Basralı Kadın Sufi Rabia

You are currently viewing Basralı Kadın Sufi Rabia

Basralı Sufi Rabia İslam dinine inanan bir kadın olmuşsa da, yaşadığı dönemin Basra kentindeki çok dinli, çok inançlı, çok kültürlü bir toplumun kadın bireyi olarak ortaya çıkmıştır. Farklı din, inanç ve kültürlerin harmanlanmasını kendi tanrı inancında ve daha önemlisi kadın kimliğinde birleştirmeyi başarmış tarihsel öncü bir kadındır o.

Egemenlerin elinde İslam dini kadınlar ve ezilenler adına söz söyleyen ve bu kimlikleriyle özneleşen tarihsel öncü kişilikleri hep yok saymıştır. Sınıf ve ezilen cins kimlikleriyle öne çıkan öncü özneler bilinçli olarak görmezden gelinmiştir. Bahsetmek zorunda kalındığında ise, sınıfsal ve cinsel kimlikleri yok sayılarak, dini inançlarına olan bağlılıkları gerici siyasi propagandanın malzemesi yapılmıştır. İslam dininin ilk neferlerinden, Muhammed’in yol arkadaşı olan Ebuzer Gaffari bunun en çarpıcı örneğidir. O, Emevi İslam halifelerinin sömürü ve zulüm politikalarına karşı ezilenlerden yana tutum aldığı için baskı, açlık ve yoksulluk cenderesine alınarak, en sonunda Rebeze Çölü’ne ölüme sürgün edilerek “bertaraf” edilir.

Bu yazıya konu olan ise, İslam tarihinde kendi alanında (tasavvufi-sufi akımlarda) ikinci bir örneği olmayan Basralı Rabia’nın kadın kimliğiyle tarihe iz bırakan öncü varoluş mücadelesi.

Gerçek adı Rabiat-ül Adeviyye olan Rabia’nın* doğum tarihi tam olarak bilinmese de, ölüm tarihi olan Hicri 180 yılından hareketle İslam’ın ikinci yüzyılının başında doğduğu kesindir. Rabia yoksul bir ailenin “dördüncü” kız çocuğu olarak Basra’da dünyaya gelir. Basralı ön ismini doğduğu kentten, ismini ise “dördüncü” anlamına gelen Rabia’dan alır.

Rabia’nın İnancını Oluşturan Basra’nın Toplumsal Koşulları

Dönemin Basra kenti İslam dininin egemenliğine girmiş olsa da, etnik, inançsal ve kültürel farklılıklar hala İslam dini içinde tam olarak eritilememiştir. İslam şeklen kabul edilmiştir. Farklı birçok inanç İslam suretinde görünerek yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Basra kenti kozmopolit yapısıyla halklar, inançlar ve farklı kültürlerin oluşturduğu bir çoğulculuğa sahiptir. Deyimin tam anlamıyla “halklar bahçesi”dir. Doğu ve batının, güney ve kuzeyin kavşak noktası olan bu bölge tüm din ve kültürlerden etkilenmiştir. Pers ve Yunan, Roma ve Sasani imparatorluklarının bölge üzerinde el değiştiren hakimiyetleri, yıkımlarla birlikte farklı halklardan (Arap, Fars, Kürt, Rum, Asuri, Keldani, Afrikalı vb.), farklı din ve inançlardan (Hristiyan, Müslüman, Yahudi, Zerdüşti, Manihaist, Êzidî, Batıni vb.) insanların bir arada yaşamalarını da beraberinde getirmiştir. Keza Çin ve Hint inanç ekollerinden de etkilenen bölge, tam bir dinler, inançlar ve farklı halkların kültürel mozaiği gibidir. Bölgede egemenlik kuran hiçbir güç bu farlılıkları tek din ve tek kültürde tekleştirmeyi o döneme kadar başaramamıştır.

Bununla birlikte, bu bölge hem Uzak Doğu’nun (Çin-Hint) hem de Batı’nın (Yunan-Roma) felsefi akımlarıyla da etkileşim içinde olmuştur. Üç tek tanrılı dinin boy verdiği Arabistan yarımadasından farklı olarak Basra ve Bağdat kentlerinde farklı dinler-inançlar ile felsefe iç içe geçmiştir. Bunda, köklü bir geçmişe-tarihe sahip olan Zerdüşt dininin düalizmi ile Antik Yunan felsefesinin belirleyici etkisi olmuştur. Dönemin toplumsal bilinç biçimi olan inançların bundan etkilenmemesi düşünülemez.

Egemen sınıfın hizmetine girmiş dinler kentlerde etkin olurken, bu dinlere muhalefet temelinde ortaya çıkan, ezilenleri temsil eden inanç ve tarikatlar özellikle köylerde, kırsal alanlarda geniş bir toplumsal tabana sahip olur. Farklı ekollere sahip batıni inançların günümüze kadar etkili olmalarının temel nedeni, ezilen sınıfların ve halkların egemen dinlere karşı vermiş oldukları özgürlük mücadelesinin bayrağı haline gelerek tarihsel süreklilik kazanmalarıdır.

Egemen dinlerin dogmatizmine karşı bu inanç toplulukları sosyal yaşamı, insanlar arası ilişkileri ve doğayla insan arasındaki etkileşimi tanrı inancıyla bağdaştıran ve birlik içinde gören dini-felsefi yönelimler içine girmişlerdir. Doğadaki diyalektik işleyişi ve görünümleri toplumsal yaşama uyarlamaya, bunun inanç sistemini ve felsefi kuramını geliştirmeye çalışmışlardır. İyilik-kötülük, sevap-günah, sevgi-nefret, barış-savaş, yaşam-ölüm, özgürlük-esaret vb. kavramlar, tanrı inancındaki düalizm ile insanın çelişkili varlığı bilincini getirmiştir. Dönemin Basra kenti din ve felsefe karışımlı inanç biçimlerinin toplumun ezilen kesimlerinde etkin olduğu bir mekandır.

Her şeyin karşıtıyla birlikte, çelişki halinde var olması anlayışı bu inanç ekollerinde baskın görüştür. Tanrı inançlarında düalist anlayış ön plandadır. Bu ara dönem çok tanrıcılıkla tek tanrıcılık arasındaki ikili tanrı (iyiliğin ve kötülüğün tanrısı) dönemi olarak görülebilir. Bu anlayışın insandaki karşılığı ise insanın da çelişkili bir varlık olması bilinci ve inancıdır. İnsan iyiliğin ve kötülüğün bir arada olduğu çelişkili bir varlık olarak tanımlanmıştır. Tıpkı kötülüğü temsil eden tanrılara karşı olduğu gibi, insanın kendi içindeki kötüye, nefse karşı da mücadele vermesi temel ibadet biçimi olarak görülür. Bu inanç ekollerinin ortak özelliği tanrısı ve kendisiyle doğrudan ilişkiyi esas almasıdır. İnsanın tanrıya ulaşmasının yolunun kendi içindeki iyiyi-güzeli, yani hakikati-tanrıyı keşfetmesiyle başladığına inanılır. Bu hakikate ulaşmış kişi “insan-ı kamil” evresine varmış olur. Tanrı artık “insan-ı kamil”de (“En-el Hak”) “birlik” (“vahdet-i vücut”) olmuştur.

Dönemin Basra ve Bağdat kentleri bu inanç biçimlerinin ve tarikatların toplumsal yaşamda etkinliğinin tek tanrılı dinlerin baskılarına rağmen devam ettiği yerlerdendir. Ezilen halklardan insanların baskıcı egemen dinlere karşı sahip oldukları inançlarını yaşatmaya çalıştıkları bir zamandır. İyi ve kötü buna göre toplumsal-sınıfsal bir biçim almıştır. Ezilenlerin ezenlere karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesi hakka-hakikate ulaşmak inancıyla verilmektedir.

Basralı Rabia tam da bu toplumsal koşulların içine yoksul bir kız çocuğu olarak doğar. Bu toplumsal gerçeklik doğru anlaşılmadan Rabia’nın kadın ve din-inanç kimliğinin ele alınması tek yanlılıkla malul olacaktır. En nihayetinde her insanın yaşam hikayesi gibi, Basralı Rabia’nın yaşam hikayesi de içine doğduğu toplumsal koşulların bir ürünüdür.

Kadın Sufi Rabia

Doğduğunda sarılacak bir bez parçası bile bulunmayan yoksul bir ailede dünyaya gözlerini açar Rabia. Yoksulluğun yanı sıra, erkek egemenliğinin toplum ve din tarafından kutsandığı tarihin bu döneminde, dördüncü kız çocuğu olmanın tüm dezavantajları önünde durmaktadır.

Her yoksul Müslüman ailede olduğu gibi, Rabia’nın ailesinde de bu dünyada sahip olamadıklarına “öte dünya”da sahip olma adına İslam dininin şartlarını yerine getirmek için çaba sarf edilir. Erken yaşta Kuran’ı hatmeden Rabia, kadın ve yoksul olmanın tüm eşitsizliklerine rağmen, kendini geliştirir. Muhakeme yeteneği ve parlak pratik zekasıyla yaşından büyük insanlarla, özellikle de erkeklerle din, tanrı, hak-hakikat, sevgi-aşk, helal-haram, cennet-cehennem üzerine şaşırtıcı tartışmalara girer. Yoksulluktan kaynaklı din eğitimi alma imkanı olmadığından, inancını toplumsal yaşamın yansımalarından, çelişkilerin sorgulanması üzerinden şekillendirir.

İslam dinine inanan Rabia daha çocuk yaşta tasavvufa yönelir. İslam’da kadının dini otorite olma şansı olmadığı gibi, İslam tasavvufunda da kadının sufi olmasına yer yoktur.

Yoksulluk sonucu küçük yaşta önce annesini, devamında da babasını kaybeden Rabia, üç kardeşiyle birlikte zorlu hayat mücadelesine devam eder. Yoksulluk içinde ve ezilen cins olmanın tüm dezavantajlarını en ağır biçimde ve koşullarda yaşar. Basra’da başlayan kıtlık sırasında üç kardeşiyle birlikte yiyecek bir parça ekmek bulmak için çıktıkları yolda kardeşlerini kaybeder. Küçük bir kız çocuğu olarak sokaklarda yalnız başına yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışır. Çok geçmeden köle tacirleri tarafından alıkonulan Rabia, zengin bir aileye köle olarak satılır. Tüm bu yaşadıklarına hakka ve hakikate olan inancını koruyarak direnir.

On iki yaşında geldiğinde azat edilen Rabia yeniden Basra sokaklarında yaşamaya başlar. Kendini tamamen “hakikat” yoluna adayan Rabia dönemin tasavvuf toplantılarına katılma cüretini gösterir. Bir kız çocuğu olarak, gerici erkek egemen toplumsal yargıların tüm zorluklarına karşı, inandıklarının mücadelesini vermeye cesaret eder. Ezilen cinsin küçük bir ferdinin bu toplantılarda yer alması elbette kolay olamaz. Ancak küçük yaştaki parlak zekası, derin hakikat kavrayışı ve dervişane yaşamıyla erkek egemenliğiyle şekillenmiş sufilere geri adım attırmayı başarır. Ama tanrı tarafından erkeğe tahsis edilen bu makamlara kadın ancak cinsiyeti yok sayılarak, daha çok da egemen cinsten görülerek kabul edilebilir. Rabia’nın tasavvuf toplantılarına katılması da sufi erkekler tarafında böyle görülür, kabul edilir: “Bir kadın Allah yolunda erkek olunca o artık erkektir ve artık ona kadın denemez.” Bu konuyla ilgili bir tartışmada Rabia ile erkek sufiler arasında çarpıcı bir diyalog yaşanır. “Bütün nimetler erkeklerin başına yağdırılmıştır. Peygamberlik tacı erkeklerin başına giydirilmiştir. Asalet kemeri erkeklerin beline sarılmıştır. Kadın hiçbir zaman peygamber olmamıştır” şeklindeki erkek böbürlenmelerine Rabia’nın cevabı şöyle olur: “Bütün bunlar doğrudur. Ancak hodbinlik (bencillik), kendine tapma ve Allahlık iddiası hiçbir zaman kadın kalbinde doğmamıştır. Ve hiçbir kadın hünsa (hem erkek hem dişi) olmamıştır. Bütün bu vasıflar erkeklerin olmuştur.” (Rabiat-ül Adeviye, Redhouse Yayınevi, s. 16) Verilen cevapta da görüldüğü gibi, Basralı Sufi Rabia kendi tarihsel koşulları içinde ileri sayılabilecek bir cins bilincine ve özgüvenine sahiptir.

Rabia, zaman zaman sufi tarikatların toplantılarında yer alıp, ney üfleyip zikirlere katılmış olsa da, yoksul barakasında ve sokaklarda insanlar arasında yaşama devam eder. Hakikate ulaşma arayışını herhangi bir tarikata-dergaha dahil olmadan, yoksul ve kimsesiz insanların arasında sürdürür.

Rabia İslam dinine inanan bir kadındır. Ancak onun yaşam pratiği ve dini anlayışı farklı inançların ritüellerini de içinde barındırır. Bunlardan daha önemlisi ise, İslam dinine inanan bir kadın (ilk ve tek sufi kadın) olarak adını tarihe yazdırmış olmasıdır. Bu bakımdan Rabia’yı İslam dininin kutsallaştırılmış erkek egemenliğine karşı ezilen cinsin varoluş mücadelesinin tarihsel bir sembolü olarak görmek abartılı olmaz.

Rabia’nın Çelişkili Hakikat Arayışı

Rabia’nın tanrı anlayışı ve hakikat arayışı açısından bir-iki özelliğine değinmek yararlı olacaktır. Bunlardan en önemlisi, İslam’ın kadına biçtiği rolün (aile; anne ve eş) dışında bir “din insanı” olmayı tarihin o döneminde başarmış olmasıdır. Kaldı ki, günümüzde bile bunun neredeyse örneği yoktur. İslam dininde ve bağlı mezheplerde örneği bulunmayan bir din kadını olarak karşımıza çıkıyor, Basralı Sufi Rabia. İslam tarihinde adı geçen kadınların (Hatice, Ayşe, Fatma, Zeynep vd.) hepsi erkek din insanlarının eşleri ya da kızlarıdır. İslam’ın kadına biçtiği anne ve eş rollerinin hiçbiri Rabia’da yoktur. İslam tasavvuf geleneğinde erkek sufilerin evlenmelerine bir mani yokken, Rabia, evlilik tekliflerini reddederek, kendini hak-hakikat yoluna adadığını söyleyerek, Hristiyanlıktaki rahibeleri andıran bir yaşam pratiği sergiler.

Onun diğer önemli bir özelliği, batıni inançların dinsel bir ritüeli olan ilahi ve insani aşktan benzer şekilde bahsetmesidir. Rabia’ya “Aşk hakkındaki fikrin nedir?” diye sorduklarında şu cevabı verir: “Aşık ve Maşuk arasında fark yoktur. Aşk, şevk ifade eder ve gönlü zevkle doldurur. Aşkın tadını bilen bilir, tarife sığmaz. İçinde benliğini kaybettiğin, kendinde eridiğin ve karşısında kendinden geçtiğin bir şey; ayık olduğun halde seni sarhoş eden, boşluğunu dolduran ve seni sevinçle kendinden geçiren bir şeyi nasıl tarif edebilirsin? Onun heybetinden diller tutulur, hayranlık söze meydan bırakmaz, şevk ve gayret yüzünden göz gayriyi görmez, şaşkınlık, akla durgunluk verir. İnsanda kalan ancak daimi bir şaşkınlık, büyük bir hayranlık, aşkla tutuşan bir gönül, sırrı faş etmeyen bir irade, dünya zaaflarına maruz bedenler – aşk ise, bütün kuvvetiyle hüküm sürer ve gönüllerde saltanat kurar.” (age, s. 32)

Yukarıdaki aşk tanımına baktığımızda, ilahi aşktan çok beşeri aşktan bahsettiği anlaşılıyor. Tanrıya olan ilahi aşka İslam dininde yer verilmiş olsa da, bu ekolün temsilcisi olan İslam tasavvuf sufilerinin ilahi aşk anlayışında tek yanlı şekilde ve tanrıya biat temelinde kendini adamak vardır. Batıni dervişlerin hakikat aşkını andıran Rabia’nın ilahi aşk tanımındaysa tanrıyla dostça ve eşit bir ilişki söz konusudur. Oysa İslam dininde tanrı ile kul arasında dikey, keskin ve kuralları belirlenmiş bir hiyerarşi vardır. Biri yaratan, diğeri yaratılandır. Biri tanrı, diğeri kuldur. Burada eşitlik asla söz konusu olamaz. İslam dininde en büyük günah “Allah’a şirk koşmak”tır, yani tanrının eşiti olduğunu ima etmektir. Bunun en acı sonuçlarını batıni dervişlerinden olan Hallac-ı Mansur yaşamıştır. Mansur, “En-el Hak” (“Ben hakikatim” ya da “Bendeki ben Allah’tır”) dediğinden dolayı, dönemin İslam halifesi tarafından “Allah’a şirk koşmak” iddiasıyla damgalanmış, Bağdat meydanında önce el ve ayakları kesilmiş, bu biçimde büyük acılar yaşatıldıktan sonra idam edilmiştir.

Sufi Rabia’nın cennet ve cehennem konusundaki inancı da üzerinde durulmaya değerdir. Hallac-ı Mansur’u Bağdat sokaklarında dolaştıran hakikati halka anlatma eylemi, Rabia’da cennet ve cehennemi ortadan kaldırma söyleminde yankılanır. Rabia bir elinde meşale, diğerinde bir ibrik su ile Basra sokaklarında dolaşarak, “Cehennemin ateşini söndürüp cenneti ateşe vermeye geldim” sözlerini haykırır. Kendisine bu konudaki inancı ve bunu yapmaktaki amacı sorulduğunda, “Ben cennette ateşi yakarım, cehennemdeki ateşin üzerine de su serperim; ta ki Allah yoluna gidenlerin yolu üstünden perde kalksın, maksatları aşikar olsun ve Allah’ı müşahede etsinler, hiçbir emel ayaklarına bağ olmasın ve hiçbir korku onları dehşete düşürmesin; cennet ve cehennem olmasa, ne kimse Allah’a tapardı, ne de O’na itaat ederdi”, “Ben Allah’a ne cehennem ateşi korkusundan, ne de cennetine tamah ederek taptım. Öyle olsaydı ben kötü bir uşak olurdum” (age, s. 45) diye cevap verir.

Oysa ki İslam dininde cennet ve cehennem, Allah’ın kullarının iyi emellerini ödüllendirdiği, kötülerini ise cezalandırdığı bir biat etme sistemidir. Rabia cennetin nimetleri ve cehennemin azap korkusundan hareketle Allah’a inanmayı-tapmayı reddeder. Bu konuda Rabia İslam diniyle görünür bir çelişki içindedir.

Bir diğer önemli konu, Basralı Rabia’nın şiirlerinde batıni inancın temel ritüellerinden olan mey ve sakiden bahsetmesidir. İslam dininde içki günah ve yasaklar arasındadır. Rabia ise şöyle yazmaktadır: “Saki durmadan dinlenmeden/ Sunar safa ve saadet badesi/ Gözlerim Dost’tan gayri bir nesne görmez.” “Kasem, şarabım, sevgilim, bu üçü/ Ben, aşk müptelası dördüncü” (age, s. 10-11)

Özellikle bu son ikisi İslam dininde “büyük günah” ilan edilip ağır cezalarla yasaklanan şeylerdir. Keza İslam inancında kadınların ney üflemesi o zamana değin görülmüş bir uygulama değildir. İslam-tasavvuf tarikatlarında tef çalıp ney üflemek erkeklerin yerine getirdiği bir dini ritüeldir. Kadınların erkeklerle eşit koşullarda (sufilik makamı da dahil) yer alıp, birlikte zikir yapıp ney üflemesi kabul görmemektedir. Saydığımız bu aykırı inanç özellikleri ve onun ezilen cinse mensup olması Basralı Rabia’yı özgün bir tarihsel kişilik yapmıştır.

Basralı Sufi Rabia İslam dinine inanan bir kadın olmuşsa da, yaşadığı dönemin Basra kentindeki çok dinli, çok inançlı, çok kültürlü bir toplumun kadın bireyi olarak ortaya çıkmıştır. Farklı din, inanç ve kültürlerin harmanlanmasını kendi tanrı inancında ve daha önemlisi kadın kimliğinde birleştirmeyi başarmış tarihsel öncü bir kadındır o.

Son söz Basralı Sufi Rabia’nın temel düsturu olsun: “Hür kişi, dünyanın, kendisini zapt edemediği kimsedir”!

Dipnot

*Faşist şef Erdoğan’ın meydanlarda höykürdüğü, sömürgeciliğin ve faşizmin sembolü haline getirdiği, Arapçada dört anlamına geldiğinden “tek millet, tek dil, tek vatan, tek bayrak” sloganını ifade etmek için kullandığı Rabia işaretinin Basralı Sufi Rabia ile hiçbir ilgisi yoktur.