Barış Ve Demokratik Toplum Çağrısı”ndan Günümüze: Duruma Üç Soru

You are currently viewing Barış Ve Demokratik Toplum Çağrısı”ndan Günümüze: Duruma Üç Soru

Teorik-ideolojik eleştirilerle yetinmemek, 27 Şubat platformuyla özdeşleşmeksizin ulusal demokratik talepler için mücadeleyi yükselterek, sürecin faşist inkarcılığın yenilgisi; faşist şeflik rejiminin “terörsüz Türkiye” demagojisi eşliğinde durumu kitleler nezdinde güç toplama imkanına dönüştürmesinin önlenmesi; Türk halkından ve Müslüman ulusal topluluklardan işçilerin ve ezilenlerin Kürt halkının ulusal demokratik hakları mücadelesi biçimindeki “demokrasi okulu”ndan geçerek şovenizm ve sosyal-şovenizmden uzaklaşması, faşist sömürgeci Türk sermaye devletine karşı savaşım ufku ve kararlılığı kazanması sınavında tablo olumsuzdur.

Bahçeli’nin faşist, inkarcı sömürgeci Türk burjuva devletinin stratejik çıkarları adına giriştiği zehirli tokalaşma hamlesinin üzerinden bir buçuk yılı, Kürt ulusal demokratik mücadelesinin önderi Abdullah Öcalan’ın PKK’nin ve ulusal demokratik hareketin stratejik çıkarları adına “tarihsel sorumluluk” alarak yaptığını vurguladığı 27 Şubat “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nın üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçti. PKK’nin feshedildiğini, silahlı mücadele stratejisinden kopuşulduğunu ilan eden PKK 12. Kongresi ise birinci yılını doldurmak üzere.

27 Şubat platform ve çağrısından sonraki dönemi esas alarak duruma üç temel soru sorabiliriz:

1) Faşist şeflik rejimi, AKP-MHP faşist ittifakı hangi hedeflerle hareket ediyor?

2) Ulusal demokratik hareketin “farklı kimliklerin kendini özgürce ifade edeceği demokratik cumhuriyet” iddiası açısından tablo nedir?

3) Emekçi solun devrimci, antifasişt, antişovenist, kadın özgürlükçü güçleri “süreçle” nasıl ilişkilendiler?

Faşist Şeflik Rejimi Ve AKP-MHP Faşist İttifakının Pratiğinde Somutlaşan Hedefleri

7 Ekim 2023’teki birleşik Filistin direniş operasyonu (Aksa Tufanı) sonrasında siyonist varlık Gazze’de kitlesel yerinden edilme ve toplumsal yıkımı amaçlayan bir soykırım saldırısı başlattı.”*İsrail’in soykırım saldırısının, Lübnan’ı, Suriye’yi, İran’ı kapsayan bir planın ilk adımı olduğu görülünce, AKP-MHP ittifakı, faşist şeflik rejimini ve sömürgeci çıkarları korumayı hedefleyen, “iç cepheyi sağlamlaştırma” adını verdiği bir planı sahnelemeye girişti.

Faşist Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’teki tokalaşma sürprizi bunun belirleyici hamlesi oldu.

Burjuva meclisin yeni dönem çalışmalarının başlangıç günüydü. Erdoğan’ın aynı gün, aynı mekanda “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” şefi olarak yaptığı açılış konuşmasındaki şu sözleri “yeni süreç”i gündeme getiren temel etkeni yansıtmıştı:

Vadedilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin, Filistin ve Lübnan’dan sonra gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır.

Bahçeli bunu, 8 Ekim 2024’teki, “İsrail’in dünyaya meydan okuduğu artık netleşmiştir. İsrail üzerimize gelirse bu hain cüretinden dolayı bin pişman edileceğini yedi düvel hatırında tutmalıdır”sözleriyle yineledi.

Bahçeli, bir hafta sonra, 15 Ekim 2024’te yapılan MHP grup toplantısında, “iç cepheyi sağlamlaştırma” planını Kürt ulusal demokratik hareketi yönünden somutladı:

Ya siyaset ya terör, ya siyaset ya silah; arası, ortası, şurası, burası yoktur.”

Ardından “Terör çıkmazına saplanarak Türkiye’ye ihanet eden her kademedeki PKK militanları için yegane çıkış yolu, 1-Terör eylemlerine koşulsuz olarak derhal son vermek, 2-Silahlarıyla dağdan inip Türkiye Cumhuriyeti devletine teslim olmak, 3-Türk adaletinin vereceği hükme razı olarak cezalarını çekmek olacaktır” diyerek, “tokalaşma hamlesi”yle nereye varmak istediklerini açıkladı.

Bahçeli, 22 Ekim 2024’te izleyecekleri yolu ve temel koşulunu dolaysızca ifade etti:

Türk ve Türkiye Yüzyılında terörü sıfırlamak, milli birlik ve beraberliği çelikleştirmek amacına matuf ikinci hüküm cümlem şöyledir: Teröristbaşı işin içinde olmazsa bir şey çıkmaz diyenlere de sesleniyorum: Şayet teröristbaşının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse, ‘Umut Hakkı’nın kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. Ne Kandil, ne de Edirne; adres İmralı’dan DEM’e uzansın, bu ağır ve tarihi terör sorunu ülke gündeminden tamamen çıkarılsın.”

Aynı dönemde Erdoğan, Bahçeli’nin iki adım gerisinden yürümeyi ve 9 Ekim 2024’teki AKP grup toplantısında olduğu gibi, ihtiyatlı konuşmayı tercih etti. O toplantıda şöyle dedi:

Milletin faydasına olacak hiçbir konuda diyalogdan kaçınmayız. MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin gerek Meclis’in ilk günü, gerekse dün yaptığı açıklamaları takdirle karşılıyor, Türk demokrasisi ve 85 milyonun kardeşliği adına çok kıymetli buluyoruz. Cumhur İttifakı’nın uzattığı elin değerinin muhatapları tarafından da layıkıyla anlaşılmasını ümit ediyoruz.”

“Bir elinde silah tutarak siyaset yapılmaz. Türkiye Yüzyılı’nda, şiddetle arasına mesafe koyan anlayışa elbette yer vardır ama sırtını dağa yaslayan terör siyasetine asla ve asla yer yoktur.

“Tamil çözümü”ne bir adım mesafede olduğunu düşünen faşist bloku, İsrail tehlikesi dışında, o küstah “ya silahlarını gömecekler, ya silahlarıyla gömülecekler” manevrasıyla İmralı kapılarına sürükleyen ikincil derecede fakat önemli bir etken ise, hileli yöntemlerle bile yüzde 51’lik oy desteğine ulaşamayacağı görülen Erdoğan’ın faşist şeflik rejimine oy meşruiyeti sağlanması için, Kürt ulusal demokratik hareketinin Erdoğan’a hayır duruşu içinde olması, CHP’yle “kent uzlaşısı” örneğinde bir ilişki kurması, CHP adayına oy vermesi riskini ortadan kaldırmaktı.

HTŞ Şam yolundayken, Bahçeli hedeflerinin “terörsüz Türkiye” olduğunu ifade etti.

Hakan Fidan ise, “YPG’nin ortadan kaldırılması bizim stratejik hedefimiz. Ya kendilerini feshederler ya da feshedilirler” sözleriyle amaçlarını yansımak kadar, faşist politik İslamcı HTŞ’ye hedef bildirdi.

AKP-MHP faşist ittifakı, yılı, Bahçeli’nin “İmralı ile sağlanacak görüşmeler sonucunda terörün bittiği, terör örgütünün lağvedildiği ortak gelecek ideali, insan ve millet sevgisi çerçevesinde açıklanmalıdır” çağrısıyla kapattı.

2024 sona ererken Bahçeli-Erdoğan ittifakının 1 Ekim’den itibaren varmak istediği hedef nettir: PKK silahlı mücadele stratejisinden kopuşmalı, gerilla örgütü dağıtılmalı; PKK lağvedilmelidir. Bunun yerine getirilmesi halinde, “umut hakkı” konusunda yasal düzenleme yapılacağı ve yasal, barışçı zemindeki partinin “siyaset yapma” olanaklarının genişletileceği vaat ediliyordu. Daha fazlası değil. Bunlar kabul edilmezse, sorun “Tamil çözümü”yle nihayetlendirilecekti.

Bir yıl sonra durum değerlendirmesi yapan Bahçeli, 2 ve 3 Aralık 2025’te yayınlanan röportajında alınan yol ve yeni dönem beklentileri hakkında şunları söyledi:

PKK’nın kurucu önderliği elini taşın altına koymuştur. 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hitamında PKK 12 Mayıs’ta silah bırakmış ve örgütsel varlığını lağvetmiştir.

11 Temmuz’da bir grup PKK’lı silahlarını yakmıştır.

Özellikle Suriye’nin kuzey doğusunda tesir alanı bulunan SDG/YPG henüz silah bırakmamış, 27 Şubat İmralı çağrısına riayet etmemiştir.

Halbuki İmralı’nın çağrısı PKK’nın yanı sıra bölücü terörün tüm bileşenlerini kapsamaktadır.”

Terör sorununu çözeceğiz, bölücülük damarını kesip atacağız.

Siyasi, ekonomik ve hukuksal reformlarla toplumsal ahenk ve adaleti inşallah tam manasıyla inşa edeceğiz.”

“Türkiye’nin egemenlik hukukunu, Cumhuriyet’in kurucu ve kuruluş felsefesini zafiyete uğratacak hiçbir yanlışın içinde Cumhur İttifakı olarak yer almayız, alamayız, almayacağız.

Maksadımız milli birlik ve kardeşliğimizi, bunun yanı sıra iç cephemizin tahkimini ve taçlanmasını sağlamaktır.”

MHP çizgisi ve politikaları doğrultusunda yayın yapan Türkgün gazetesinde yayınlanan bu röportajdan yaklaşık bir ay sonra, HTŞ, Halep’in Kürt halkının yaşadığı 3 mahallesinden başlayarak, SDG yönetimine bağlı Arap kentlerine ve Rojava’ya karşı faşist sömürgeci bir saldırıya girişti. İsrail’le Paris’te yapılan görüşme ve anlaşmanın ardından gelen ve Kobanê kuşatmasına varan sömürgeci katliam ve işgal, faşist sömürgeci Türk burjuva devletinin hedeflerine ve o günkü koşullarda HTŞ’den beklentilerine uygundu.

HTŞ’nin katliam ve işgallerini alkışlayan Bahçeli 18 Ocak 2026’da şöyle diyordu:

Suriye’de Kürtler başka, SDG başkadır. SDG terör örgütüdür ve Suriye Kürtlerini temsil etmemektedir.”

Türkiye’nin de her fırsatta Suriye’nin üniter bir yapıya sahip olması gerektiğine dair söylemde bulunması, Şara’ya güç vermiş ve SDG tarafının ayak diremesine karşı merkezi hükümeti cesaretlendirmiştir.”

Bahçeli Şara yönetiminden şunları istedi:

Kürtlerle SDG’nin net biçimde ayrıştırılması, SDG’nin ‘Kürtlerin temsilcisi’ olduğu iddiasının geçersiz kılınması ve bu algının toplumsal düzeyde kırılması”,

SDG ve türev yapıların hızla ve tamamen feshedilerek, Suriye devlet kurumlarına eksiksiz ve geri dönüşü olmayacak biçimde entegre edilmesi”,

Federasyon, özerklik ve bölünme tartışmalarının gündemden çıkarılması”,

Tek resmi dil ilkesinin korunması”,

Kürtçenin seçmeli ders olarak eğitim sistemine dahil edilmesi gibi Türkmenler başta olmak üzere tüm asli unsurların kültürel haklarının dikkate ve gündeme alınması…”

27 Şubat çağrısından günümüze kadarki pratiği AKP-MHP faşist ittifakının anlaşma/barış anlayışının şu hedeflere dayandığını gösterdi:

1) PKK’nin silahsızlandırılması ve feshi, PKK’yle bağlı tüm yasadışı, gizli örgütlerin dağıtılması.

2) Bakur’da Kürt ulusal varlığının kabulünün, anadilde eğitim ve öteki ulusal demokratik taleplerin anlaşma dışında bırakılması.

3) Rojava’da devrimle kazanılan ulusal statünün, anadilde eğitimin, kadın devriminin temel dayanaklarının ortadan kaldırılması; silahlı gücün HTŞ devlet ordusu içine alınıp, ulusal demokratik işlevlerle bağının kesilmesi; Rojava doğumlu olmayan PKK kadrolarının ve değişik partilerden devrimcilerin Rojava’dan çıkarılması.

4) Rojhilat’taki askeri yapının dağıtılması.

5) Abdullah Öcalan’ın ve MSA’daki temel yönetici kadroların “belirli bir dönem” kimi konularda yasaklı ve denetim altında tutulması.

6) Medya Savunma Alanları’ndaki güçlerin dağıtılması; alandaki parti, kadın ve gerilla merkezi yönetim gücünün Bakur’a dönüşünün anlaşma dışında bırakılması.

7) Özgürlük savaşı koşullarında faşist sömürgeciliğin ordu ve polis birlikleriyle çarpışmalara girmiş olmayı “suç” kabul edecek bir mahkeme prosedürü uygulanması.

8) Sömürgeciliğin işlediği faşist insanlık suçlarının devlet hakkı görülmesi; bu konularda öne sürülecek demokratik, devrimci taleplerin anlaşma dışında bırakılması.

9) Görece genişletilmiş bireysel kültürel haklar; bu çerçevedeki kimi ırkçı faşist anayasal ve yasal hükümlerin yeniden düzenlenmesi; aynı metinlerdeki Kürdü birey olarak da yadsıyan inkarcı, ırkçı faşist dilin yumuşatılması; belediyelerin hak ve yetkilerinin Avrupa ölçülerine yaklaştırılması; dağlardaki, Başûr’daki, Avrupa’daki PKK’li gücün dönüşü ve hapishanelerdeki PKK’li tutsakların serbest bırakılması konusunda belirli sınırlamalar taşıyan yasal düzenlemeler yapılması.

Oyalayıcı, yatıştırıcı, beklenti yaratıcı psikolojik savaş sözlerini bir yana bırakırsak, 27 Şubat çağrısı sonrasındaki pratiğin gösterdiği gibi, AKP-MHP faşist ittifakının kabul ettirmeye çalıştığı barış koşulları bunlardır.

Bu nitelikte bir barışın adil de, demokratik de olmadığı tartışma gerektirmeyecek kadar açıktır.

Ulusal Demokratik Hareketin Hedefleri Ve Ortaya Çıkan Sonuçlar

Abdullah Öcalan günümüz dünyasına, bölgesel duruma ve güç ilişkilerine, Türk burjuva devletinin bu tablo içindeki pozisyonuna, PKK’nin yürüttüğü anti-inkarcı, antisömürgeci, antifaşist mücadelenin durumuna bakarak şu sonuçlara ulaşmıştı:

PKK illegal kaldıkça ve ulusal demokratik talepler için silahlı mücadele yürüttükçe ABD ve Batı Avrupa devletlerince tanınmayacak, yasaklı durumdan çıkamayacaktır. Aynı zamanda bir NATO devleti olan TC’yle politik askeri mücadele dışındaki bir zeminde muhataplaşıp Kürt gerçekliğine dayalı bir uzlaşma, anlaşma zemini elde edemeyecektir. PKK yok olmamışsa bile yürüttüğü savaşla sonuç almasının olanaksızlığı görülmüştür. Dahası “Tamil çözümü”nün hedefi olmak biçimindeki güncel tehlikenin dışına çıkmayı sağlayacak bir yola girmesinin zorunlu hale geldiği bir eşiktedir.

Öcalan, değişik genel teorik tezlerle destekleyeceği bu fikirlerinden hareketle, AKP-MHP faşist ittifakının Bahçeli öncülüğünde gümdemleştirdiği “barış” teklifini mutlaka değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak ele aldı.

Bahçeli, tokalaşma inisiyatifi geliştirdiği günün akşamı düzenlenen “meclis resepsiyonu”nda, bu konudaki bir soru üzerine gazetecilere şöyle demişti:

Dışarda barış arıyorken içerde neden aramayalım?

Faşist şeflik rejimi tokalaşma hamlesinden ve “barış” kavramını içeren bu gerekçelendirmeden 24 gün sonra Abdullah Öcalan’ın söyleyeceklerini duymak ve duyurmak için sonuncusu yaklaşık beş yıl süren mutlak tecridi gevşetmek zorunda kaldı. DEM vekili ve Abdullah Öcalan’ın yeğeni Ömer Öcalan’a görüşme izni verdi. Kürt ulusal demokratik hareketi önderinin,

Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim” dediği açıklandı.

Devlet bunu, Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder’den oluşan Dem Parti İmralı heyetinin görüşme için adadaki ağır tecrit hapishanesine gidişinin önünü açarak cevapladı.

Öcalan 2024’ün son günlerinde Heyet aracılığıyla şöyle dedi:

Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Devir Türkiye ve bölge için barış, demokrasi ve kardeşlik devridir.”

İki ay sonra, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından “Barış Ve Demokratik Toplum Çağrısı” yapıldı. Özellikle bazı maddeleri devletin sıkı bir redaksiyonundan geçtiği aşikar olan Çağrı şöyle sonlanıyordu: “devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”

Sırrı Süreyya Önder, Öcalan’ın kendisinden, devlet temsilcilerinin “onay almak için zaman yokluğu” gerekçesiyle açıklama metnine ilave etmedikleri bir koşulu sözlü biçimde açıklamasını istediğini söyledi. O koşul şöyleydi:

“Bu perspektifi ortaya koyarken şüphesiz silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.”

27 Şubat “Barış Ve Demokratik Toplum Çağrısı”ndaki istekler ve beklentiler şöyle yansıtılıyordu:

“Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır.”

“Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.”

“Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir.”

“Demokratikleşme”, “Demokratik Cumhuriyet” talebi zemininde “barış çalışmaları”nın ilerlemesi ve sonuca ulaştırılması için şu taleplerin öncelikle yerine getirilmesi istendi:

1) Abdullah Öcalan’ın baş müzakereci olarak resmi tanınması; yaşam ve çalışma koşullarının bu görevi yürütmeye uygun hale getirilmesi.

2) Ateşkes ilan edilmesi.

3) Burjuva meclisin barış görüşmelerinde görev üstlenmesi; bu temelde bir Komisyon kurulması ve Komisyon’un Öcalan’la muhataplaşması.

4) PKK’nin feshedilmesinden ve silah bırakılmasından sonra Bakur ve Türkiye’ye dönecek gerillalar ve kadrolar için legal politik çalışma hakkını ve soruşturmaya uğramamayı sağlayacak yasaların çıkarılması.

5) Ulusal ve inançsal kimlikleri tanıyacak, kendilerini özgürce ifade etmelerini ve demokratik anlamda örgütlenmelerini yasal planda da kabul edecek yasal-anayasal düzenlemelerin yapılması.

6) Avrupa yerel yönetimler şartının uygulanması, bunun için anayasal ve yasal değişiklikler yapılması.

7) Tüm bunların gereği olarak anayasanın toptan yenilenmesi beklenmeden TMK’nın ve katı inkarcı yasal ve anayasal hükümlerin kaldırılması veya değiştirilmesi.

8) Rojava’da halkçı devrimci iktidarın temsilcileriyle temas edilmesi, Suriye devleti ile bu temas temelinde ilişkilenilmesi.

9) Bunların yanı sıra hasta tutsakların serbest bırakılması, kayyum uygulamasına son verilmesi, AYM ve AİHM kararlarının uygulanması, yasal demokratik hakların kullanımının engellenmemesi, şartlı tahliye hakkını engelleme keyfiyetine son verilmesi gibi “güven artırıcı önlemler” bekleniyordu.

27 Şubat Çağrısı, 12. Kongre kararları, KCK Yürütme Kurulu Eşbaşkanı Bese Hozat komutasındaki bir grup gerillanın silah yakma pratiği karşısında, faşist sömürgecilik, bir aşamadan itibaren fiili ateşkes uygulamak, özünde biçimsel de kalsa bir Meclis Komisyonu kurulmasının yolunu açmak; çalışmalarını tamamladıktan sonra Komisyon’un AKP, MHP ve DEM’li temsilcilerinin İmralı’ya gitmesi; Komisyon adına hazırlanan raporun burjuva meclis başkanına teslimi dışında kayda değer tek bir adım atmadı.

Bırakalım “barış”a görece demokratik bir içerik kazandırma özellikli yasal, anayasal düzenlemeleri, mevcut yasaların uygulanmasını dışlayan tipteki faşist keyfilikten vazgeçilmesiyle çözülebilecek sorunlar bile olduğu gibi devam ettirildi. Mücadeleyle ve halkın seçimlerdeki desteğiyle kazanılmış demokratik hakların, mevzilerin gaspı yerli yerinde kaldı. Rojava devriminin boğulması için elden gelen yapıldı. İşçi, öğrenci, kadın, emekçi eylemlerine saldırılar, gözaltılar, tutuklamalar, hapishanelerde ölüm ve zulüm haberleri yeni boyutlar aldı. “Demokrasi”, devletin “Demokratik Cumhuriyet’e dönüşümü” eğilimini yansıtan herhangi bir adım atılmadığı gibi, tersine gözaltı, tutuklama, gözaltında ve hapishanelerde polis itirafçılığına zorlama terörü, kuyu tipi tecrit CHP’lilere değin genişletildi.

27 Şubat çağrısından günümüze olup bitenler, halklarımıza yapılan açıklamaların aksine, sürecin “adıma karşı adım” yöntemiyle ilerlemediğini; ulusal demokratik hareketin tek yanlı niteliksel tavizler verdiğini, buna karşın gerek Erdoğan rejiminin, gerekse de Şara rejiminin şu ana değin ulusal demokratik statü kapsamında resmi veya fiili bir ödüne yanaşmadıklarını göstermektedir. Faşist sömürgeciliğin, Kürt halkının Bakur’da ve Rojava’da ulusal statüden ve bunun silahlı gücünden, örgütlerinden yoksun bırakılması stratejisinde ısrar ettiğini; “Terörsüz Türkiye” hedefinin bundan ibaret olduğunu; Meclis Komisyonu raporunun lafzıyla da, ruhuyla da bunu yansıttığını; faşist şeflik rejiminin yapısını sıkıca muhafaza etmek istediğini, “demokratik cumhuriyet” anlayışıyla düşmanca bir karşıtlık içinde olduğunu; HTŞ’ye de devleti faşist şeflik rejimi temelinde örgütlemesini “tavsiye ettiğini” söylemek için asgari bir nesnellik yeterlidir.

Tarihteki tüm diğer örneklerde olduğu gibi, bu örnekte de, faşist sömürgecilerin çıkarlarına veya ahlaki duygularına seslenmek ya da geçmişteki işbirliğine göndermelerde bulunmak veya çözüme yanaşmazlarsa dıştan gelen yıkım tehdidiyle yüzleşeceklerini hatırlatmak anlamlı herhangi bir sonuç üretmedi. Üretmeyecektir de.

Silahlı mücadeleyi, silahlı mücadele stratejisini, yasadışı örgütlenmeyi red ve mahkum etmek; devrime gerek bulunmadığını, demokratik dönüşümün esas olduğunu, bunun demokratik müzakere yöntemiyle başarılacağını ilan etmek, kimi ulusal demokratik haklar karşılığında “devlet ve toplumla bütünleşme”yi program edinmek; tüm bunları teori katına yükseltmek faşist sömürgeciliğin tavrında, üstelik de “iç cephe”nin sağlamlaştırılmasının, genişletilmesinin “beka” sorunu olarak ilan edildiği, “dışta aranan barışın içte de aranması gerektiği”nin duyurulduğu koşullarda bile anlamlı bir değişime yol açmadı.

Yazılı, kararlaştırılmış bir anlaşma metni bulunmadığı, faşist AKP-MHP ittifakının, Bahçeli’nin “terör sorununu çözeceğiz, bölücülük damarını kesip atacağız” koşuluyla vaat ettiği, “siyasi, ekonomik ve hukuksal reformlarla toplumsal ahenk ve adaleti inşallah tam manasıyla inşa edeceğiz” sözlerinden ötesinde bir “barış planı” sunmadığı ulusal demokratik hareketin önderince de sürecin başlarından itibaren vurgulandı. Devletin demokratik dönüşümünün politik kitle mücadelesiyle sağlanacağı ifade edildi. Buna karşın sürecin “adıma karşı adım” yöntemiyle ilerleyeceği; AKP-MHP faşist ittifakının ilk olarak Abdullah Öcalan’ın yaşam ve çalışma koşullarını düzelteceği, iki hafta içinde böyle bir adım atılmazsa sürecin tıkanacağı duyuruldu.

Böyle olmadı. “Adıma karşı adım” yerine ulusal demokratik hareketten yeni adımlar atması istendi. Ulusal demokratik hareketin temsilcileri, “sürecin provoke olmaması” adına kimi taleplerini dile getirmekten vazgeçmek; aynı zamanda resmi veya fiili zeminde yeni tavizler vermek zorunda kaldı. Gerillanın politik mücadelenin dışında konumlandığı bu süreçte, DEM parti yönetimi ve Heyetler burjuva partilerle, hükümet ve devlet temsilcileriyle istisnasız tek tek her birini “çok önemli”, “çok kıymetli”, “çok tarihi”, “çok yararlı” vb buldukları görüşmeler yapmaktan; bolca iyi niyet jesti sergilemekten; inkarcı sömürgeci planların maskesinden ibaret olan faşist demagojilerin hayra alamet olduğu beklentisi yaratacak beyanatlar vermekten; “sürecin zarar görmemesi” adına işçilerin ve ezilenlerin Türkiye cephesindeki mücadeleleriyle ilişkilenişi sözlü destek çerçevesinde tutmaktan; “hukuki düzenlemelerin çok yakın” olduğu düşüncesi, duygusu örgütlemekten; ulusal demokratik kitle gövdesine ve ezilenlerin birleşik mücadelesine dayalı adımlar atmak için mümkün olan en son sınıra kadar “sabretmek”ten öte bir politik öncülük ve önderlik pratiğine eğilim duymadılar. Esasen ulusal demokratik kitle gövdesinin öfkesinin sokağa taştığı koşullarda inisiyatif almak zorunda kaldılar. Gerillanın politik savaşıma katılamadığı, kitlelerin politik basıncı artırmadığı, Saray cuntasını kuşatmadığı koşullarda faşist ittifakın veya devletin “adıma karşılık adım” tutumunu dışlaması; “tek taraflı stratejik tavizlerin sürmesi” dayatmasında ısrar etmesi ve son olarak Halep saldırısından Kobanê kuşatmasına değinki süreçte ırkçı faşist yüzünü, küstahlığını ve hedeflerini gizleme gereği bile duymayan Bahçeli’nin “iyi polis” rolünü oynamayı sürdürebilmesinde şaşılacak bir yan yoktur.

AKP-MHP faşist ittifakı durumdan yararlanarak, ulusal demokratik hareket ve ulusal demokratik kitle hareketi saflarında “artık dönüş yok, verilene razı olalım, sonra yavaş yavaş değiştiririz” düşüncesine alan açmaya, çaresizlik ruh hali, kaderci yaklaşımlar örgütlemeye çalışıyor. Ne yazık ki, ulusal demokratik basın-yayın organlarındaki kimi yazı ve tartışmalar da nesnel olarak bunu besliyor. Tutarlı yurtsever devrimci ve demokratik ölçülere, taleplere yabancılaşma geliştiriliyor. Bu çok önemli bir tehlikedir.

Politik askeri araçlarla politika yapmaya, gerillanın siyasi mücadeledeki işlevine son verildiği günümüz koşullarında, inatçı, kararlı, tutkulu bir ulusal demokratik kitle hareketi örgütlenemez, “süreç hassasiyeti” adına güncel politik, iktisadi, toplumsal ve ulusal demokratik kitle talepleriyle etkin bir ilişkileniş kurulamaz, DEM partide birleşik mücadele imkanlarını dinamitleyici politika ve ilişki biçimlerinde ısrar edilirse, hayal kırıklığı tablosunun ağır tahribatlara yol açacağı görmek isteyen herkesin görebileceği kadar açıktır.

Devrimci Ve Antifaşist Reformist Partilerin, Grupların Süreçle İlişkilenişi

Teorik-ideolojik mücadele kaçınılmazdı. Bu açıdan söz görevlerini yerine getirdi. Yine de temel meseleler ilkesel sorunlarla bağlı oldukları için tartışmalar sürecektir. Buna karşın meselenin politik boyutuyla ilişkileniş daha az önemli değildi. Çünkü karşı karşıya olduğumuz şey, ulusal demokratik hakları bölücülük gören ve reddeden program ile ulusal demokratik talepler somutunda ulusal varlık hakkı programı ve politikaları arasındaki mücadeleydi. Ve nesnel olursak, (ondört aylık dönemin verileriyle sınanabileceği gibi) anlaşma-uzlaşma zemini bakımından birinci program ve politika saldırı, ikincisi program ve politika savunma durumundaydı.

Bu çarpışma karşısında sosyalizm iddialı devrimci ve reformist partiler, gruplar bakımından politik kayıtsızlığın bir meşruiyeti yoktu ve olamazdı. Tersi bir iddianın pratik konumu en hafif ifadeyle sosyal-şovenizmdi.

Teorik-ideolojik eleştirilerle yetinmemek, 27 Şubat platformuyla özdeşleşmeksizin ulusal demokratik talepler için mücadeleyi yükselterek, sürecin faşist inkarcılığın yenilgisi; faşist şeflik rejiminin “terörsüz Türkiye” demagojisi eşliğinde durumu kitleler nezdinde güç toplama imkanına dönüştürmesinin önlenmesi; Türk halkından ve Müslüman ulusal topluluklardan işçilerin ve ezilenlerin Kürt halkının ulusal demokratik hakları mücadelesi biçimindeki “demokrasi okulu”ndan geçerek şovenizm ve sosyal-şovenizmden uzaklaşması, faşist sömürgeci Türk sermaye devletine karşı savaşım ufku ve kararlılığı kazanması sınavında tablo olumsuzdur. Ne yazık ki, 27 Şubat çağrısından sonraki dönemde devrimci ve antifaşist reformcu partiler, gruplar içinde böyle bir gündemi önüne çeken tek yapı ESP oldu. ESP’nin pratiği ise 2025 Ocak ve 2026 Şubat aylarında uğradığı geniş çaplı gözaltı, tutuklama ve aranır duruma düşmeyle sonuçlanan faşist saldırılar nedeniyle güç seferberliği yönünden zayıf, biçim olarak ise sınırlı kaldı.

Dipnot

* Wael El Zerey, “Parçalanma, Direniş Ve Ulusal Bütünlüğe Giden Yol”, Marksist Teori, sayı: 21.