtiği gerçeğini hemen görürüz. Öyle ki, İsrail’de Netanyahu hükümetine karşı iki farklı kulvardan gelişen, bir yandan büyük çaplı yolsuzlukları kınayan ve diğer yandan Hamas’ın elindeki İsrailli esirlerin akıbetinin önemsenmeyişini protesto eden kitlesel iç muhalefet bile ne Gazze’deki korkunç soykırıma ne de İran’a yönelik gayrimeşru saldırıya tavır alabildi. Netanyahu başbakanlığındaki siyonist hükümetin sınır tanımaz saldırganlığı sürerken, İsrail içinde duyulan en gür sesler güvenlik bakanı Itamar Ben-Gvir ve maliye bakanı Bezalel Smotrich gibi en gözü dönük faşist şahsiyetlerin ebedi savaş naralarıydı.

İsrail’in bölgesel bir karşıdevrimci merkez olarak siyasi ve askeri inisiyatifi artarken, bununla ters orantılı şekilde, İran’ın Ortadoğu’daki siyasi ve askeri inisiyatifi geriledi. Gazze’de Hamas’ın ve Lübnan’da Hizbullah’ın ağır kayıplar verişi, Yemen’de Husilerin süreğen bombardımana maruz kalışı, ve özellikle Suriye’de Esad rejiminin düşüşüyle İran devletinin bölgedeki ittifak ekseni yıkıcı biçimlerde darbelendi. Onun Irak’taki siyasi ve askeri ağırlığını zayıflatma girişimleri de yoğunlaştı. Nihayetinde doğrudan siyonist-emperyalist saldırının gerçekleşmesiyle İran molla rejiminin bölgesel güç konumu büyük bir sarsıntı geçirdi. ABD emperyalizminin işbirlikçisi konumundaki ve İsrail’le ilişkilerini normalleştirme eğilimindeki despotik ve faşist Arap rejimleri İran’a saldırıdan içten içe memnuniyet duydular, zira İran molla rejiminin bölgedeki siyasi-askeri inisiyatifinin geriletilmesi ve nüfuz sahasının daraltılması hepsinin çıkarınaydı. Bütün süreç boyunca Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün gibi Amerikan işbirlikçisi Arap devletleri İbrahim Anlaşmaları’na daha temkinli yaklaşmak zorunda kalsalar da, Ortadoğu çapındaki hudutsuz siyonist-emperyalist saldırganlığa siyasi dolgu malzemesi teşkil etmekten geri kalmadılar.

Ortadoğu’da yeni dönem süresince bölgesel etkinliği zayıflayan diğer güç odağı Rusya oldu. Yakın ilişkiler kurduğu İran’ın kuşatmaya alınması ve bilhassa Suriye’de güvenilir müttefiki durumundaki Esad rejiminin düşmesi sonucu Rusya’nın bölgedeki emperyalist siyasi-askeri nüfuzu kırılmaya uğradı. Buna karşılık, ABD emperyalizmi Ortadoğu’da önceki yıllarda irtifa kaybetmiş olan hegemon konumunu tahkim etme imkanları yakaladı: İşbirlikçi Arap rejimleri Trump’ın önünde yeniden hizalandı, Rusya bölgedeki başlıca mevzilerinden püskürtüldü, Çin ve Rusya’yla yakın ilişki sürdüren ve ABD emperyalizminin bölgedeki ilk hedefi olan İran molla rejimi geriletildi, İran’a saldırıyla Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin önüne de bir taş konulmuş oldu. AB emperyalistleri de esasen ABD emperyalizmiyle örtüşen bir politik hatta durdular.

ABD’nin Türkiye büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack’ın “Batı bir asır önce haritalar, manda yönetimleri, çizilmiş sınırlar ve yabancı yönetimler dayattı. Skyes-Picot Suriye’yi ve daha geniş bir bölgeyi barış için değil, emperyal kazanç için böldü. Bu hata nesillere mal oldu” şeklindeki sözleri, yeni sömürgeler edinme iştahıyla hareket eden, halkları yapay devlet sınırlarıyla parçalayan, bir asır boyunca savaş, sefalet ve ulusal aşağılanmayla yüz yüze bırakan emperyalizmin bir eleştirisi değil elbette. Zira onun bölgede temsil ettiği ABD emperyalizmi Filistin’de soykırıma ortak olmaktan, İsrail siyonizmi için yeni yapay sınırlar oluşturmaya hazırlanmaktan, Suriye’yi faşist politik islamcı Golani’nin kanlı ellerine bırakmaktan, faşist ve despotik Arap rejimlerini kollamaktan geri durmuyor. Fakat Barrack’ın sözleri, Ortadoğu’da yeni bir döneme tekabül eden bir altüst oluş süreci yaşandığı, Skyes-Picot Antlaşması’yla bağlı devlet sınırlarının artık tartışılır hale geldiği gerçeğine temas ediyor.

İsrail siyonizminin pervasız saldırganlığı sonucu ortaya çıkan bölgesel savaş halinin bazen közlenerek, bazen de alevlenerek devam edeceği görülüyor. Savaşın Ortadoğu’da bölgeselleştiği bu yeni dönem aynı zamanda olası bir emperyalist paylaşım savaşının yeni alametlerinin ortaya çıkması anlamına geliyor. Rusya-Ukrayna savaşı ilk büyük alametse, İran’a siyonist-emperyalist saldırı ikinci büyük alameti meydana getiriyor. Emperyalist hegemonya kavgası ve yağma iştahı, siyonist saldırganlık ve işgalcilik Ortadoğu çapında savaşı körüklerken, karşıdevrim kampındaki çelişkiler gitgide şiddetleniyor. Ve bölgede taşlar yerine oturmaktan henüz uzak. Siyonist İsrail’in Filistin’e ve Lübnan’a yeni saldırılar için durmayan hazırlıkları, ABD-İsrail işbirliğinde İran’ı tekrar hedef alma planları, bunların yanı sıra Suriye ve Rojava’da derin politik ve ideolojik karşıtlıklar ve keskin saflaşmalar tarafından sürekli üretilen çatışma öğeleri bölgesel savaş halinin yeniden alevlenmesine neden olacak başlıca potansiyel kaynakları oluşturmaya devam ediyor.

Gazze’de “Trump Barışı”

İsrail siyonizmi Gazze’deki soykırımcı saldırganlığında şimdilik frene basmış durumda. “Trump barışı” diye tabir edilen ve İsrail ile Hamas arasında 9 Ekim’de imzalan anlaşmanın ilk aşaması Hamas’ın tuttuğu İsrailli tüm rehinelerin iade edilmesini, buna karşılık İsrail hapishanelerindeki binlerce Filistinli tutsağın serbest bırakmasını, Hamas’ın Gazze’deki savaş güçlerinin çekilmesini ve İsrail askerlerinin de Gazze’den kademeli biçimde çıkmaya başlamasını kapsıyordu.

Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Mısır, Endonezya, Pakistan ve Türkiye’den meydana gelen sekizli grubun Netanyahu’nun İsrail lehine yaptırdığı değişikliklerden sonra da ateşkes ve barış planına desteğini sürdürmesi sonucunda müzakere masasına gelen ve uygulanmaya başlanan anlaşmanın bütünü Filistin için ağır hükümler içeriyor. 20 maddelik anlaşma aslında Filistin ulusal özgürlük hareketi bakımından bir nevi Brest-Litovsk Antlaşması[2] niteliğinde. Zira anlaşmanın 2026 girişinde Trump tarafından geçildiği söylenen ikinci aşaması ve devamında, emperyalist ve gerici devlet yöneticilerinden Trump başkanlığında oluşturulacak bir “barış kurulu”nun anlaşmasının uygulanmasından sorumlu olması, Gazze yönetiminin bir teknokratlar komitesine bırakılması, Batılı dünya tekellerin ve Körfez sermayesinin çekilmesiyle Gazze’nin tarihsel-toplumsal dokusunun canına okuyacak bir imar hamlesine girişilmesi, Hamas’ın ve Filistin ulusal direnişinin tümüyle silahsızlanması şeklinde maddeler var.

“Trump barışı” siyasi ve askeri kuvvet dengesinin geldiği mevcut durumu yansıtıyor. Anlaşma Filistin ile İsrail arasında uzun süreli bir barış atmosferinin ortaya çıkmasını, bölgede bir siyasi istikrar oluşmasını sağlamıyor, bilakis Filistin ulusal direnişinin tasfiye edilmesi, İsrail’e uluslararası meşruiyet aşısı yapılması ve siyonist sömürecilik için Filistin’i adım adım ele geçirme imkanlarının korunup tazelenmesi hedeflerine bağlanıyor. Gazze’de emperyalistler ve bölgesel işbirlikçiler siyonizm lehine siyasi ve askeri kontrolü doğrudan ele alma hesabındalar: tasarlanan barış kurulu ve onun uzantısı olarak işlevlendirilen teknokratlar komitesi bir siyonist-emperyalist vesayet mekanizmasından başka bir şey değil. Trump başkanlığında toplanacak “barış kurulu”nun eski İngiltere başbakanı Tony Blair’in yanı sıra Tayyip Erdoğan ve Benjamin Netanyahu gibi isimleri içereceği belirtiliyor. Anlaşmanın ilerlemesi Hamas’ın ve Filistin ulusal direnişinin silahsızlanmasını, dolayısıyla Filistin’in tamamen savunmasızlaşmasını şart koşuyor. İsrail kendisinin onaylayacağı türde bir Gazze yönetimi isterken, hem Gazze’de kalıcı bir statüye hem de “iki devletli çözüm”e karşı çıkarak, üstelik ateşkesin gereklerine uymayıp askeri saldırılar düzenlemeyi sürdürerek, Gazze’yi ve Filistin’i yutma hedefini hiç de yürürlükten kaldırmadığını ortaya koyuyor. Trump başta olmak üzere emperyalist yağmacıların Gazze’nin imarı diye akıllarından geçense, Gazze’yi dünya zenginleri için bir tatil cennetine, Ortadoğu rivierasına dönüştürmek: dev inşaat tekellerini, emlak baronlarını, uluslararası yatırım bankalarını, petro-dolar krallarını bunun için büyük sermaye yatırımlarına çağırıyorlar.

Hamas, İslami Cihat, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDKC) gibi farklı çizgilerden ulusal direniş güçleri “Trump barışı”nın yeni aşamasını kabul etmiş değiller. Hamas’ın birinci aşamayı kabul ederek ve diğer ulusal direniş güçlerinin onayını alarak ateşkese imza atmasının nedeni Gazze’deki korkunç soykırımın, Filistinlilerin bombardımandan ve açlıktan yığınsal ölümünün durdurulmasını, Gazze’nin bütünüyle işgal edilmesinin ve halkın topraklarından sürülmesinin önlenmesini ve uluslararası insani yardımlara uygulanan blokajın kaldırılmasını sağlamaktı. Hamas İsrail’in Gazze’den toptan çekilmesi ve Filistin devletini resmen tanıması şartıyla silah bırakabileceğini de belirtti. Ama İsrail siyonist sömürgeciliğinin Gazze’yi ele geçirme hedefinden vazgeçmeyeceği apaçık olduğundan, Hamas’ın bu sözleri halihazırda bir silahsızlanma kararı anlamına gelmiyor. Düpedüz soykırıma maruz kalan, çocuklarını açlığa kurban veren, başını sokacak binaları artık bulunmayan Gazze halkının emperyalizmden ve siyonizmden aman dilememesi ve ateşkesin ilanıyla beraber Gazze’ye sel gibi akması da siyonist-emperyalist iradeye boyun eğilmeyeceğini kanıtlıyor.

Öyleyse, “Trump barışı” iki taraf açısından da savaşta bir nefes molasından, “en kötü barış bile savaştan iyidir” şeklindeki liberal argümansa içi boş bir söz kalıbından ibaret. Muhtemel ki, Filistin’de ve Lübnan’da savaşın tekrar tırmanışa geçmesi, “Trump barışı” adı altındaki güncel siyonist-emperyalist kuşatma aşamasının yerini yeniden silahlı savaş aşamasına bırakması çok uzun zaman almayacak.  

İsrail siyonist sömürgeciliği ve ABD’nin faşist Trump yönetimi BM’nin tarihsel kararına atıf yapan “iki devletli çözüm” anlayışını da reddediyorlar. Trump ilk başkanlık döneminde törenle imzaya açtığı İbrahim Anlaşmaları’nı güncelleme, böylece işbirlikçi Arap devletlerini ve halklarının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdeki gerici rejimleri Filistin devletinin kabulü şartı aranmaksızın İsrail devletini resmen tanıma sırasına dizme yöneliminde. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in 2020’de ilk imzaları attıkları, devamında Fas ve Sudan’ın iştirak ettikleri, son olarak 2025’te Kazakistan’ın katıldığı, İsrail’in Ortadoğu’daki meşruiyetini ve dokunulmazlığını garantilemenin amaçlandığı İbrahim Anlaşmaları’na dahil edilmek için Suriye adına Golani’ni de hazırlanıyor. ABD emperyalizmi bir yandan da Hamas, Hizbullah, İslami Cihat, FHKC, Haşdi Şabi gibi siyonist-emperyalist çıkarlarla karşıtlık halindeki silahlı örgütlerin tasfiye edilmesi, bölgenin İsrail karşısındaki direniş odaklarından arındırılması arayışında. Ki bu arayış dünya genelindeki silahlı devrim ocaklarının söndürülüp yok edilmesi emperyalist-faşist konseptiyle de doğrudan ilişkili.

Buna karşılık, Filistin ulusal direnişinin ve Filistin’le enternasyonal dayanışma hareketinin gücü ve etkisi yıllardır rafa kaldırılmış halde bekleyen, İsrail ve ABD tarafından kabul görmeyen “iki devletli çözüm”ü emperyalist ve kapitalist devletlerin art arda karar konusuna dönüştürmelerini getirdi. BM’ye üye devletlerin büyük çoğunluğu resmen “iki devletli çözüm” beyanında bulundu. “İki devletli çözüm”, İsrail devleti ile Yaser Arafat’ın Filistin yönetimi arasında 1993’te imzalanan Oslo Anlaşması’na bağlı olarak, tarihsel Filistin topraklarının yaklaşık dörtte birinde, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde kurulacak ve başkenti Doğu Kudüs olacak Filistin devletinin ve mevcut İsrail devletinin birbirilerini tanımayı taahhüt etmiş olmalarına dayanıyor.

Hatırlayalım: Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz ve Fransız emperyalist devletleri Ortadoğu’yu manda yönetimleri şeklinde bölüşüp sömürgeleştirmişlerdi. Filistin İngiliz manda yönetimine bırakılmış, Balfour Deklarasyonu’ndan önce zaten başlamış olan siyonist yerleşim hareketleri İngiliz mandası döneminde daha da hızlanmıştı. 1948’de İsrail devletinin kuruluşuyla Filistin topraklarının önemli bir kısmı resmen gasp edilmiş, tarihinde dört defa Arap devletleriyle savaşa girmiş olan İsrail Filistin devletini tanımaya yanaşmamış ve BM’nin belirlediği 1967 sınırlarını sürekli genişletme yöneliminde olmuştu. İsrail siyonist sömürgeciliği Oslo Anlaşması’nın üzerinden on yıl bile geçmemişken Filistin devletini tanıma taahhüdünü de yırtıp atmıştı. Yani şimdi raftan indirilen “iki devletli çözüm”ün ne bölgede gerçek bir uygulanabilirliği ne de İsrail için bir hükmü var. Bunca tarihsel deneyim Filistin’in devletsel varlığı ile bölgede siyonist İsrail’in varlığı arasında uzlaşmaz bir çelişki bulunduğunu fazlasıyla doğruluyor. Buna göre hakiki demokratik çözüm, ulus, din ve inanç ayrımı olmaksızın herkesin eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayacağı, sürgündeki Filistinlilerin topraklarına dönüş haklarının gerçekleşeceği, siyonist yerleşimciliğin bulunmayacağı, demokratik ve seküler bir Filistin devletinin kurulmasıdır. Güya “iki devletli çözüm”ün çözümsüzlüğü karşısında “Nehirden denize özgür Filistin” şiarının temsil ettiği gelecek budur.

Siyonist İsrail Devleti İle Faşist Türk Devleti Arasındaki Çelişki

İsrail ile Hamas arasındaki 9 Ekim anlaşmasında ABD, Katar ve Mısır’ın yanı sıra Türk burjuva devleti de arabuluculuk yaptı. ABD’de Donald Trump’la görüşen faşist şef Tayyip Erdoğan Hamas’ı anlaşmaya ikna etme, Gazze’den çekilmeyi ve silahsızlanmayı kabule zorlama sorumluluğunu üstlenmişti. Nitekim anlaşma imzalanırken Trump, Hamas’ı kayıtsız şartsız anlaşma masasına oturtmaya uğraşan Erdoğan için, “Kendisi çok çetin ceviz. Ne zaman yardım istesem benim için orada oldu. O bizi hiçbir zaman yüz üstü bırakmadı” diyordu. Tayyip Erdoğan çok geçmeden “Trump barışı”nın öngördüğü “barış kurulu”na da davet edildi.

Erdoğan şefliğindeki Türk burjuva devleti, “Trump barışı”nın taşeronluğuna soyunduğunda, hararetli Filistin destekçiliğinin aslında bunu bölgesel politikalarında araçsallaştırmaktan başka bir nitelikte olmadığı gerçeğini bir kez daha sergiledi. Tıpkı sarayın bilumum demagogu kürsülerde İsrail’e karşı esip gürlerken, saray rejiminin İsrail’le tüm iktisadi-ticari ilişkileri kesmeye ayak diremesinde olduğu gibi. Filistin destekçiliği sömürgeci faşist saray rejimi için bölge çapında bir hegemonya odağı haline gelme, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da nüfuz sahalarını genişletme, özellikle sarayı arkalayan Türk sermaye tekellerine yeni pazar alanları açma, bölgedeki burjuva rekabette öncelikli rakip saydığı İsrail’i siyaseten sıkıştırma amaçlarıyla bağlı bir konum alıştan öte bir karakter taşımıyor. Bu yüzden faşist şef Erdoğan Filistin konusunda ABD ve İsrail planıyla pekala uzlaşırken, onların da Kürdistan konusunda Türk burjuva devletinin sömürgeci planıyla uzlaşmaları beklentisini dile getiriyor.

Öte yandan, İsrail siyonist işgalciliği ile Türk burjuva yayılmacılığı arasındaki çelişki halen güncel ve etkin. İsrail siyonizmi kalıcı bir politik islamcı iktidara sahip Türk burjuva devletini bölgesel politikaları ve çıkarları bakımından ciddi tehditlerden biri olarak değerlendiriyor. Erdoğan’ın faşist politik islamcı iktidarı Filistin’de ulusal özgürlük hareketini İsrail’e karşı nasıl araçsallaştırmak istiyorsa, Netanyahu’nun faşist siyonist hükümeti de Rojava’da Kürt ulusal demokratik hareketini Türk burjuva devletine karşı araçsallaştırmanın yoluna bakıyor. O halde, ne İsrail siyonizminden Kürt halkına ne de Türk burjuva devletinden Filistin halkına demokratik bir yarar gelebilir.

İsrail-Türkiye çelişkisinin izleri Filistin’den Suriye ve İran’a kadar bölge boyunca sürülebilir.

Erdoğan ve saray sözcüleri Türk burjuva ordusunun Gazze’de konuşlandırılması tasarlanan uluslararası askeri güç bünyesinde rol almasına yönelik heveslerini açıkça ortaya koyarken, dahası Türk inşaat sermayesinin suratına insaniyet maskesi takıp Gazze’nin yeniden inşasından pay kapmaya iştahlanırken, İsrail’den bütün bunlara keskin itirazlar yükseliyor.

Suriye’de İsrail siyonist devletinin ve Türk burjuva devletinin politikaları sıklıkla karşı karşıya geliyor. Suriye’nin güneyini fiilen işgal altında tutan İsrail, Erdoğan şefliğindeki Türk burjuva devletinin Suriye’deki nüfuzunu artırmasını frenleme hamleleri yapmaktan geri durmuyor, mesela onun Palmira yöresinde bir askeri üs kurma girişimini hava bombardımanıyla sekteye uğratabiliyor.

İran’daki faşist molla rejiminin yıkılması İsrail siyonizminin bölge çapında en öncelikli hedefi. İsrail yeni patlak veren halk ayaklanmasını da İran’da molla rejiminin sonunu getirebilecek yeni bir siyasi imkan olarak görüyor. Buna karşılık Erdoğan’ın faşist saray iktidarı, molla rejiminin yıkılmasıyla Rojhilat’ta bir Kürt ulusal statüsü doğabilir korkusuyla, faşist mollalardan yana saf tutuyor.

İsrail-Türkiye çelişkisi her iki devletin ABD emperyalizmiyle ilişkilerinde de açıkça yer buluyor. Örneğin İsrail devleti ABD’de F-35 savaş uçaklarının Türk burjuva devletine satışının engellenmesi için kulis yapmakta tereddüt etmiyor. Keza İsrail’in doğalgaz rezervinin işlenip Avrupa’ya taşınması için Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’yle imzaladığı anlaşmanın Doğu Akdeniz’de Türk burjuva devletinin kıta sahanlığı iddialarını püskürtmeye dönük olduğu ortada.

Sömürgeci faşist şeflik rejimi açısından İsrail’le çelişkinin ağırlık merkezini Kürt ulusal sorununun oluşturduğuna şüphe yok. Erdoğan şefliğindeki Türk burjuva devleti Filistin ulusal direnişinin Aksa Tufanı hamlesinin ardından İsrail devletinin sömürgeci siyonist savaşı Ortadoğu’ya yaymaya girişmesiyle bütün bölgenin yeni bir altüst oluş sürecine girmesinden korkuya kapılmış, İsrail’in bölgede hızla artan siyasi-askeri inisiyatifi ve bölgenin değişmekte olan politik dengeleri sonucunda Kürt ulusal demokratik hareketinin bilhassa Rojava’da değerlendirebileceği yeni siyasi imkanlar doğacağını öngörmüş, bundan dolayı Kürt ulusal demokratik hareketi önderi Öcalan’la uzlaşma masasına oturmaya yeşil ışık yakmıştı. Faşist şef Erdoğan’ın “iç cepheyi sağlamlaştırma” vurgularını yoğunlaştırması, sonraları bölge için “Türk, Kürt ve Arap ittifakı” hedefini dillendirmesi söz konusu korkunun ürünüydü. MHP’nin ırkçı faşist lideri Devlet Bahçeli bu korkuyu, “İsrail’in İran’a karşı 13 Haziran saldırısı göstermiştir ki, her an tedbir ve teyakkuz halinde olmak coğrafyamızın bize yüklediği sorumluluktur” sözleriyle doğrudan dile getiriyordu.

Sömürgeci faşist şeflik rejimi ile Kürt ulusal demokratik hareketi arasındaki uzlaşı sürecinin düğüm noktasını teşkil eden Rojava’nın statüsü sorunu, Halep’in Kürt mahallelerinden başlayıp Fırat’ın bütün batı yakasına yayılan savaş haliyle bugün yeni bir forma bürünmüş durumda. İsrail’in Şam’daki Golani yönetimiyle imzaladığı güvenlik mutabakatını fırsat bilen sömürgeci Türk burjuva devletinin gecikmeksizin HTŞ çetelerini Fırat’ın batısında boydan boya savaşa yöneltişi, Rojava yönetiminin siyasi iradesini savaş yoluyla kırmaya odaklanışı gözler önünde. Trump yönetimininse bir yandan İsrail’in Suriye’de Türk burjuva devletiyle anlaşmaya varması, bir yandan da SDG’nin Türk burjuva devletinin statüsüzleşme dayatmasına razı olması doğrultusunda gitgide daha fazla siyasi ağırlık koymakta olduğu görülüyor.

ABD emperyalizminin Ortadoğu’da tam bir çıkar birliği yaptığı İsrail siyonist devleti ile NATO üyesi ve mali-ekonomik sömürgesi olarak Türk burjuva devleti arasında geçici bile olsa bir anlaşma kotarma ihtimali, Rojava’nın devrimci-demokratik kazanımları karşısında faşist sömürgeciliğin alabildiğine pervasızlaşmasına yol açacak ciddi bir risk anlamına geliyor.

Halklar Birleşik Devrimci Mücadeleyle Özgürleşir

Ortadoğu’da halkların özgürlük talepleri, emekçilerin ve ezilenlerin onurlu ve özgür bir gelecek özlemleri sınır tanımaz siyonist-emperyalist kıyıcılığa, haddi hesabı olmayan faşist ve despotik devlet terörüne rağmen bastırılamıyor. Siyasi koşullar elbette çok zorlu ve sert, ama özgürlük mücadelesinin dinamikleri de canlı ve direngen.

Filistin ve Kürdistan ezilenlerin bölgede öne çıkan iki direniş üssü. Ortadoğu’da içine girmiş olduğumuz yeni dönemde, siyonist-emperyalist soykırımcı saldırganlık karşısında Filistin ulusal özgürlük direnişi sınırsız bir fedakarlık kuvvetini, dünyanın tüm gerçek antiemperyalistlerine ve sosyalistlerine ilham veren bir direngenliği, tünellere dayalı etkin bir kent savunması deneyimini ezilenlerin mücadele tarihine nakşetti. Kürdistan ulusal demokratik hareketi Medya Savunma Alanları’nda tüneller temelinde kahramanca bir mevzi savaşı vererek, Rojava’da halkların özgürlükçü ve eşitlikçi kazanımlarını savunarak, Türk burjuva devletinin faşist sömürgeciliğine ve HTŞ çetesinin işbirlikçi gericiliğine kaşı durdu.

Amansız siyonist-emperyalist saldırganlığa karşı Lübnan’daki, Yemen’deki antisiyonist savaş güçleri yıkılmadı. “Nehirden denize özgür Filistin” şiarı, bölge halklarının ilerici ve devrimci güçleri öncülüğünde, Tunus’tan Türkiye’ye, Ortadoğu’nun bir ucundan diğer ucuna her yerde yankılandı. Dünyanın dört bir yanından ilericilerin, antiemperyalistlerin ve devrimcilerin Filistin’le enternasyonal dayanışma parıltıları Küresel Sumud Filosu’nda doruğa çıktı.

Bölge ülkelerinde ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, devlet-halk çelişkileri, bu yeni dönemde de, bazen derinden bazen açıktan, halk ayaklanmalarını mayalamaya devam etti. Tunus’ta, Türkiye’de, Fas’ta, son olarak yine İran’da halklar onur ve özgürlük için ayağa kalktılar. Beluclardan Dürzilere ve Alevilerden Emezilere değin ezilen ulusal toplulukların ve inanç topluluklarının özgürlük istekleri söndürülemedi.

Bütün bu direniş odaklarını ve mücadele dinamiklerini devrimci-demokratik bir hattan geliştirme, emperyalist boyunduruğun kırılması, siyonist makinanın parçalanması, faşist ve despotik iktidarların yıkılması, halkların kurtuluşu, kadınların özgürlüğü, emekçilerin ve ezilenlerin onurlu ve özgür yaşamı için devrimci-demokratik savaşımı büyütme görevleri, içinde bulunduğumuz yeni dönemin tüm zorluklarıyla ve imkanlarıyla beraber, Ortadoğu devrimci ve komünist hareketinin önünde.

Türkiye’den TKP’nin veya DHKP-C’nin siyonist-emperyalist saldırganlık karşısında dün Suriye’deki Esad rejimini ve bugün İran’daki molla rejimini açıkça destekleyen tutumlarında örnekleyebileceğimiz uluslararası sol eğilimin bölge halklarının özgürlük mücadelelerinin gelişimi bakımından getirdiği ideolojik ve politik zararları burada uzun uzadıya ele almanın gereği yok. İdeolojik ve politik zararlar getiriyor, çünkü örneğin molla rejiminin bölgesel hegemonya politikasını antiemperyalizm katına çıkarma ve molla rejimine karşı özgürlük mücadelesini ise emperyalizmin işbirlikçiliği şeklinde yargılama yaklaşımında, İran devlet sınırları içindeki halklara ne faşist molla diktatörlüğüne biat etmek haricinde bir seçenek sunuluyor, ne de herhangi bir devrimci güven ve inanç besleniyor. Bu yaklaşımın emperyalizmle ve siyonizmle çelişkili siyasi iktidarlara sahip kimi Ortadoğu ülkelerindeki faşist ve despotik devletlere karşı patlak vermiş ve verecek olan halk isyanlarının ABD ve Batı emperyalizmi tarafından çalınmasına seyirci kalmanın ötesine geçme şansı yok. Aynı zihniyetin bir yandan da Kürt ulusal özgürlük sorununa bakışta, Kürt ulusal demokratik talepleri uğruna mücadelede şoven veya sosyal-şoven konumda katılaşmış olması tesadüf değil.

Bölgenin çoktan uluslararası karakter kazanmış iki büyük ulusal özgürlük sorunundan doğan iki büyük savaşım dinamiği arasında bir devrimci-demokratik köprü kurmayı başarmak, yani karşıdevrimin bölgesel iki merkezi olan İsrail siyonist devleti ve Türk faşist burjuva devleti karşısında Filistin ve Kürdistan halklarının devrimci-demokratik ittifakını inşa etmek, Ortadoğu’da halkların birleşik devrimci mücadelesini geliştirmenin stratejik anahtarıdır. Fakat, bir yandan Filistin devrimci hareketinin ve Arap devrimci örgütlerinin İran ve Suriye’deki söz konusu rejimleri Filistin ulusal kurtuluş savaşının dolaysız yedekleri kategorisine yerleştiren ve her iki devletin halklara uyguladığı despotik zulmü görmezden gelen siyasi yaklaşımı, diğer yandan Kürt ulusal demokratik hareketinin özellikle Rojava devriminin kazanımlarını savunmakta ABD’nin ve İsrail’in bölgedeki politikalarından dolaysız yedek düzeyinde yararlanmayı içeren ve siyonist-emperyalist saldırganlığa açıkça tavır almaktan kaçınan dengeci siyasi yaklaşımı bu stratejik anahtarın ele alınmasını olağanüstü zorlaştırıyor.

Oysa Ortadoğulu ilerici güçlerin, özellikle de Arap devrimci partileri ve örgütlerinin Rojava’ya verecekleri desteğin Rojava’nın halkçı demokratik karakterini güçlendirmeye, Suriye’deki devrimci-demokratik gelişmeyi hızlandırmaya hizmet edeceği, halkçı demokratik nitelikte bir Rojava’nın Suriye’de işbirlikçi HTŞ gericiliğinden ve kıyıcılığından kurtulmak için dezavantaj değil avantaj, devrimci tarzda değerlendirilmesi gereken bir imkan olduğu aşikar. Kürdistanlı ilerici ve devrimci güçlerin Filistin’e verecekleri destek ise, Filistin ulusal direnişine enternasyonalist nitelikte güç katmak kadar, Arap halkları arasında Rojava’nın kaderini ABD ve İsrail’e bağlamadığını, bilakis özellikle Arap halkı ile Kürt halkı arasındaki devrimci-demokratik ittifaka bağladığını göstermek boyutuyla da son derece önemli.

Hamas’tan Hizbullah’a ve Haşdi Şabi’ye kadar bölgenin antisiyonist silahlı odaklarının silahsızlandırılması yönlü emperyalist ısrar ve irade gözler önünde. Kürt ulusal demokratik hareketine silahsızlanmanın, şimdi özellikle Rojava’daki silahlı özerk yapılarından vazgeçmenin dayatılması da bu emperyalist-faşist sömürgeci konseptin bir başka temel unsuru. Bugün savaş alevlerinin kasıp kavurduğu, karşıdevrimci şiddetin durmaksızın ve sınır tanımaksızın tırmandığı Ortadoğu topraklarında silahsızlanmanın halklar için, emekçi ve ezilen insanlık için büyük mevzi kayıplarından ve derin irade kırılmalarından başka bir sonuç getirmeyeceği besbelli. Filistin’den Kürdistan’a, Lübnan’dan Türkiye’ye silahlı direniş ocaklarından halen yükselmeye devam eden kıvılcımların Ortadoğu halklarının özgürlük yolunu açık tutan, emekçilere ve ezilenlere umut ve azim aşılayan başlıca güç kaynağı olduğu ortada. Ezilenlerin silahlı mücadelesinin meşruluğu ve zorunluluğu yeni dönemin bütün güncel deneyimleriyle tekrar tekrar doğrulanırken, silahlı mücadelenin tarihsel açıdan miadını doldurduğunu, yasal zemindeki ve barışçıl karakterdeki mücadelelerin halkçı bir demokrasiye ve özgürlüğe ulaşmaya yeteceğini savunan tasfiyeci ve reformcu görüşler elbette sıkı bir ideolojik mücadeleyi gerektiriyor.

Ortadoğu’nun Aksa Tufanı’yla açılmış olan yeni döneminde, farklı ülkelerden emekçilerin ve ezilenlerin kaderleri birbirlerine daha sıkı bağlanmış, halkların özgürlüğünün birleşik enternasyonal devrimci mücadelenin gelişimini şart koşuğunu kanıtlayan yeni örnekler ortaya çıkmış durumda. Küresel Sumud Filosu uluslararası dayanışmanın ve birleşik enternasyonal eylemin misliyle artan siyasi öneminin bir kez daha altını çizen büyük bir deneyim. Bölgenin başlıca devrimci parti ve örgütlerinin öncülüğünde gerçekleşecek antiemperyalist, antisiyonist, antisömürgeci ve antifaşist ittifakların halkların birleşik devrimci mücadelesinin gelişiminde köşe taşları olacağınaysa kuşku yok. Ve adım adım bir “devrimci enternasyonal”de beraberce mevzilenme sorumluluğu Ortadoğu’nun başlıca devrimci parti ve örgütlerinin omuzlarında.

Dipnotlar

[1] Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) adlı örgüt İran Komünist Partisi/Komala’nın tarihsel bir bölüntüsüdür. İran Komünist Partisi/Komala’dan farklı olarak, bugün açıkça sosyal-demokrat bir programa sahiptir ve ABD’nin molla rejimini devirmeye yönelik olası bir saldırısını desteklemektedir.

[2] Brest-Litovsk Antlaşması 3 Mart 1918’de Bolşeviklerin yönetimindeki Sovyet Rusya ile Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan Krallığı arasında imzalanan, Sovyet Rusya için nüfusunun yüzde 34’ünü, sanayi alanlarının yüzde 54’ünü, kömür yataklarının yüzde 89’unu, demiryollarının yüzde 26’sını kaybetmek ve 6 milyar mark savaş tazminatı ödemek gibi çok ağır hükümler içeren anlaşmadır. Bolşeviklerin parti içindeki sert tartışmaların ardından ve merkezi sovyet iktidarının yıkılmasını önlemek için onay verdikleri anlaşma, çok geçmeden 1. Dünya Savaşı’nın İttifak Devletleri’nin resmen yenilgisiyle sonuçlanması üzerine geçersiz kalmıştır.

[3] Apartheid, Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelen bir kelime olup, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 1994’e değin süren, siyahların temel bazı vatandaşlık haklarından resmen yoksun tutulmalarını sağlayan ırk ayrımcısı devlet sistemini nitelemek için kullanılır. İsrail devlet sisteminde de, bunu çağrıştırır şekilde, Afrikalı Yahudiler ikinci sınıf vatandaş, Müslüman veya Hristiyan Araplar ise üçüncü sınıf vatandaş sayılır.