“Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nun girişinde kullanılan “yeniden yapılanmaya doğru giderken…” ifadesi, içerisinde hareket edilen tarihsel anı tanımlıyor. Kabul ve ilan edilmiş bir “manifesto” var olduğuna göre, “yeniden yapılanma”nın başlamış bir süreç olduğunu vurgulamak doğru olur. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu yeniden yapılanmanın teorik temelini olduğu gibi programatik çerçevesini, gerçekleştirme stratejisini ve hatta temel taktiğini de tanımlıyor. Örgüt modeli, kadro yapısı ve bir bütün olarak örgütsel yapılanma ise henüz açık tutuluyor; A. Öcalan bunları “aceleye getirmemek” gerektiği görüşünde.
“Yeniden yapılanma” gerekliliğinin en derinde yatan nedeni kuşkusuz bunalım! Bunalımdan çıkış “müjdesini” veren Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nu bizzat krizin tohumlamış olması gerçekliği, krizi değişik yönleriyle çözümlemenin Öcalan’ın (ve PKK’nin) verili duruma gelişini anlamak bakımından taşıdığı öneme de işaret ediyor. 27 Şubat 2025’ten günümüze Öcalan birçok kez “reel-sosyalizm”in çöküşüyle PKK’nin “ideolojik bunalım”a girdiğinin altını çiziyor, ilan ettiği teorik, programatik ve stratejik sonuçların tarihini bunalımdan başlayarak yazıyor.
“90’ların başında reel-sosyalizmin çöküşüyle, PKK ideolojik zeminini yitirdi. Zira PKK reel- sosyalist mücadele perspektifine göre örgütlenmişti. Programı, stratejisi, taktiği vb. reel-sosyalist ilkeler üzerinden şekillenmişti. Bu anlamda PKK ‘90’larla birlikte ideolojik bunalıma girdi.”
“Reel-sosyalizmin aşıldığını biliyorduk ama onun yerine ne koyacağımızı bilmiyorduk. Bu nedenle 1990-2000 arası zamanı ideolojik bakımdan bunalımlı geçirdik.” (s. 29)
“Reel-sosyalizmin aşıldı” mı? “Aşılmak” kavramının betimlediği hakikate bağlı kalacaksak, bu sorunun yanıtı kuşkusuz hayırdır. Öcalan’ın marksizm ve bilimsel sosyalizmle modern revizyonizm/”reel-sosyalizm”i bir ve aynı şey gibi göstermesinden hareketle, “reel-sosyalizmin aşılması” 20. yüzyıl sosyalizminden daha ileri bir sosyalizm deneyiminin ortaya çıkarılmış olması demektir. Henüz gerçekleştirilememiş, bütün ülkelerin devrimcilerinin güncel temel devrimci görevidir bu!
Öcalan’ın “ideolojik bunalım” tespitini veri kabul edersek, onun PKK’yi marksizm ve bilimsel sosyalimin etkilerinden uzaklaştırma, kopartma yönelimi modern revizyonist SSCB’nin restorasyon güçleri tarafından tasfiye edilmesiyle başlıyor. Öcalan sosyalizme “inancını” koruyor; fakat bu yine kendi ifadesiyle “el yordamıyla” sürdürülen, bilimsel sosyalizm düşünce ve inancının yitirildiği, tanımsız bir sosyalizm inancı! “Zor, bunalımlı yıllar”da bu inancı “bilince dönüştürme mücadelesi”ni sürdürüyor Öcalan:
“İmralı sürecinde tüm bu sorunları da içeren kapsamlı bir yoğunlaşma sürecine girdik. Bu yoğunlaşmalarımızı beş ciltlik kitapla sonuçlandırdık. Sosyalist mücadele stratejisini vb. yeniden tanımladık. İdeolojik, stratejik yeniden yapılanma için önemli bir külliyat oluşturduk.” (agk) diyor. Fakat oluşturulan “önemli külliyat”a karşın, bu inanç, nihayet Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu şahsında bilince dönüşüyor: “El yordamıyla sürdürülen” ve bilince dönüştürülmeye çalışılan “sosyalizm” inancının marksist bilimsel sosyalizme “inanç” olmadığı, bilakis marksizmin ve bilimsel sosyalizmin reddiyesi temelinde geliştirilen bir çeşit reformist, anarşist, belediyeci “sosyalizm” alaşımı olduğu Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda kendisini apaçık bir netlikle ortaya koyuyor.
“İdeolojik bunalım” marksizm, sosyalizm iddialı bir parti için düşünce birliğinin, irade ve eylem birliğinin çözülmesidir. Buradan bakınca, ‘90’ların başında, yani SSCB’nin tasfiye sürecinde PKK, bırakınız krizi, siyasi, örgütsel ve askeri olarak muazzam bir devrimci atılım içerisinde görünüyordu. Marksist leninist komünistler bu gerçekliği ‘90’ların ortalarında Türkiye ve Kuzey Kürdistan birleşik devriminin “Kuzey Kürdistan’dan başladığı” şeklinde tanımladılar. Öcalan’a haklı ve doğru olarak “biz ayakta kaldık” dedirten tam da bu gerçekliktir. Burada önemi olan, Öcalan’ın SSCB’nin çökmesi ve tasfiyesini, PKK’nin dayandığı “ideolojik argümantasyon”un çökmesi şeklinde algılaması, anlaması ve anlamlandırmasıdır ki, kuşkusuz bunun kendisi bir ideolojik bunalım durumudur, ama bu da PKK’nin değil, Öcalan’ın ideolojik bunalım anlamına gelir. PKK’nin kendisini “önderlik partisi”, “önderlik hareketi” vb. ifadelerle tanımladığını da hatırlatalım. Haklı olarak, önderliği ideolojik bunalım içerisinde olur da bir “önderlik partisi” ideolojik bunalım içerisinde olmaz mı denecektir! Bildiğimiz kadarıyla, o dönem PKK için açıklanıp tanımlanmış bir ideolojik bunalım tespit ve analizi söz konusu değildir. Zaten bu, Öcalan’ın bireysel, kendi merkezci önderlik tarzına da aykırı olurdu. Önderlik henüz çözüme kavuşturamadığı ideolojik kriz tespitini açıklamamış olabilir. Önderliğin henüz çözemediği ideolojik bunalımı parti ve kadrolar mı çözecektir?!
Tamamen öznel tarzda ve kasıtlı olarak marksizm ve bilimsel sosyalizm ile “reel-sosyalizmi” bir ve aynı gösteren Öcalan, “reel-sosyalizmin çöküşünü” marksizm ve bilimsel sosyalizmin “ideolojik argümantasyonu”nun çöküşü olarak algılıyor, onun yerine bir “ideolojik argümantasyon” “inşa edene” kadar da ideolojik bunalım sürüyor! Böylece emperyalizmin kalemşorlarından Francis Fukuyama’nın SSCB’nin çöküşünden sonra sosyalizmin ve marksizmin kesin ve nihai yenilgisi ve geçersizliğini ilan ettiği “Tarihin, yani ideolojilerin sonu geldi, liberalizm her yerde ve her şeye egemen” görüşüne benzer bir sonuca ulaşıyor. “Reel-sosyalizm, teorik açmazlarını aşamadığı ve özgürlük sosyalizmini geliştiremediği için çöktü” belirlemesi çıkış noktası oluyor ve sanki başlangıç noktasına hassas bağımlılık yasasının işleyişi sistematik tarzda yerine getiriliyor; marksizm ve bilimsel sosyalizm dışı bir “sosyalizm” kurgusuyla ideolojik bunalımdan çıkışı işaret eden Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’na varılıyor.
Öcalan’ın ‘90’ların başında marksizmi ve bilimsel sosyalizmi “bu kadar kolay” terk etmeye yönelmesi yine de dikkat çekicidir. Burada “Nasıl izah edilebilir?” sorusuna yanıt arayan bir parantez açalım. Öcalan marksizm ve bilimsel sosyalizme sıkı sıkıya bağlı değildi. O marksizm ve bilimsel sosyalizmle bir yurtsever devrimci olarak ilişkiliydi. Marksizm ve sosyalizm iddialı Türkiye devrimci hareketinden, özel olarak da kendi ifadesiyle Mahir Çayan ve THKP-C’den etkilenmişti. Ulusal kurtuluş mücadelesi için devrimci bir teoriye ihtiyacı vardı, bunu marksizmde ve bilimsel sosyalizmde buldu. Ama aynı zamanda bu sayede ulusal kurtuluş programı belirleyici uluslararası stratejik ittifak güçlerine de yönelmiş oluyordu. Yani özetle, o aşamada marksizme ve bilimsel sosyalizme ihtiyacı vardı. “Reel-sosyalizmin” tasfiyesi ile durum tamamen değişmiş oldu; artık marksizm ve bilim sosyalizme ihtiyaç kalmadığı gibi, hatta bunun yurtsever devrimciler için yüke dönüşmeye başladığını söylemek de yanlış olmaz. Bunlar, Öcalan’ın marksizme ve bilimsel sosyalizme araçsal yaklaştığı, esasen “inançlı” bir bağlılığın söz konusu olmadığını sonucu götürür.
“Manifesto” kavramının siyasi literatürde ilk çağrıştırdığı olgu herhalde “Komünist Manifesto”dur. Hiç değilse Türkiye ve Kürdistan gerçekliğinde böyledir, ama bu bizimle de sınırlı olamaz. Manifesto kavramının en derin anlamını kazanmasında, dünyanın bütün ülkelerinde siyasi literatüre yerleşmesi ve bütün dillere girmesinde Komünist Manifesto’nun özel rolü de inkar edilemez. Komünist Manifesto, toplumun uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıyla bölünmesinden beri tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğu hakikatine dayanarak, kapitalizmin bizzat kendi mezar kazıcılarını yetiştiren sonuncu sınıflı toplum olduğunu çözümler; burjuvazi ve burjuva toplumun, insanın insanı sömürüsünün sonunun göründüğünü, proletarya sosyalizminin tarihin gündemine girdiğini müjdeler. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ise Komünist Manifesto’nun açık ve sistematik bir reddiyesidir. “Sosyalizm” adına bilimsel sosyalizme karşı açılmış bir teorik-ideolojik cephedir.
Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu yalnızca Komünist Manifesto’nun değil, aynı zamanda bizzat PKK’nin “kurucu” manifestosunun da inkarı olarak kendisini var etmektedir. “Kürdistan Devriminin Yolu” manifestosundan bakınca böyledir. Bütün bir PKK manifestosu tamamen bunun doğrulanmasıyla doludur, buraya yalnızca çarpıcı bir pasajı almakla yetineceğiz:
“Karşı-devrimin emrindeki tahripkar, talancı ve haksız zora karşılık, halkımızın emrinde yeni bir toplum yaratıcı, haklı ve devrimci zoru yaratalım! Yeni bir dünyaya ulaşmanın başka tür bir yolunu bilim henüz keşfetmemiştir. Ama revizyonistler ve reformistler hariç! Onlar, yeni bir yol, ‘barış içerisinde toplumsal ilerleme’ ve burjuvazinin gerici zoruyla anlaşa anlaşa yeni bir dünya yaratabileceklerini iddia etmektedirler. İddia edebilirler; ancak onların yaratacağı dünya, burjuvazinin çoktan miadını dolduran yoz dünyasıdır.” (Abdullah Öcalan, 1978, s. 124)
Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ve fesih kararı, birkaç onyılda kerte kerte büyük ölçüde terk edilmiş olan varoluş manifestosunun tümden tarihe gömülmesidir. Bu nitelikleriyle Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu “antimanifesto” olarak tanımlanmayı hak etmektedir. Antimanifestonun “tıkanma” ve “bunalım” tespitleri bizzat onun meydana geliş sürecinin de en derin dinamiği olarak işlemektedir. Birkaç onyıla yayılan bunalım (belirlemesi) bugün ulusal demokratik hareketin resmi çizgisi haline getirilen tezlerin çıkış noktası olmaktadır.
Bütün bunalım/kriz durumları risk yüklü olduğu kadar imkanlar da barındırır. Böyle olduğu içindir ki, kriz gerçekliği “yeni arayış” ve “yönelimleri” koşullandırır. Nitekim Öcalan’ın açıkladığı kriz durumu/tespiti ‘90’ların başında “Bağımsız, Birleşik ve Demokratik Kürdistan” programndan geriye çekilişi getirmiştir. Uluslararası komplo ve A. Öcalan’ın esirlik ve yargılanma süreci PKK’nin yapısal krizin güncel biçimde kendisini ortaya koyduğu tarihsel bir uğraktır; dönemin yeniden yapılanma yönelimi düşünsel-programarik ifadesini “Demokratik Uygarlık Manifestosu”nda bulur. O da yapısal krize çözüm olamaz. Aynı kriz dinamiği 2013 “çözüm süreci” bakımından da bütünüyle işlevseldir. PKK tarihinin bu anları antimanifestonun da oluşum eşikleridir. Bugün Abdullah Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu temelinde, PKK’nin bütün bir varoluş sürecinde toplam eylemleriyle var ettiği, kazanıp biriktirdiği ulusal demokratik hareketi yeniden yapılandırmak istiyor. Felsefi bir söylemle ifade etmek gerekirse, güncel yeniden yapılanması PKK’nin varoluşsal inkarı anlamına gelmektedir. Böyle olduğu içindir ki, “demokratik entegrasyon” perspektifi bir ölçüde restorasyon yönelimidir ya da restorasyon yönelimini de içermektedir.
‘89-90 sürecinde SSCB’nin yaşadığı hızlı çöküş ve tasfiye, sosyalizm mücadelesinin tarihsel bir döneminin olduğu kadar, II. Dünya Savaşı’nın sonucunda oluşan uluslararası dengeler ve “uluslararası ilişkiler sistemi”nin de sonunun geldiğine işaret eder. Her ne kadar SSCB 20. yüzyılın ortalarından başlayarak modern revizyonist restorasyon sürecine girmiş ve bu çizgide ilerleyip derinleşmiş olsa da, “iki kutuplu, iki sistemli” dünya gerçekliği Soğuk Savaş sonuçlanana, SSCB’nin adeta “havlu attığı” ‘89-90 dönemecine değin varlığını devam ettirmiştir. Modern revizyonist SSCB’nin kapitalist unsurlar tarafından içi boşaltılarak gitgide bir kabuk haline getirilmiş olmasına karşın bu böyledir. 1945-90 iki kutuplu, iki sistemli dünya gerçekliğinin ‘89-90 dönemecinde son bulması, PKK’yi de kapsama alanına alan yapısal bunalımı koşullayan ilk temel dinamiktir. PKK bu iki kutuplu, iki sistemli dünya gerçekliğinin son çeyreğinde oluşmuş bir ulusal devrimci örgüttür; büyük devrimci bir atılım gerçekleştirmiş, ancak onun istek ve iradesi dışında içerisinde hareket ettiği tarihsel ve siyasal koşullar değişmiştir. PKK, ‘60-90 döneminin sosyalizmden, marksizmden etkilenmiş ya da marksizm, sosyalizm iddiasıyla hareket eden bütün yapıları gibi kendisini sakınması olanaksız yapısal kriz gerçekliği içerisine çekilmiştir.
Ekim devriminden itibaren ulusal kurutuluş hareketleri SSCB’yi ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist bloku emperyalizme karşı stratejik müttefikleri olarak yanlarında buluyorlardı. Öcalan’ın ve Apoculuğun şekillenmesinde kuşkusuz devrimci ve sosyalist hareketin, sosyalizm ve marksizmin güçlü etkileri olmuştur. Fakat PKK, sosyalist söylemine karşın, marksist ve sosyalist bir örgüt değil, ulusal kurtuluşçu bir partidir. Öcalan ve PKK bütün diğer teori ve ideolojilere olduğu gibi marksizm ve bilimsel sosyalizme de esasen baştan itibaren araçsal bir yaklaşım içinde olmuştur. Marksist-sosyalist etki aynı zamanda PKK’nin zayıf da olsa ulusal kurtuluş ile sosyal kurtuluşu ilişkilendirme yaklaşımı içerisinde olduğu anlamına gelmektedir, ki bunun vurgulanması da gerekir. PKK’nin varlığında Kuzey Kürdistan’da vücut bulan ulusal kurtuluş mücadelesi esasen Kuzey Kürdistan emekçi ve yoksul köylülüğünün, kent yoksulları ve küçük burjuvazisinin sömürgeciliğe karşı ulusal özgürlük hareketi olarak gelişir; PKK’nin ulusal-siyasi varoluş ve kimliğine damgasını vuran her şeyden önce bu sosyal/sınıfsal gerçekliktir. PKK’yi YNK ve KDP’den ayıran bütün diğer olgular arasındaki en öncelikli ve en önemli olgu da işte bu sınıfsal hakikatidir.
Kuruluş döneminde Öcalan’ın ve PKK’nin söyleminde “reel-sosyalizm” kavramı yoktur. Hatta SSCB dağılana değin de böyledir. PKK manifestosu, “Dünya Komünist Hareketi içindeki bölünme ve çatışmaları, sosyalist ülkelerin varlığı meselesinden ayrı tutmak gerekir. Modern veya süper revizyonist akımlara karşı olmak, sosyalist ülkelere karşı olmak anlamına gelmez. Sosyalist ülkeler hakkında uluorta ve yersiz konuşmamak, ölçülü, yerinde ve seviyeli tavır almak gerekir. Böyle bir tavır, revizyonizme karşı mücadelemizi engellemez; tersine daha anlamlı ve sonuç alıcı, doğru bir mücadele anlayışına götürür” der. (s. 129)
Manifesto, tipik ortacı bir duruşla, “sosyalist ülkeler”e adressiz revizyonizm, bürokratizm eleştirisi yöneltir, ama dünya komünist hareketindeki saflaşmaların dışında kalmayı tercih eder. Ki bu aynı dönemde Kuzey Kürdistan’da kurulan, marksizmden etkilenen veya sosyalizm iddialı diğer ulusal parti ve örgütlerden PKK’yi ayıran önemli bir özeliktir.
Antimanifesto, 20. yüzyıl sosyalizmi için, “ayakta kalamadı, çöktü. Bu bize de kriz olarak yansıdı” diyor. Bu saptamanın önemine yukarıda dikkat çektik, değişik yönlerine değindik. SSCB’nin çöküşünün, örneğin TKP, TİP, TSİP’teki, keza TKEP, TKP(B)’deki etkileri farklı oldu. Bu yapıların hemen hepsi büyük ölçüde tasfiyeci bir sürecin anaforuna kapıldılar, hatta ideolojik ve siyasi olarak buna teşnelerdi de denebilir. Özellikle TKP ve TİP, adeta yaklaşan “felaketi sezerek”, daha SSCB yıkılıp emperyalist kapitalist dünya düzeni ile bütünleşmemişken, kendilerini tasfiye etme, Özal’ın “burjuva demokrasisi” ile bütünleşme yoluna girdiler. Burada da başarılı olamadılar; o kadar derin ve sarsıcı bir ideolojik bunalıma yuvarlandılar ki, ideolojik bakımdan çözülüp, örgütsel bakımdan büyük ölçüde atomize oldular. Yaşadıkları, tanık olduğumuz tasfiyeciliğin en derin anlamıyla mücadeleyi terk edişti. Tabii ki saflarından mücadeleyi sürdürmek isteyen, bağlı ve kararlı sosyalistler de çıktı. Bu yapıların ideolojik varoluşları çok büyük ölçüde modern revizyonist SSCB’ye bağımlıydı. Böyle olduğu içindir ki, SSCB’nin tasfiyesiyle adeta ideolojik varlık koşulları ortadan kalktı. SSCB’nin saldırıya geçen kapitalist restorasyon güçleri tarafından tasfiye edilmesi, kuşkusuz PKK üzerinde TKP veya TKEP üzerinde olduğu kadar şiddetli yıkıcı bir etkiye, şok edici şiddette çözücü bir bunalıma, hatta hemen ve doğrudan ideolojik bir krize de yol açmadı.
PKK’nin 1984’te başlattığı gerilla savaşının tutunması, ‘90’lara doğru yoksul ve emekçi Kürt köylülüğü ile kent yoksullarının kitlesel desteğini kazanması, gerilla savaşı ile serhildanların buluşması, gelişmenin devrimci bir atılımın ötesinde ulusal kurtuluşçu devrimin (Türkiye ve Kuzey Kürdistan birleşik devriminin de) başlangıcı niteliğini kazanması SSCB’nin tasfiyesinin yıkıcı etkilerini sınırlandırmıştır. Birleşik devrimin Kuzey Kürdistan cephesinin devrimci atılım içerisinde olması Türkiye devrimci hareketi bakımından da SSCB’nin tasfiyesinin yarattığı gerici tasfiyeci etkiyi frenleyici, sınırlayıcı bir rol oynamıştır. ‘89 bahar atılımı olarak tarihe geçen işçi ve memur hareketinin, ‘87’den itibaren yükseliş halinde olan gençlik hareketinin de bu bakımdan olumlu etkilerinin olduğunu kaydetmek gerekir.
“Reel-sosyalime” ve marksizme Öcalan’ın antimanifestoda abarttığı gibi bir bağlılığı olmasa bile, yine de SSCB’nin tasfiyesinin PKK’de programatik ve stratejik düzeyde etkili olması nasıl anlaşılabilir veya nasıl açıklanabilir? SSCB’nin kapitalist restorasyon güçleri tarafından tasfiyesinin PKK bakımından siyasal anlamı nedir?
Öcalan’ın “reel-sosyalizme” yakınlığı büyük ölçüde PKK’nin kuruluş sürecindeki “iki kutuplu ve iki sistemli” dünya gerçekliğiyle ilgilidir, yani siyasidir. Kuzey Kürdistan ve Kürdistan’ın bütünü de bu gerçeklik içerisindedir. Ekim devrimi, SSCB ve 1945’ten sonra da sosyalist kampın emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş mücadelelerinin güvenilir stratejik müttefiki olarak, onların zafere ulaşmasında oynadığı roller biliniyor. Kuzey Kürdistan NATO üyesi Türkiye’nin sömürgesidir. Kuzey Kürdistan’da ulusal kurtuluş mücadelesinin önderliğini omuzlamaya odaklanan bir örgütün “reel-sosyalizmi” uluslararası stratejik müttefik görmesi doğal ve anlaşılır bir politik akıl ve duruştur. PKK’nin varoluş manifestosunun gerçekleşmesi, stratejisinin zafere ulaşması, aynı zamanda uluslararası yedeklerini harekete geçirmesine bağlıdır. “Reel-sosyalizmin” çöküşü ile PKK’nin içerisine girdiği tespit edilen bunalımın siyasi anlamı tam da burada açığa çıkmaktadır. Örneğin Suriye’nin despotik Baas-Esad yönetimi döneminde PKK’nin cephe gerisi rolünü üstlenebilmesi, yalnızca Suriye ile Türkiye, Suriye ile ABD ve müttefikleri arsındaki çelişki ile açıklanamaz; bunun diğer yüzü, Suriye’nin SSCB ve onun dolayımıyla “sosyalist sistem” ile ittifak ilişkisi gerçekliğidir. Bunlar “iki kutuplu, iki sistemli” dünya gerçekliği içerisinde mümkün olmaktadır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına dayanan Öcalan ve PKK “Bağımsız, Birleşik ve Demokratik Kürdistan”ı program edinmiştir. Abdullah Öcalan PKK’nın kuruluş manifestosunda şöyle der:
“Kürdistan Devriminin ikinci ittifakları üç halkadan oluşur. Birinci halka Kürdistan’ın diğer parçalarındaki yurtsever hareketlerle ittifakı, ikinci halka Kürdistan’ı sömürgeleştiren ülkelerin devrimci hareketleriyle ittifakı, üçüncü halka sosyalist ülkeler, ulusal kurtuluş hareketleri, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketi ve tüm ilerici insanlıkla kurulacak ittifakları içerir… Masa başında çizilecek planlarla ittifaklar geliştirilemez. Tarihte ve günümüzde en güçlü ittifaklar, sıcak savaş içinde gerçekleşen ittifaklardır.”
Öcalan biraz ileride şunları da ekler:
“Kürdistan Kurtuluş Hareketi, içinde bulunduğu doğal ittifak yapısının bir gereği olarak, sosyalist ülkeler, emperyalizme karşı mücadele içerisinde olan devlet, hükümet, kurtuluş hareketleri ve emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketleriyle, en geniş ilişkiler kurmaktan yanadır. Bu konuda Kürdistan Kurtuluş Hareketinin gözettiği temel ilke, dünya halklarının emperyalizme karşı yürüttüğü bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadeleleri olmadan ve bu mücadelelerin desteği sağlanmadan başarıya ulaşılamayacağıdır.” (s. 126, abç)
Öcalan için, “reel-sosyalizmin çöküşü”yle PKK manifestosunun temel ilkesi boşa düşmüştür. Açıkçası, Türkiye devrimci hareketinin ayağa kalkamaması, Kürdistan’ın diğer parçalarından devrimci yurtsever destek gelmesi şurada kalsın, işbirlikçi KDP vb. tarafından PKK’nin Güney’den uzak tutulmaya, tecrit edilmeye çalışılması, emperyalist merkezlerde işçi hareketinin devrimci çıkışlar yapamaması (1980’li yıllar Avrupa’da barış hareketinin yükseldiği bir dönemdi!) vb. negatif etkenler yetmez gibi, bütün bunların üzerine bir de “reel-sosyalizmin çöküşü” binmiştir. Yani PKK manifestosuna göre, “Kürdistan Kurtuluş Hareketinin” “başarıya ulaşması”nın koşulları ortadan kalkmıştır! Öcalan’ın ideolojik krizini tam da buradan anlamak gerekir, onun için marksizme ve bilimsel sosyalizme ihtiyaç kalmamıştır. Antimanifesto kendinden çok emin bir tonda, “Reel-sosyalizm, teorik açmazlarını aşamadığı ve özgürlük sosyalizmini geliştiremediği için çöktü” der ve devamla, “İdeolojik bunalımdan çıkmak zordur. Dayandığınız ideolojik argümantasyon çökmüştür. Hangi kavramsal çerçeveye, hangi sosyolojik analize dayanacaksınız? Reel-sosyalizm çökmüş, geriye pek bir şey kalmamıştır” diye belirtir.
Antimanifesto, “reel-sosyalim” ile marksizm ve bilimsel sosyalizm arasına eşit işareti koyuyor, bunları bir ve aynı kabul ediyor. Böyle olunca 20. yüzyıl sosyalizm deneylerinin yenilgi ile sonuçlanmasından marksizmin yenilgisi ve geçersizliği sonucunu çıkarıyor. Tabii ki, siyasi sezgisi güçlü olan Öcalan’ın hemen ve doğrudan çıkardığı en önemli sonuç, artık PKK kurucu manifestosunun temel amacının gerçekleştirilemez olduğudur. Öcalan’ın marksizme ihtiyacı kalmıyor, artık marksizmi kullanılmaz görüyor; marksizm ile helalleşme süreci başlıyor ve “Bağımsız, Birleşik ve Demokratik Kürdistan” temel amacından vazgeçince “ulus-devlet”e de ihtiyaç kalmıyor; anarşizme ve kötülüklerin kaynağı ulus-devlet görüşüne yelken açılıyor!
Öcalan’da teori program ve stratejiye ön gelmez, ilişki tepe üstüdür. Teorinin görevi oluşturulmuş program ve siyasal stratejiyi “doğrulamaktır.” Öcalan’ın teori ve felsefeye yaklaşımı araçsaldır, her şeyden önce Öcalan’ın teorik aklı öznel ve seçmecidir. Demek ki, ‘90’lar dönemecinde artık devrimci teoriye ihtiyaç ortadan kalkıyor; o halde marksizmle, “reel-sosyalist ülke” olmadığına göre bilimsel sosyalizmle helalleşme zamanı gelmiş oluyor. Artık kapitalizmle yan yan varoluşun teorisi, burjuva toplumla uzlaşma, her nevi sınıf uzlaşması teorilerinin üretilmesi zamanı gelmiştir. “Zamanın ruhu”dur uzlaşma ve sınıf uzlaşması!
Öcalan’ın beş cilt diye övdüğü İmralı çalışmaları baştan aşağı marksizm dışı arayışının seçmeci, eklektik “eser”idir. Öcalan, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nda “uzlaşma”ya dair ne deniyordu, hatırlayalım:
“Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.” (25 Şubat 2025, İmralı)
Kapitalizmin en kapsamlı, en derinlikli ve sonuna kadar devrimci eleştirisini geliştiren biricik devrimci teoridir marksizm. Bunun gibi marksizmin yöntemi olarak diyalektik ve tarihsel materyalizm de insanlık tarihinin ortaya çıkardığı aşılamamş en ileri düşünüş tarzıdır, dünya görüşüdür. Marksizme tutarlılıkla bağlı marksist kişi, örgüt ve partiler bakımından şu ya da bu konuda “marksist görüşler” eskiyebilir, aşılabilir, ama marksizmin yöntemi diyalektik ve tarihsel materyalizm sürekli günceldir. Marksizme ve bilimsel sosyalizme bağlı devrimciler bakımından krizden çıkış marksizm ve bilimsel sosyalizmin inkarı olamaz, öyle cereyan ederse bu kendi kendilerinin inkarı olur. Keza 20. yüzyıl sosyalizm pratiğinin başarılı olmayan yönleri bilimsel sosyalizmin reddinin gerekçesi yapılamaz. Yapısal krizlerden çıkış ve yeniden yapılanma bir önceki dönemin kazanımlarının sahiplenilmesine, yani “inkara” değil “içermeye” “içerip aşmaya”, “süreklilik”te “kopuş”lar ve sıçramalara dayanabilir. Burada sınıfsal, siyasi ve ideolojik süreklilik vardır, ama süreklilik tekrarla değil, içerip aşmayla, kopuşlar ve sıçramalarla gerçekleşir. Bu, devrimci öncünün devrimci önderlik iddiasını koruyarak, yeni koşulların devrimci ihtiyaçlarına teorik, programatik, stratejik ve örgütsel olarak yanıt verecek tarzda yenilenerek yeniden yapılanmasıdır. Doğal olarak, yeni koşullar altında devrimci önderlik ihtiyacını yanıtlama iddiasıyla yeni devrimci öncülük iddiaları da ortaya çıkabilir, doğabilir.
Her krizin oluşumundan çözümüne değin uzanan bir tarihi vardır. Antimanifesto “krizden çıkış” için şunları bildiriyor:
“2000’lere doğru geldiğimizde yeni bir yoğunlaşma ve çözümleme sürecine başladık. Demokratik Ulus, sosyalizm üzerine geliştirdiğimiz bu çözümlemelerin stratejik sonuçlarından biridir ve sosyalist perspektife yeni bir soluk olmuştur. Bu hem sosyalist perspektifte hem de PKK için stratejik bir dönüşümdür. Bugün bu dönüşümün sadece adı konulacak, resmiyet kazanacaktır. Yirmi yıldır bu dönüşümü sonuca ulaştırmaya çalışıyoruz. Demokratik Ulus çözümü, önümüzdeki sürecin temeli olacaktır. Demokratik Modernitenin çözüm perspektifi, Demokratik Ulustur. Buna Çağrı metninde ‘Barış ve Demokratik Toplum’ demiştik; ikisi de aynı anlama gelir.”
Her krizin birden çok çözüm imkan ve olasılıkları vardır. Hangisinin gerçekleşeceği süreç içerisinde belirginleşir ve olgunlaşır. Antimanifesto “Bugün bu dönüşümün sadece adı konulacak, resmiyet kazanacaktır” derken haklıdır. “Yirmi yıldır bu dönüşümü sonuca ulaştırmaya çalışıyoruz” derken de! Krizin tarihini eğer ‘90’ların girişinde “reel-sosyalizmin” tasfiyesinden başlatırsak, demek ki, 20 yıldan da fazla oluyor. Bu 30-35 yıllık dönemde Öcalan’ın en önemli keşfi, Amerika’nın yeniden keşfi gibi, “Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir” kabulü oluyor.
“Demokratik uzlaşma” ilkesel-teorik kılavuz olduğu zaman, “demokratik ulus”, “demokratik toplum”, “demokratik sosyalizm” gibi kavramsal sonuçlara ulaşmak hiç zor olmuyor. Örneğin Türk burjuva devleti ile Kürt ulusal demokratik hareketinin uzlaşmasından “demokratik ulus” çıkıyor; uzlaşma için kuşkusuz iki tarafın da ödün vermesi gerekiyor, ama kimin ne kadar ödün vereceği belirsiz kalıyor! Şimdiki durumda Kürt ulusunun varlığı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı belirsizleşiyor, en iyi halükarda seçmeci teorik sis katmanlarının arkasında flulaşıp görünmez hale geliyor.
Peki kriz aşılmış oluyor mu?
Kriz henüz aşılmış değil, ama krizin en fazla olgunlaştığı bir evreye varılmış bulunuluyor. “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, antimanifestonun yanı sıra İmralı üzerinden süren uzlaşma görüşmeleri de bunu yansıtıyor. Krizin en fazla olgunlaştığı, şu veya bu çözüme en fazla yaklaşıldığı an, aynı zamanda krizin en fazla derinleştiği an da oluyor. PKK adıyla var olan hareket şimdi, tarihin şu anında, tarihinin en derin krizini yaşıyor. Feshedilmiş olsa da PKK’nin güncel krizi ideolojik, siyasi ve örgütsel belli başlı alanları kapsayan genel bir kriz niteliği kazanmış bulunuyor. “Önderliğin kafası net” ama PKK ve Kürt halkı için durum belirsizliklerle dolu ve çok tehlikeli!