Atlasını Kaybetmiş Bir Halkın Öyküsü: Çingeneler

You are currently viewing Atlasını Kaybetmiş Bir Halkın Öyküsü: Çingeneler

Rosa ve Katarina Taikon kardeşler, Panna Czinka, Moira Orfei gibi aklıyla, ruhuyla, bedeniyle, sanatıyla direnen yüzlerce Çingene kadın ve Nazi faşizmine karşı Avrupa’daki çeşitli silahlı direniş gruplarında, Sovyet Kızıl Ordusu’nda savaşarak ölümsüzleşen binlerce Çingene genç erkek ve kadın bugüne kadar ulaşmayı başarmış Çingene varlığının yapıcısı olmuşlardır.

“Benimle gelin tüm dünyadan çingene kardeşlerim, gelin birleşelim / yollar hep açık çingeneler için / şimdi zamanıdır çingenelerin yükselişinin ve şimdi doğmak zamanıdır /şimdi harekete geçersek, başarırız / ah çingeneler, ah kardeşlerim…”

Yukarıdaki sözler, Nazilerin soykırıma uğrattığı yüzbinlerce Avrupalı Çingene üzerine yazılmış olan “Djelem Djelem” adlı ağıtın sözleridir. Nazi Almanyası’nın o dönem Hırvatistan’da yaptığı katliamları bizzat yaşayan ve sağ kurtulan çok az kişiden birisi olan Zarko Jovanovic şarkıyı 1949 yılında besteledi. Daha sonraları farklı versiyonlara uyarlanan bu geleneksel Çingene şarkısı ilk kez 1971 yılında Londra’da toplanan Dünya Roman Kongresi’nde Romanların resmi ulusal marşı olarak kabul edildi.

Ama “resmi ulusal marş” derken, Romanların neredeyse dünyanın hiçbir yerinde bir resmi ulusal varlık statüsünün olmadığı gerçeği de trajik bir çelişki olarak anlaşılmaya, çözümlenmeye ve aydınlatılmaya muhtaçtır.

Ön Bilgilendirme

Çingene halklarının kökenleri, tarihleri, Avrupa ve dünyaya yayılma süreçleri detaylı ve derin araştırmalar gerektirdiğinden çeşitli kaynaklarda farklı farklı yorumlanan bu süreçlerin genel kabul gören kısımlarıyla başlamak uygun düşecektir. Yazımızın ağırlık merkezi, II. Dünya Savaşı boyunca devam eden, Yahudi soykırımından da önce başlanan, Nazilerin ve onların müttefiki olan devletlerin Avrupa’nın dört bir yanında insanlık dışı yöntemlerle gerçekleştirdiği Çingene soykırımı, Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında Çingenelerin varlığı, onların bugünü ve yarını üzerine olacaktır.

Çingenelerin 20. yüzyıla kadar yerleşik yaşama geçen çok az bir bölümü olduğundan büyük bir çoğunluğunun okuma yazma bilmemesi, ırkçılığa ve ayrımcılığa maruz kalmalarından kaynaklı farklı toplumlardan izole edilmeleri, kendilerini korumak adına kendilerine has, şifreli, bölgeden bölgeye değişen farklı lehçeler yaratmaları ve daha başka spesifik nedenler, maalesef Çingeneleri yazılı kaynaklardan, gerçek bir yazılı tarihten mahrum bırakmıştır.

Bilindiği üzere Çingeneler, yaşadıkları coğrafyalarda zanaatlarını ve mesleklerini çağrıştıran farklı sıfatlar almışlar (kalaycı, demirci, çalgıcı, sepetçi, falcı, bohçacı), aynı zamanda birçok coğrafyada bazısı aşağılamak üzere farklı isimlendirmelerle (Çingen, Aşık, Abdal, Qıpti, Poşa) anılmışlardır. Roman sözcüğü Çingenelerin üç farklı kolundan (Rom, Lom, Dom) birisi olan Romların konuştukları dilden türemiştir. Rom insan anlamına gelir. 1. Roman Kongresi’nde Çingene kelimesinin barındırdığı olumsuz yan anlamlardan ve aşağılama amacıyla kullanılmasından kaynaklı “Roman” kelimesinin kullanımına karar verilmiş olsa da, azınlıkta olan fakat tarihsel ve politik muhtevası sebebiyle Çingene kelimesinin kullanılmasını uygun gören bir kesim de vardır. Roman adlandırması sadece Avrupa’da yaşayanları ve Romani dilini kullananları işaret ettiğinden ve tarihsel olan isim Çingenelerin ortak tarih, kültür ve birliğini ifade ettiğinden, çağrıştırılan olumsuz anlamlarla ve ırkçı anlayışlarla mücadele etme zorunluluğuna da dikkat çekmek istediğimizden, biz yazı boyunca çoğunlukla Çingene kelimesini kullanmayı tercih edeceğiz.

Kısaca Çingene Tarihi

Çingenelerin 11. yüzyıl başlarında (1050 yılından itibaren) Kuzey Hindistan’dan Bizans İmparatorluğu’na göçler yoluyla geldiği, daha sonra İran ve Kafkas ülkelerine doğru dağıldığı, 12. yüzyılda ise Anadolu coğrafyasına ve Avrupa’ya göç ettikleri bilinmektedir. O tarihlerdeki göçlerin sebebinin de yine bir soykırım girişimi olması kuvvetle muhtemeldir. Gazneli Mahmut isimli Türk kökenli Gazne devleti hükümdarının düzenlemiş olduğu 17 Hint seferi boyunca işgal ettiği topraklardaki çingeneleri köle olarak esir alması, çingenelerin işkence, tecavüz ve idama maruz bırakılması sebebiyle büyük çingene göçünün başlamış olduğu tahmin ediliyor.

Avrupa Komisyonu’nun verilerine göre, çoğunluğu Doğu Avrupa ve Balkanlar’da olmak üzere bugün Avrupa’daki Çingene nüfusunun 10-12 milyon civarında olduğu belirtiliyor. Kuzey Afrika ve Asya ülkeleri de hesaba katıldığında, resmi bir nüfus sayımı ya da tahmini çok zor olsa da, Çingenelerin dünya üzerinde 20 milyonu aşkın bir nüfusa sahip oldukları söylenebilir. Özellikle Türkiye’de telaffuz farklılığının getirdiği isim benzerliği sebebiyle Çingenelerin/Romanların anavatanının Romanya olduğu ya da büyük bir çoğunluğunun burada yaşadığı yanılsaması bulunmasına rağmen, Romanya’da çingene nüfusu yüzde 3-4 civarındadır. Romanya/Romania Latince “Rumanus”tan türer ve bu da Romalılar anlamına gelir. Yani Romanya ülkesinin bildiğimiz Romanlar ve Çingenelerin kökenleri ile tarihsel bir bağlantısı yoktur. Burası da Çingenelerin sonradan göç ettikleri Balkan ülkelerinden birisidir.

Yüzlerce yıldır topraksız ve vatansız bir şekilde, çoğunlukla göçebe olarak yaşayan Çingeneler, yaşadıkları coğrafyalarda toprak, özerklik gibi taleplerde bulunmamışlar, bilindiği kadarıyla hak talepleriyle isyan benzeri eylemlere girişmemişlerdir. Maruz kaldıkları şiddet, yerinden etme, sömürü, zulüm karşısında Çingeneler egemenlerin ve devletlerin dayatmalarını çoğunlukla kabul etmiş, kabul etmedikleri takdirde de yeniden göç yollarına düşmüşlerdir. Bu durum bir yandan, Çingeneleri bir direniş tarihinden, hak arama ve alma geleneğinden, belki de bir özerklik, bir devlet kurma şansından yoksun bırakan önemli nedenlerden sayılabilir. Diğer yandan, Çingenelerin yaşam felsefeleri gereği insana ve doğaya zarar verme eğiliminden oldukça uzak olmalarını, kendilerine yönelen şiddet karşısında dahi şiddet yoluna başvurmamalarını onların barışçıl bir toplum olmalarına yorabiliriz.

Çingeneler tarihleri boyunca kendi içlerinde ana/kadın yanlı bir toplum olma eğilimi göstermişlerdir. Toplulukları içerisinde özellikle yaşlı kadınların söz söyleme, karar verme mekanizmalarındaki varlığı etkindir. Kadın-erkek eşitliği, diğer birçok topluma nazaran, siyasal-toplumsal bir tercih olarak değilse bile birçok kültürel konuda daha gelişkin olmuştur. Çingeneler doğayla ve hayvanlarla kurdukları ilişkide her zaman saygılı ve ölçülü olmuşlar, kendilerini doğanın, doğayı kendilerinin bir parçası saymışlardır. Bu barışçıl ve mistik felsefe insani anlamda büyük bir meziyet olarak kabul edilse de, egemenler tarih boyunca Çingenelerin bu yaşam felsefesini suistimal etmişler, onları köleleştirmenin, ucuz işgücü olarak kullanmanın bir aracı haline getirmişlerdir. Burada önemli bir not düşmek gerekiyor: Çingenelerin tarihini hakikatiyle yansıtacak kaynaklar çok sınırlı, ulaşabildiklerimiz ise iki elin parmaklarını geçmez. Bu nedenle Çingenelerin tarihlerinde hiç direniş olmadı demek yanlış olur. Bugüne ulaşan toplumsal ayaklanma gibi direniş anlatımlarına rastlayamadık. Ama özellikle Çingenelerin tarihinde ve var olma mücadelelerinde büyük emek sahibi bazı direnişçi Çingene kadınları belirtmeyi bir zorunluluk kabul ediyoruz.

Alfreda Noncia Markowska, yüzlerce Çingene ve Yahudi çocuğu Auschwitz’ten kaçırarak kurtaran cesur Çingene kadın.

Ioana Tınculeasa Rudareasa, 1843-1856 yıllarında yasalara göre köle olarak doğduğu Romanya’da sürdürdüğü direniş ve hukuk mücadelesiyle Çingenelerin kölelikten kurtulmalarının öncüsü olan direnişçi bir Çingene kadın.

Cejia Stojika, Nazi soykırımından kurtulan ve sonrasında yaşamı boyunca ölüm kamplarındaki vahşeti duyurmaya çabalayan sanatçı, direnişçi bir Çingene kadın.
Sofja Vasilevna Kovaleckaja, feminist bir aktivist, hekim ve yazar olarak Avrupa’da üniversiteden mezun olmayı başaran ilk Çingene kadın.

Rosa ve Katarina Taikon kardeşler, Panna Czinka, Moira Orfei gibi aklıyla, ruhuyla, bedeniyle, sanatıyla direnen yüzlerce Çingene kadın ve Nazi faşizmine karşı Avrupa’daki çeşitli silahlı direniş gruplarında, Sovyet Kızıl Ordusu’nda savaşarak ölümsüzleşen binlerce Çingene genç erkek ve kadın bugüne kadar ulaşmayı başarmış Çingene varlığının yapıcısı olmuşlardır.

Yüzyıllar içerisinde Çingene halkları göç ettikleri coğrafyalarda kendi kültürlerini ve dillerini korumuş olsalar da, uzun zamana yayılan asimilasyon ve tarihsizlik onları bulundukları ülkelerin egemen uluslarına ve kültürlerine tabi kılmış, benzeştirmiştir. Gittikleri coğrafyalarda egemen olan dini inançları kabullenmek, o inançların gereklerine göre yaşamak zorunda bırakılmışlar, kendi dillerini konuşmaları “lanetli, büyülü dil” denilerek engellenmiş, egemen ulusların dillerini öğrenmeleri dayatılmıştır. Bu nedenle, dünyanın her yanındaki Çingenelerin ortak tarihsel bir kültüre sahip oldukları bilinse de, dilleri, dinleri, düşünüş ve yaşam biçimleri farklılıklar göstermektedir. Avrupa çingeneleri çoğunlukla Hristiyanlık dinine geçmiş ve bulundukları ülkelerin dillerini öğrenmişken, Ortadoğu’dakiler ağırlıklı olarak Müslümanlığa geçmiş, çoğunluğu Sünniliği, bir kısmı ise Alevilik-Bektaşilik inancını benimsemiş, Arapça, Kürtçe ve Türkçe dillerini öğrenmişlerdir. Şiddete ve tehdide dayalı bu asimilasyona rağmen Çingeneler kendi içlerinde doğayı ve toprağı, güneşi ve suyu yaratıcı kabul etmeyi sürdürmüş, büyük değişimlere uğrasa da kendi dillerini konuşmaya ve yaşatmaya devam etmişlerdir.

Anlaşılan o ki, kabul ettikleri dinleri ve dilleri entegre oldukları toplumların içerisinde hayatta kalmanın bir mecburiyeti olarak görmüşler ve göstermelik biçimlerde kabul etmişler, ama çoğunlukla gerçek bir benimseme ve içselleştirme yaşamamışlardır. Bulundukları bütün ülkelerde Çingeneler toplumsal sınıflaşmanın en alt seviyesine itilmiş, açık hedef haline getirilmiş, savaşlarda ön cephelere sürülmüş, toplumdaki en angarya işleri yapmaya mecbur bırakılmışlardır. Tarih boyunca yakılmalara, köleleştirilmeye, toplu katliamlara, insanlık dışı deneylerin kobayları olmaya, asimilasyona maruz bırakılmış, yani zulmün her türlüsüyle sınanmışlardır. Buna rağmen Çingenelerin kültürü ve dili bugünün nesillerine aktarılabilmiştir ve hala yaşamaktadır.

Yazının ilerleyen kısımlarında tekrar değineceğiz: tüm bu tarih boyunca Çingenelerin kriminal bir toplum haline getirilmeye çalışıldığı, sağlık, eğitim, adalet, barınma, beslenme, istihdam haklarından mahrum bırakılarak adli suçlara eğilimli bir Çingene toplumu yaratıldığı gerçeğinin altını çizmek gerekir. Örneğin Türkiye ve Kürdistan’da, ne yazık ki toplumun en ilerici kesimlerinde dahi Çingeneleri bu ölçülerle ele alma, politik mücadelenin, insan hakları savunuculuğunun dışında tutarak görmezden gelme tutumu yaygındır. Bütün dünyada, Çingenelerin kapitalist-emperyalist sistemin insanı kendine yabancılaştırma politikasından en çok etkilenen, kendine, özüne, tarihine yabancılaşan bir toplum haline getirilmek için nice katliam ve soykırımdan geçirildiği, parçalandığı, hiçleştirildiği görmezden gelinmekte ya da bugünkü Çingene toplumunun sorunlarının yalnızca Çingenelere özgü olduğu önyargısı beslenmektedir. Oysa bunun aksini ifade eden iki gerçek gün gibi ortadadır. Birincisi, kapitalist sistem yaratmış olduğu bireyci toplumlarda dili, dini ve ırkı ne olursa olsun insanı yozlaştırır ve onu kendisine, içinde bulunduğu topluma ve doğaya yabancılaştırır. Bütün veriler gösterir ki, adli suçlar toplumu oluşturan farklı dil, din ve ırklardan insanların tamamının pratikleri haline gelir. İkinci bir gerçeklik de şudur ki, özellikle toplumdaki ezilen topluluklara yönelik baskı, aşağılama, sömürü ve yoksullaştırma politikaları, ırkçı, şoven, mezhepçi, ayrımcı tutumlar bu toplulukları adli suça iten önemli etkenlerdir. Tüm bunların şüphesiz ki en başta biz komünistlere, sosyalist yurtseverlere, devrimcilere, emekçi sol harekete, toplumun ilerici kesimlerine yüklediği sorumluluklar vardır. Çingene halklarına karşı sorumluluklarımız da diğer bütün ezilenlere karşı olan sorumluluklarımız kadar elzemdir.

Porajmos: Çingene Soykırımı (1939-1945)

1917 Ekim devriminin hemen ardından sosyalizmin ve işçi sınıfının düşmanları yeni bir ideolojiyi, insanlığın yüz karası faşizmi, bir siyasi hareket olarak ortaya çıkardılar. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan istediklerini alamayan burjuva devletler, tekelci sermayedarlar ve milliyetçi ideolojinin bataklığına saplanmış kesimler tarafından bir çıkış yolu olarak görülen, emperyalist güçlerin yeniden dirilme ve büyüme hayallerinin maşası haline gelecek olan faşizmin kendini en hızlı ve örgütlü var ettiği ülkelerin başında Almanya geliyordu. 1919 yılında kurulan Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) Alman burjuvazisinin ve emperyalizminin ırkçı, otoriter, erkek egemen karakterinin toplumun geniş kesimlerinde örgütlenmesi için “aryen ırk” safsatasıyla milyonları seferber etti ve büyük bir kitle tabanına ulaştı.

Almanya başbakanlığının Hitler’e verilmesinden sonra gelişip hızlanan katliam ve soykırım süreçlerinde Hitler’in ve Nazilerin birinci hedefi sınıf düşmanı olan komünistler ve ırk düşmanı ilan ettikleri Yahudilerdi.

“Bunu, başta Avrupa Yahudilerinin yok edilmesi (Holokost) olmak üzere ‘aşağı ırkların’ ortadan kaldırılması ve Auschwitz ve Treblinka gaz odalarında komünistlerin ve diğer sosyal, ulusal ve siyasal grupların katledilmesi izledi. Auschwitz’deki gazlamaların ilk kurbanları Sovyet savaş esirleri oldu. Slav halklarının katledilmesi, Porajmos (Romanların soykırımı), engellilerin, eşcinsellerin ve ‘asosyallerin’ sistematik olarak katledilmesi de buna eklendi. Halkların ve nüfus gruplarının yok edilmesi Nazilerin egemenlik programı haline geldi.” (İvana Benario, 8-9 Mayıs Kurtuluş Günü’nün Anlamı, Marksist Teori, sayı: 60)

Milyonlarca Yahudinin katledilmesinin planları yapılırken, bu hedefe giden süreçte Nazilerin toplumun diğer bütün kesimleri için değersiz olan, zaten yüzyıllardır ötekileştirilen ve yok sayılan, dolayısıyla insanlık dışı yöntemlerin işlevselliğinin denenmesine uygun olan bir kesime ihtiyaçları vardı. Nazilerden önce de Almanya’da ve bütün Avrupa’da ötekileştirilmiş olan, pek çok hükümetin ırkçı saldırılarına maruz kalan Çingene halkları Nazilerin dehşet verici uygulamaları için biçilmiş kaftandı.

Soykırım Öncesi Bazı Irkçı Yasalar ve Uygulamalar

1926’da Bavyera’da çıkarılan “Çingenelerle, Serserilerle ve Tembellerle Mücadele” başlıklı yasa Çingenelerin sistematik biçimde fişlenmelerinin önünü açtı. Yasa Çingenelerin “Almanların yaşam alanlarında gezmelerini” yasakladı ve sürekli işi olduğunu kanıtlayamayan Çingeneler iki yıla kadar zorla çalıştırma cezasına çarptırıldı.

1933 yılında Hitler’in iktidara gelmesiyle şiddetlenen bu uygulamalar, Temmuz 1933’te çıkarılan “Çocukların Kalıtsal Bozukluklardan Korunması” kanunuyla devam etti. Bu kanunla birlikte Nazi doktorlar binlerce Çingeneyi, kısmen veya evlilik yoluyla Çingene kanı taşıdığını varsaydıkları binlerce insanı iradeleri dışında, zorla kısırlaştırdı. Yine 1933 Kasım ayında yürürlüğe giren “Tehlikeli Daimi Suçlulara Karşı Kanun” ile “asosyal” gruplar içerisine dahil edilen binlerce Çingene tutuklandı ve toplama kamplarına gönderildi. 1936 yılının Haziran ayında Münih’te “Çingene Belasıyla

Mücadele Merkez Ofisi” açıldı. Bunu takiben 1936 yılında çıkarılan kanunlarla Çingenelerin etnik Almanlarla evlenme hakları, oy kullanma hakları ve vatandaşlıkları ellerinden alındı.
1936 yılında, Nazilerin “Çingene sorunu” ile “baş edebilmek” için, “Demografik Biyoloji ve Irksal Hijyen Araştırma Merkezi” direktörü Robert Ritter Çingenelerle “yasal” görüşme ve röportajlar gerçekleştirmeye başladı. Bu Çingene soykırımına giden sürecin en önemli yapı taşlarından bir tanesiydi. Çünkü Ritter, bu çalışma kapsamında görüştüğü Çingeneleri, yerlerini ihbar edeceği tehdidiyle akrabalarının, arkadaşlarının, tanıdıkları, bildikleri bütün Çingenelerin adreslerini vermeye zorladı. Böylelikle, göçebe, özgün ve kısmen özerk yaşam biçimleri sayesinde devlet kontrolünün ve kayıtlarının dışında kalan Çingenelerin ikametleri, sayıları, yayılmış oldukları alanlar belirlendi ve Ritter tarafından arşivlendi. Bu uygulama soykırımın ilk hedefi olan Çingeneleri Naziler karşısında daha da savunmasız hale getirdi. Ayrıca Ritter, “çalışmasının” sonucunda Çingenelerin Alman ırkının kanını “dejenere” edici bir kan taşıdığı sonucuna vararak, soykırım hazırlığının Naziler için en önemli bölümünü tamamlamış oldu.

Porajmos (Yıkım Ve Parçalanma)

21 Eylül 1939’da Reich Güvenlik Baş Dairesi başkanı Reinhard Heydrich, Büyük Alman İmparatorluğu’ndaki 30.000 Alman ve Avusturyalı Romanı “Genel Hükümet”e (Alman işgali altındaki Polonya’nın Almanya tarafından resmen ilhak edilmemiş bölgesinin yönetimi) göndermeye niyetlendi. Genel Hükümet’teki en yüksek yetkili olan Genel Vali Hans Frank, 1940 baharında bu kadar fazla sayıda Roman ve Yahudi almayı reddedince bu plan başarısız oldu.

Yine de 1940-1941 yıllarında binlerce Çingene Almanya ve Avusturya’dan Polonya’nın Lublin ve Lodz bölgelerine sürüldü. Yahudiler için kurulan gettolarda ve çalışma kamplarında Çingeneler için ayrı bölgeler oluşturuldu ve binlercesi buralarda insanlık dışı şartlarda, işkence, hastalık, yetersiz beslenme gibi sebeplerle yaşamını yitirdi.

Alman SS ve polis yetkilileri, bu korkunç koşullar altında yaşamını sürdürebilenleri 1942’nin ilk aylarında Chelmno ölüm merkezine sürdü. Romanlar, orada Lodz gettosundan getirilen on binlerce Yahudiyle birlikte, gaz odalarında karbonmonoksit gazıyla zehirlenerek katledildiler.

1940’ta Çingenelerin sürülmesi kararı askıya alındıktan sonra, Almanların Çingene kampı (Zigeunerlager) dedikleri yerler birer hapishaneye, insanlık dışı deneylerin yapıldığı laboratuvarlara dönüştü. Avusturya’daki Lackenbach ve Salzburg’un yanı sıra Berlin’deki Marzahn bu kampların en kötülerindendi. Buralarda binlerce Çingene insanlık dışı koşullar, hastalık ve işkence nedeniyle hayatını kaybederken, sözde bölgedeki yerel halkın şikayetleri sonucu yerel polisin kararıyla kampların boşaltılıp Çingenelerin Doğu Avrupa’ya sürgün edilmesine yeniden başlandı. Himmler 1942 yılının Aralık ayında Büyük Alman İmparatorluğu’ndaki tüm Romanların sürülmesi emrini verdi. Karara göre, Alman toplumunda yaşayıp “Çingene gibi davranmayan”, Alman ordusuna hizmet eden kişiler ve aileleri bu karardan muaf tutulacaklardı. Ama Çingenelere ırkçılık içinde ırkçılık olan bu istisnayı dahi uygulamadılar ve Alman ordusunda görev yapan Çingene halkına mensup askerleri de tutuklayarak sürgüne gönderdiler.

Sürgünlerin büyük çoğunluğu Auschwitz-Birkenau’daki özel bir bölgeye, “Çingene aile kampları” denilen yerlere yerleştirildi. Buranın yakınlarındaki tesislerde Nazi araştırmacılar Çingeneleri insanlık dışı deneylerde kobay olarak kullanmak için “resmi” izne sahiplerdi. Yine aynı kamptaki esirlerin büyük çoğunluğu kötü koşullar sebebiyle tifüs, dizanteri, çiçek hastalığı gibi salgın hastalıklara yakalandı ve hiçbir tedaviye erişemedi. Bu nedenle kamptaki insan sayısı büyük oranda azaldı. Bundan sonraki süreçte Naziler kesintisiz bir katliama başlayarak Çingeneleri tamamen yok etmeye giriştiler. Sonradan sürgün edilerek kampa gönderilen binlerce Çingene kampa varış gününde gaz odalarında katledildi. 1944 yılının 16 Mayıs günü kamp yetkilileri kamptaki bütün Çingeneleri öldürme kararı aldılar ve askeri kuvvetleriyle kampın etrafını sardılar. Bu saldırının olacağını aralarında kurdukları direniş ağları sayesinde önceden bilen Çingeneler özsavunmaya geçerek, zorla çalıştırılırken kullandıkları kazma, kürek, demir sopa, bütün iş aletleriyle kendilerini korumaya çalıştılar. Bu özsavunma pratiği Çingenelerin bu süreçte bilinen ilk ve tek kolektif direniş denemesiydi. Naziler için de bu ilk defa karşılaştıkları bir durumdu. Bu direniş karşısında Naziler geri çekildiler ve başka bir planla Çingeneleri yok etmeye karar verdiler. Bu plana göre, 1944 yazında kampta çalışır durumda olan yaklaşık 3.000 Yahudi esiri başka toplama kamplarına naklettikten sonra, 2 Ağustos’ta, kampta kalan ve sayıları 2 bin 897 olarak verilen Çingenelerin tamamını Birkenau gaz odalarında katlettiler. Katledilenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlılar da vardı. Bir şekilde kampta saklanan bir grup çocuğu da sonraki günlerde yakalayarak birer birer katlettiler. Sadece resmi rakamlara göre Auschwitz’e gönderilen 23.000 Romandan en az 19.000’i bu kampta hayatını kaybetti. Günümüzde 16 Mayıs tarihi Roman Direniş Günü olarak, 2 Ağustos tarihi ise soykırım boyunca katledilen Çingeneleri anmak üzere Roman Soykırımını Anma Günü olarak kabul ediliyor.

Naziler işgal ettikleri Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan 30.000 ila 50.000 Çingeneyi vurarak öldürdüler. Alman ordusunda Yahudileri ve komünistleri öldürmeleri için özel olarak örgütlenen Einsatzgruppen (“mobil katliam birlikleri” diye bilinir) dahilinde Çingeneleri öldürmek için de birlikler oluşturdular.

Naziler yine işgal ettikleri Sırbistan’da 1941-1942 yıllarında bulabildikleri bütün Çingene erkekleri vurarak öldürdüler. Bunu 1941 baharında Sırp direnişçiler tarafından öldürülen Alman askerlerinin intikamı için yaptıklarını iddia ettiler. 1942 yılının sonlarındaysa geride kalan kadın ve çocukları mobilize gaz odası işlevi gören kamyonlarda katlettiler. Sırbistan’da katledilenlerin sayısı bilinmiyor, fakat 10.000-12.000 arasında Çingenenin Sırbistan’da katledildiği tahmin ediliyor.

Fransa’da işbirlikçi Vichy rejimi 1941-1942 yıllarında binlerce Çingeneyi hapsetti. Sonraki yıllarda binlercesini Alman kamplarına sürgün etti. Bu sayının 6.000 ila 10.000 olduğu tahmin ediliyor. Kaçının hayatta kaldığı ise bilinmiyor.

Romanya’da 1941-1942 yıllarında Bukovina, Besarabya, Moldovya ve Bükreşli Çingeneler o zaman Romanya yönetimi altındaki Transnistria’ya sürgün edildiler. Sürgüne gönderilen Çingenelerin sayısının 26.000 ila 40.000 olduğu ve büyük çoğunluğunun sürgünde hastalık, açlık ve işkence sonucu hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

Hırvatistan’da faşist Ustaşa örgütünün yönettiği bölgelerde, özellikle Jasenovac toplama kampında Sırplar ve Yahudilerle birlikte katledilen Çingenelerin sayısının 25.000 ila 40.000 olduğu tahmin ediliyor.

Maalesef Porajmos, yazmakla ve saymakla bitmeyecek kadar çok katliama, trajediye sebep oldu. Yukarıda yazılanlar güç bela bugüne ulaşan resmi belgelerden ve anlatımlardan ulaşılan bilgilerin sadece bir kısmı. Genel olarak, Nazilerin Almanya’da ve işgal ettikleri diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan Çingene nüfusunun, kimi kaynaklarda en az yüzde 25’i denilse de, yarısına yakınını katlettikleri biliniyor.

Porajmos sonrasında hayatta kalmayı başaranlar sürgün hayatı yaşamaya, saklanarak yaşamlarını idame ettirmeye, kimliklerini, dillerini ve kültürlerini gizleyerek yıllarını korku içinde geçirmeye devam ettiler.

Savaştan sonra Almanya Federal Cumhuriyeti, 1943’ten önce Romanlara karşı alınan tüm önlemlerin cezai eylem gerçekleştiren kişilere karşı alınan geçerli önlemler olduğuna ve etnik önyargı nedeniyle benimsenen bir politika sonucu oluşmadığına karar verdi. Bu karar, önceden yaşadıkları yerlere dönmek isteyen, nedensiz yere hapsedilmiş, zorla kısırlaştırılmış ve Almanya’dan atılmış olan Çingenelere dönüş yolunu kapatmış oldu.

Nazilerin katliam ve soykırım mağduru olan Yahudilerle, diğer ulusal ve inançsal topluluklarla kıyaslandığında Çingenelerin yaşadıkları acılar ve soykırım çok daha az gündeme getirildi. Çingeneler o günlerden bugüne toplumsal ilgi, sempati ve dayanışmadan yoksun kaldılar. Kayda değer bir örgütlenmelerinin, politik mücadele hatlarının olmaması bunda bir etken olsa da, toplumların bilincindeki olumsuz Çingene algısı bu ilgisizliği ortaya çıkaran temel sebeplerden birisidir diyebiliriz.

1979 yılına gelindiğinde Almanya Federal Parlamentosu, Nazilerin Romanlara/Çingenelere karşı işledikleri suçların etnik nedenlerden kaynaklandığını kabul etti. Bu göstermelik kabulle birlikte Çingeneler yaşadıkları katliamlar, acılar, işkenceler nedeniyle tazminat talep edebileceklerdi. Fakat soykırım sürecini yaşayanların çoğu zaten o zamana kadar hayatını kaybetmişti.

Çingene soykırımı en kısa haliyle böyle tarihlenip özetlenebiliyor. Sadece resmi rakamları yan yana koyup baktığımızda dahi insanlık tarihinin en aşağılık, en acımasız katliamlarından biriyle, bir soykırımla karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz. Nazi faşizminin soykırımdan geçirdiği Yahudileri, katlettiği komünistleri, LGBTİ+’ları, engelli Alman bireyleri konuştuğumuz ve tartıştığımız, bunların hesabını sorma bilinciyle mücadele ettiğimiz kadar, Çingene halkı için de hesap sorma ve mücadele etme gerekliliği önümüzde duruyor.

Türkiye Ve Bakur Kürdistan’da Çingeneler

Türkiye ve Kürdistan’da, Anadolu topraklarında Çingeneler kadim bir tarihe sahiptirler. 10. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya gelmeye başladıkları tahmin edilen Çingenelerin bir kısmı köklerini bu topraklara salarken, bir kısmı da Anadolu üzerinden Balkan ve Avrupa ülkelerine göç etmişlerdir. İstanbul’a geliş tarihleri bazı kaynaklarda 1050 olarak geçer. O tarihlerde geniş bir nüfusa sahip oldukları İstanbul’dan yine Balkan ülkelerine geçişler olmuş, önemli bir bölümü de 14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa ülkelerine dağılmışlardır. Osmanlı dönemi için birçok kaynakta Çingenelerle ilgili idari düzenlemeler yapıldığı bilgisine rastlamak mümkün. Osmanlı’da Liva-i Çingene (Çingene Sancağı) adı verilen Trakya/Rumeli bölgesinde Çingeneler geniş bir nüfusa sahiplerdi. Osmanlı’nın düzenli vergi alabilmek için nüfus sayımına tabi tuttuğu ve etnik kökene göre isimlendirdiği Çingeneler ordudan devlet hizmetine, demircilikten müzisyenliğe kadar toplumsal yaşamın her alanında varlık gösteriyorlardı. Tıpkı Ermeniler gibi Çingeneler de Anadolu topraklarında çeşitli zanaatların öncülüğünü yapan bir topluluktu. Kimi kaynaklarda, başka bölgelere ve sonraki tarihlere nazaran o dönemlerde Çingenelerin toplum içerisinde ve devlet nezdinde daha güçlü bir statüye sahip oldukları belirtilir.

Tıpkı Kürt, Laz, Çerkes, Pomak halkları ve diğer ulusal topluluklar gibi Çingeneler de Osmanlı devletinin ardından Kuvayi Milliye’de ve Türk burjuva cumhuriyetinin kuruluşunda rol oynamışlardır. Ordu içerisinde çeşitli görevler almış, zanaatları ile topluma ve orduya hizmet etmiş, gerektiğinde en ön cephelerde savaşmışlardır. Sonrasında inkarcı sömürgeci Mustafa Kemal rejiminin tekçi görüş açısıyla asimilasyondan ve çeşitli katliamlardan geçirdiği, zorunlu göçe ve tehcire tabi tuttuğu başta Kürtler olmak üzere ezilen halkların içerisinde Çingeneler de yer alır. Daha önce bahsettiğimiz gibi, Çingeneler gittikleri yerlerdeki egemen dini inançları ve kültürleri benimseme eğilimleriyle, çok dinli ve kültürlü Anadolu topraklarında da farklı inançları ve kültürleri benimsemişlerdi. 1923 Lozan Antlaşması’ndan sonra Türkiye ile Yunanistan arasında sözde din esasına dayalı gerçekleştirilen nüfus mübadelesi ve zorunlu göçten geniş bir Çingene nüfusu da etkilenmiştir. Binlerce Çingene Türk-Müslüman oldukları varsayılarak Yunanistan’dan Türkiye’ye ve yine binlercesi de Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve diğer Hristiyan ulusal topluluklarla birlikte Türkiye’den Yunanistan’a tehcir edilmiştir.

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde, uluslararası kuruluşların verilerine göre, 450 ila 550 bin Çingenenin yaşadığı varsayılmakta. Fakat bağımsız bazı kuruluşların, Çingene hakları savunucularının ve Çingene ileri gelenlerinin ifade ettikleri, Çingenelerin 2 milyondan fazla bir nüfusa sahip olduklarıdır. Başta Trakya ve Marmara bölgesi olmakla birlikte İzmir, Bursa, Eskişehir, Muğla, Hatay, Adana ve Mersin gibi birçok kentte ve bölgede geniş bir Çingene nüfusu mevcuttur. Bölgelere göre farklılık gösterse ve bir düzeyde asimilasyona, bozulmaya uğramış olsa da, Çingeneler arasında hala Rom, Dom ve Lom dilleri konuşulmaktadır. Çingenelerin meslekleri ve zanaatları onlar için kültürel olarak ayakta kalmanın bir aracı, varlıklarının bir anahtarı olmuştur demek yanlış olmaz. Farklı toplumlar içerisinde onların bu varlık mücadelesi sosyal sınıflaşmanın en altına itilmelerine, “çalışmayı sevmeyen, tembel, kolay yoldan para kazanmak isteyen” insanlar imajıyla anılmalarına yol açmış olsa da, bu tür algıları yaratan asıl nedenlerin ırkçılıkla malul bir zihniyetten çıktığını görmek zor değil. Tam da Türk burjuva devletinin kuruluş kodlarındaki tekçilik sebebiyle, farklı ulusal toplulukların, dillerin ve kültürlerin asimilasyonu, izole edilmesi, yok sayılıp ortadan kaldırılması politikaları cumhuriyet tarihine damga vurmuş, toplumda tarihsel önyargıların büyümesini ve ırkçı-şoven eğilimlerin gelişmesini kışkırtmıştır.

Bugün Çingene topluluğuna baktığımızda, kendi dilinde ve kültüründe yaşamak için tek bir resmi düzenlemeye bile sahip olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çingenelerin ayrımcı dil ve uygulamalar karşısında, hakaret ve şiddet karşısında hukuki haklara sahip olmadıklarını, dolayısıyla güvende olmadıklarını, barınma, eğitim, sağlık gibi temel yurttaşlık haklarına ulaşmalarının olağanüstü zor hale getirildiğini, metropollerin varoşlarına, kenar mahallelerine itildiklerini, hatta kentsel dönüşüm adı altında saray yandaşı şirketlere peşkeş çekilen bu mahallelerden bile kandırılarak ya da zorla uzaklaştırıldıklarını görüyoruz. AKP iktidarı boyunca gündeme getirilen diğer “açılımlar” gibi, 2009 yılında vitrine çıkarılan “Roman Açılımı” da Tayyip Erdoğan’ın faşist şeflik rejiminin kurulmasının bir aracı olarak kullanıldı ve vaat edilen bütün uygulamalar ya başlamadan fiyaskoyla sonuçlandı ya da göstermelik kaldı. Altında derin trajediler yatan bir toplumsal sorunun “renkli bir müzik ve folklor kültürü” çerçevesine sıkıştırıldığına tanık olduk.

Toplum içinde genel kanıyı oluşturan Çingenelik algısı ve imajı mitler, efsaneler, günlük dil, medya ve her türlü zihinsel üründen besleniyor. Toplumsal önyargıların ve ötekileştirmenin yatağı da burası oluyor. Yönetenler tarafından, bu önyargılar karşısında önlemler alınmasını bir yana bırakalım, ayrımcılığı derinleştirme ve kriminalize etme politikalarıyla Çingeneler ve yaşadıkları bölgeler toplumun bataklığı haline getiriliyor. Bu durumda, iktidarından muhalefetine Türkiye burjuva siyasetinden Çingene halkının lehine politikalar ve uygulamalar beklemek en hafif tabirle saflık olur. Devrimci örgütlenmelerden, sendikalardan veya diğer demokratik kitle örgütlerinden yoksun olan Çingeneler genellikle liberal bazı dernek ve kuruluşlarla oyalanırken, ırkçı faşist iktidar ise Çingenelerin ekonomik ve toplumsal sorunlardaki çaresizliğini onları yedekleme, toplumu gerici biçimlerde saflaştırma, politik islamcı, ırkçı, faşist uygulamalarının bir aracı haline getirme gayesini gerçekleştirmenin peşinde koşuyor.

Çingenelerin geleceğini gacolara (yabancılara) bırakmamak, onların gerçek dostu ve yoldaşı olması gereken, toplumun her kesiminden ezilenlerin görevi ve sorumluluğudur. Bugün Çingenelerin varlığı, toplumdaki yeri ve bütün sorunları temelinde onların devrimci saflarda örgütlenmesinin koşulları yeterince olgunlaşmıştır. Fakat, birçok ülkesinde antifaşist veya sosyalist Çingene örgütleri bulunan Avrupa’dan farklı olarak, Türkiye’de devrimci bir tarihe, direniş kültürüne ve geleneğine hemen hiç sahip olmayan Çingenelerle ilişkilerin nasıl kurulacağı, etkili ve sağlam bir bağın nasıl ortaya çıkarılacağı çözüme kavuşturulması, doğru bir planlamayla ve politik hamlelerle ele alınması gereken bir sorundur.

Herkesten önce bizler, Çingenelere dair önyargıların kırılmasına öncülük etmeli, sistematik olarak kriminalize edilmiş ve suça itilmiş bir halkın yüzyıllara varan asimilasyonunu görmeli ve buna göre zihnimizi berraklaştırmalıyız. Kuşkusuz ki, sorunun devrimci parti ve örgütler tarafından ele alınması, marksist-leninist incelemeye tabi tutulması, toplumsal-siyasal çözümlere ve pratik çalışmalara konu edilmesi işin en kritik ve temel yönüdür. Marksist leninist komünistlerin programatik olarak Çingenelerin varlık hakkını ortaya koyduklarını biliyoruz, bu çok önemli bir ilk adımdır ve müteakip adımlara rehber olmalıdır.

Yazımızı, Çingenelerin ünlü şairlerinden birisi olan Bronislawa Wajs’ın, Nazilerin soykırımına uğrayan Çingenelerin yaşadıklarına atfen yazdığı “Kanlı Gözyaşları” şiirinden dizelerle sonlandıralım.

“İki üç gün hiç yemek yok.
Herkes aç gitti uykuya.
Uyuyamadılar, diktiler gözlerini yıldızlara…
Tanrım, ne de güzel yaşamak!
Almanlar izin vermeyecek…
Ve sen, benim küçük yıldızım!
Şafakta nasıl da büyüksün!
Kör et şu Almanları!
Aklını al şunların ki yaşasın
Yaşasın Yahudi ve Çingene çocukları!”

Kaynaklar
encyclopedia.ushmm.org/United States Holocaust Memorial Museum
romaar.com
romanmedya.org
ergonetwork.org/august-holocaust-memorial-day-for-sinti-and-roman
baxtalo.wordpress.com/Héroes y Heroínas de la Resistencia Romaní
marksistteori5.org
Halime Ünaldı, Türkiye’de Yaşayan Kültürel Bir Farklılık: Çingeneler, Yaşam Bilimleri Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, 2012.
Isabel Fonseca, Beni Ayakta Gömün, Çingeneler ve Onların Yolculukları, Çeviren: Özlem İlyas, Ayrıntı Yayınları, 2002.
Suat Kolukırık, Dünden Bugüne Çingeneler, Ozan Yayıncılık, 2009.