Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Avrupa’yı “kırılgan ama ikincil alan” olarak tanımladı. Belgede batı yarımkürede (Amerika kıtası) ABD egemenliği sağlanacağı belirtilirken, ABD emperyalizminin stratejik önceliğinin Asya-Pasifik’e kayacağı ortaya konuyor. Bir başka deyişle, öncelikli ve esas hedef Çin’dir. ABD Çin’le giderek şiddetlenen iktisadi, siyasi ve askeri bir rekabet içindedir. Oysa AB Çin’le bu düzeyde bir çatışmayı kendisi için yararlı bulmamaktadır. AB’nin önde gelen emperyalist ülkeleri (Almaya ve Fransa) ve İngiltere Rusya’yı öncelikli tehdit olarak görmektedir. Bu da “ortak tehdit-ortak savunma” anlayışında bir çatlamanın oluştuğunu gösteriyor.
ABD ve önde gelen Avrupa ülkelerinin (İngiltere, Almanya, Fransa) etkin olduğu NATO’nun Ukrayna’yı Rusya’ya karşı bir savaş üssü olarak kullanması; İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırımcı saldırısı ve ardından Esad rejiminin devrilerek HTŞ’nin Suriye’nin yöneticisi haline getirilmesi, Hizbullah’ın Lübnan’da etkisizleştirilmesi, böylece İran’ın Ortadoğu’dan ve Rusya’nın bölgeden uzaklaştırılması; ABD ve İsrail’in bir yıl içinde ikinci kez İran’a saldırısı; ABD’nin Venezuela devlet başkanı ve eşini korsanca kaçırması ve Venezuela petrolleri üzerinde hakimiyet kurması, Küba’ya ambargo uygulaması, Kolombiya’yı tehdit etmesi, Grönland’a göz koyması; tedarik zinciri güzergahları ve nadir elementlerin kontrolü üzerinden şiddetlenen rekabet, savaş ve saldırı bütçelerine ayrılan payın olağanüstü artışı, nükleer silah sahibi ülkelerin bu silahların üretimini sınırlayan anlaşmalardan çekilmesi emperyalist paylaşım savaşına gidişin giderek hızlandığını gösteren kimi emarelerdir.
Tekelci sermayenin, mali oligarşinin en saldırgan temsilcisi olan Trump liderliğindeki ABD emperyalizmi Çin-Rusya-İran eksenini dağıtarak Çin’i yalnızlaştırmayı, kuşatarak çözmeyi, böylece Çin’i bir rakip olmaktan çıkarmayı amaçlıyor. ABD emperyalizmi dünyanın bütün ülkelerini kendisinden yana taraf olmaya, kendi komutası altına girmeye zorluyor, buna direnen ülkeleri askeri saldırı ya da ekonomik şantajlarla “yola getirme” siyaseti izliyor. Gümrük tarifelerinin bir şantaj aracı haline getirilmesi, Venezuela devlet başkanı ve eşinin haydutça kaçırılması, şimdilerde Küba’nın hedef haline getirilmesi, Kolombiya’nın tehdit edilmesi bu siyasetin çeşitli görünümleridir.
ABD emperyalizmi NATO’yu bu strateji doğrultusunda yeniden yapılandırmak ve hazırlamak istiyor.
İktisadi arkaplanı incelemeden emperyalist paylaşım savaşı hazırlıklarını zorlayan ve hızlandıran koşulları, bu koşulları belirleyen maddi temeli görmeden emperyalizmin yönelimlerini yerli yerine oturtamayız.
Emperyalist Paylaşım Savaşı Hazırlıklarının İktisadi Temeli
1- Kapitalist Tekellerin Dünya Ekonomisindeki Hakim Rolleri
Kapitalist tekeller emperyalist küreselleşme döneminde dünya tekelleri biçimini alarak kapitalist dünya ekonomisinin hakimi ve belirleyicileri haline geldi. Fortune Global 500 (2024) verilerine göre ilk 10 tekel, küresel GSYH’nin yüzde 10’unu ve ticaretin yüzde 20’sini kontrol etmektedir. Bu 500 tekelin 139’u ABD, 128’i Çin menşelidir, bu iki ülkeye kayıtlı tekellerin cirosu 41 trilyon dolara (küresel GSYH’nin yüzde 40’ı) ulaşmıştır.
Tekeller pazarlar ve tedarik zincirleri üzerinde tam hakimiyet kurmuştur. Örneğin dünya perakende pazarının yüzde 12’sine hakim olan Walmart 680 milyar dolar cirosu, 10.500 mağazası ve 2,3 milyon çalışanı ile kendisine bağlı kapitalist tedarikçiler üzerinde ezici fiyat baskısı uygulamaktadır. Bu tedarikçiler gerçekte tekele bağımlıdır, o olmadan iş yürütemezler. 600 milyar dolar cirosu ile küresel e-ticaretin yüzde 40’ını ve lojistiğin yüzde 15’ini elinde bulunduran Amazon bu tekelci hakimiyetin bir başka örneğidir. Bu tip birkaç perakende tekeli bu alanda dünya tedarik zincirinin yüzde 20-25’ini; Aramco, Exxon, Sinopec gibi enerji tekelleri küresel pazarın yüzde 30-40’ını; BASF, Sinopec, Dow gibi kimya ve hammadde tekelleri pazarın yüzde 25’ini kontrol etmektedir. Apple, Alphabet, Tencent, TSMC gibi teknoloji tekelleri, her biri kendi alanlarında pazarın yüzde 50 ila 90’ını denetim altında tutmaktadırlar.
2- Mali Sermayenin Belirleyici Konumu
Dünyanın piyasa değeri en yüksek 100 şirketi, küresel borsaların toplam değerinin çok büyük bir kısmına ve dünya ekonomisindeki üretim, ticaret ve finansal akımların önemli bölümüne hükmediyor. FTSE Global All Cap endeksindeki [1] 10.077 hissenin toplam piyasa değeri 2025 sonu itibarıyla 103,6 trilyon dolar; bunun yüzde 22’si ilk 10 hisseye, yüzde 30-35’i ise ilk 100 hisseye ait. İlk 100 şirketin piyasa değeri 150-200 milyar dolar, en üstteki Nvidia, Apple gibi şirketlerin ise değeri 4 trilyon doların üstünde. Bu, on binlerce halka açık şirketin aşağıdan yukarıya doğru nasıl bir piramit oluşturduğunu ve sermayenin yoğunlaşmasının hangi düzeye ulaştığını göstermektedir.
Yoğunlaşma ülkeler bazında da çok belirgin. İlk 100 şirketin büyük çoğunluğu ABD merkezli, bunlar 40 trilyon dolar piyasa değerine sahip. Ardından Çin ve Avrupa şirketleri geliyor. Bu da mali sermayenin birkaç ülkede toplandığını gösteriyor. Nvidia, Apple, Alphabet, Microsoft, Amazon gibi ABD şirketleri tek başına onlarca ülkenin borsalarının toplamından daha büyük piyasa değerine sahip.
BlackRock, Vanguard, State Street gibi üç dev mali fon S&P 500[2] şirketlerinin yüzde 90’ında hissedar konumunda, öyle ki bu devasa fonlar aynı sektördeki rakip firmalara aynı anda ortak durumundadır. Örneğin birbirine rakip Apple ve Microsoft’un en büyük hissedarı Vanguard ve BlackRock’tır. Coca-Cola ve Pepsi-Cola için de durum aynı.
S&P 500 endeksindeki şirketler son 10 yılda karlarının yaklaşık yüzde 90’ını hisse geri alımları ve temettü ödemelerine harcadılar. Bu da elde edilen karların yeniden üretime değil, ezici bölümünün finansal varlıklara aktığını gösteriyor.
3- ABD’nin Ve AB’nin Dünya Ekonomisindeki Hakim Rolünün Zayıflaması Ve Çin’in Yükselişi
1970’li yıllardan 2008 krizine kadar ABD ve Batı Avrupa dünya GSYH’nin [3] yaklaşık yüzde 60’ını (Japonya ile birlikte yüzde 70) kontrol ediyordu. 1975’te ABD’nin payı yaklaşık yüzde 25,5, AB’nin payı yüzde 28 düzeyinde iken, Çin’in payı yüzde 4,6 idi. 2002-2022 arasında ABD’nin küresel GSYH payı yaklaşık yüzde 19,8’den 15,8’e, AB’nin payı ise 19,8’den 14,8’e geriledi. Buna karşılık Çin’in payı yüzde 8,1’den yüzde 18,8’e çıktı [4]. 2025’te ABD ve AB’nin payı hemen hemen aynı kalırken, Çin’in payı yüzde 19,3’e yükseldi. Tahminlere göre, 2035 yılında ABD ve AB’nin payı biraz daha düşerken, Çin’inki yüzde 21 düzeyine ulaşacak. AB’nin payının ise yüzde 16-18 olması bekleniyor.
4- 2008 Krizinin Süreğen Hale Gelmesi
Dünya ekonomisinin 2008 öncesi ortalama yıllık büyümesi yüzde 3,5 iken, bu oran sonraki yıllar için yüzde 2,5-3 düzeyine geriledi. Bu gerileme ABD ve AB için çok daha çarpıcıdır. ABD 2009’daki -2,8 küçülmenin ardından 2010-17 arasında ortalama yüzde 2,1 büyüyebildi. 2021’de ise büyüme oranı yüzde 1,7’ye kadar düştü. AB-19’un durumu daha vahim, 2009’da -4,5 küçülmeden sonra 2010-17 arası yüzde 1,3 bir büyüme oranı yakalayabildi. Çin’in ise durumu farklı. Çin 2009’da yüzde 9, 2010-17 arasında ortalama yüzde 8 büyüdü. 2019’da ise büyümesi 6,1 düzeyinde oldu.
5- Krizin Yükünün İşçilere Yüklenmesi
Yukarıda belirtildiği gibi 2008 öncesinde küresel büyüme hızı ortalama 3,5 iken, 2010’larda 2,5-3 bandına geriledi. Buna karşın 1980-2013 arasında vergi sonrası işletme karlarının dünya GSYH içindeki payı yüzde 7,6’dan yüzde 10’a çıktığı görülüyor. Net kar ise yüzde 4,4’ten yüzde 7,6’ya yükseliyor. Buradan da anlaşılıyor ki, pastanın büyüme hızı düşerken, pastadan büyük şirketlere düşen pay artmış. Bunun önde gelen nedeni ucuz emek cennetlerinin oluşturulması ve dünya genelinde sömürünün yoğunlaştırılmasıdır. Bununla birlikte tekelci sermaye üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi ve devlet bütçelerinin her zamankinden daha çok sermayenin hizmetine sunulması karların yükselmesinin nedenleri arasındadır. Dünya tekelleri, tedarik zincirleri ve finansallaşma, karların (dolayısıyla artıdeğerin) dünya ölçeğinde merkezileşmesini sağlıyor, karlar az sayıdaki şirketin elinde toplanıyor.
Varoluşsal Kriz Ve Şiddetlenen Rekabet
Dünya tekellerinde sermayenin olağanüstü yoğunlaşmasına karşın dünya ekonomisinin ortalama büyümesinin yavaşlamasının sonucu olarak pazar rekabetinin kızışması kaçınılmaz hale geldi. Finansallaşma, yani üretilen artıdeğerin üretken birikime değil, büyük oranda faiz, rant, spekülatif kazanç, hisse alımına akıtılması artıdeğer üretimini düşürmekte, bu da birikmiş artıdeğerleri finansal varlıklar üzerinden ele geçirme rekabetini daha da sertleştirmektedir. Kapitalist eşitsiz gelişme yasasısının kaçınılmaz sonucu olarak Çin’in yükselişi ve Rusya ile birlikte ABD’ye rakip bir eksen oluşturma çabası bu iki eksen arasındaki rekabeti giderek bir çatışma durumuna getirmektedir.
2008’den bu yana emperyalist kapitalizm bir varoluşsal krize saplanmıştır. Sermayenin aşırı yoğunlaşması, ortalama kar oranlarının düşmesi, artıdeğer üretiminin tıkanması, finansal rantın üretken birikimi zayıflatması ile kapitalizm kendi genişlemesinin sınırlarına çarpmıştır. Bu krizden çıkma girişimleri her seferinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Kredi balonları, devlet kurtarmaları, sıfır faiz gibi girişimler sadece krizin şiddetini azalttı, ama sorunu çözmedi. Emperyalist kapitalizmin bugünkü durumu bir çeşit “can çekişme” halidir. Bu, iktisadi olduğu kadar siyasi ve ideolojik bir “can çekişme” krizdir. Bu krizin bir sonucu olarak emperyalist küreselleşme kapitalizminin “eski düzeni”, yani küresel serbest ticaret, ABD öncülüğündeki Batı emperyalizminin hegemonyası, ABD-AB-Çin üçgenindeki görece istikrar (Çin’in dünya fabrikası olarak tedarikçi olması, yüksek teknoloji ve mali sermayeye ABD ve AB’nin hükmetmesi) yıkılmış ve artan rekabet dünya ölçeğinde sıcak çatışma riskini yükseltmiştir. Bunu bugünkü ABD yönetiminin Trump’ta cisimleşen faşist saldırganlığıyla açıklamak yetersizdir. Trump sebep değil sonuçtur. Trump içinden çıktığı bugünkü sermaye birikimi krizi koşullarının ürünüdür, ama aynı zamanda yaptıkları ile bu koşulları etkilemekte, koşullarda değişikliklere neden olmaktadır. Trump petrol ve silah tekellerinin ve genel olarak mali oligarşinin en saldırgan politik temsilcisidir.
Varoluşsal kriz ABD ile Çin arasındaki ve genel olarak da ABD’de temsilini bulan emperyalist tekelci sermaye ile Çin’deki tekelci devlet kapitalizmi ve onun emperyalist yayılma çabası arasındaki çelişkileri keskinleştirmektedir. Keskinleşen bu çelişkiler pazar, teknoloji, hammadde paylaşımı ve özellikle nadir elementleri kontrol etme, tedarik yollarına hakimiyet gibi alanlarda hegemonya mücadelesini zorunlu kılıyor. ABD emperyalizmi bu hegemonya mücadelesini kazanmak için ekonomik silahları kullanmanın yanı sıra mevzi askeri saldırılarla (Ukrayna, Venezuela, Suriye, Lübnan, İran) Çin-Rusya-İran eksenini dağıtarak hegemonya mücadelesinde avantaj elde etmek istemektedir. Bu uzun süreli bir hegemonya savaşıdır ve yeni bir şiddetli paylaşım savaşının taşlarını döşemektedir. ABD emperyalizmi şimdiden bir çeşit “mafyatik sömürgeleştirme” siyaseti izliyor. Venezuela’da olduğu gibi bir ülkeye “çöküyor”, Trump’ın şefliğinde Gazze’de kurulan sistemle adeta “racon kesiyor”, şimdilerde İran’ın zenginliklerine konma hesabı yapıyor, oraya “kayyum” atamaya çalışıyor.
Çin düne kadar toplam artıdeğerin büyük kısmını ucuz emekle üreten bir “dünya fabrikası” idi. Bugün hem teknolojide hem de sermaye ihracı ve doların egemenliğine karşı hamleleri ile ABD hegemonyasının alanını daraltıyor. Çin ABD ve NATO ile bir askeri çatışmaya girmeden, Avrupa ile ilişkilerini koparmadan, taktik ittifaklarla gelişimini sürdürmek istiyor. Buna karşın ABD başta Japonya olmak üzere Asya ülkelerini de Çin’e karşı cepheleştirmeye çalışıyor.
ABD ile AB arasındaki ilişkiler de eskiden olduğu gibi “büyük abi-küçük kardeş” olmaktan çıkıyor. AB, ikinci paylaşım savaşı sonrası ABD sermayesinin ve devletinin güvenlik şemsiyesi altında ve sosyalist sisteme karşı emperyalist kampta güçlü bir yer buldu. Bugünkü kriz koşullarında bu ilişkinin biçimi değişiyor. ABD emperyalizmi AB ülkelerinin üzerindeki koruyucu şemsiyeyi kapatıyor, onlarla ilişkisindeki süregelen ayrıcalıklara son veriyor, böylece onlar üzerindeki hegemonyasını artırmak, AB’yi bir ortak olmaktan çok bir sömürü pazarı olarak değerlendirmek istiyor. ABD AB’yi Rusya doğalgazına bağımlı olmaktan çıkmaya zorlayarak, çok daha pahalıya mal olan kendi sıvılaştırmış gazını almaya mecbur etti. Keza NATO’yu askeri harcamalarını iki katından fazla artırmaya mecbur ederek, AB’yi ABD silah tekelleri için yağlı bir pazar haline getirdi.
Ekonominin Militarizasyonu
Son birkaç yıldır küresel savunma harcamaları rekor seviyeye ulaşıyor, başta emperyalist ülkeler olmak üzere ekonominin militarizasyonu hız kazanıyor. Sadece son bir yıl içinde dünya askeri harcamaları [5] yüzde 9,4 artarak 2 trilyon 718 milyar dolara ulaştı. ABD, Çin, Rusya, Almanya, Hindistan’ın bu harcamalarda yüzde 60 payı var. Almanya’nın askeri harcamaları bir yıl içinde yüzde 28 artarak 88,5 milyar dolara ulaştı. Askeri harcamalarda Avrupa’nın büyüme hızı yüzde 17’ye varmış durumda. Japonya’nın bu alandaki harcamaları 2023’ten 2024’e yüzde 21 artış göstererek 55,5 milyar dolar oldu.
Sanayi üretimi ve teknoloji giderek daha büyük bir oranda askeri ekipman ve savaş araçları üretimine odaklanıyor. NATO’nun GSYH’nin yüzde 5’ini askeri harcamalara ayırma kararı ekonomilerin bu yönde dönüşümünü hızlandırıyor.
ABD’nin yüzde 37 ve Çin’in yüzde 11,5 olmak üzere, bu iki ülkenin küresel savunma harcamalarındaki payı yüzde 48’dir.
Son 10 yılda ABD’nin askeri harcamaları (2014’te 600, 2024’te 900 milyar dolar) yüzde 39 arttı, Çin’in artışı aynı yıllarda 180-190 milyar dolardan 300 milyar dolara yükselerek yüzde 75 oldu. Avrupa’daki artış ise 155 milyardan 342 milyar dolara çıkarak yüzde 122 oldu. Rusya’nın artışı da yüzde 100’den fazla oldu.
Bütün bu harcamalar bir yandan savaş hazırlıklarının hızlandığını gösteriyor, diğer yandan kapitalist devletler ekonominin militarizasyonu yoluyla ekonomideki süregelen durgunluğu aşmaya çalışıyor. Elbette bu geçici bir aşı olabilir ve çok daha büyük krizlerin tetikleyicisi haline gelir. Üretilen bütün bu savaş araçlarının depolanması ve kullanılması halinde genişletilmiş yeniden üretimleri devam edebilir. Kısacası bu araçlar ancak savaş alanlarında tüketilebilir, onların pazarı savaş alanlarıdır.
Devasa savaş bütçeleri sosyal harcamaların kısıtlanması, ücretlerin düşürülmesi, dolaylı ve dolaysız vergilerin artırılması yoluyla oluşturulabilir. Yine de sadece bunlar yetmez, bilhassa devlet borçlanmaları yoluna başvurmak kaçınılmazdır. Savaş tamtamları eşliğinde mali oligarşinin kasaları şişerken, emekçilerin yoksulluğu birkaç kat artacak, faşizm ve savaş propagandası göklere çıkarılacaktır. Militarizm propagandası, yeni faşist hareketlerin yükselişinin sürmesi, devletlerin faşistleşme sürecinin hızlanması kadar, yoksullaşan halk kitlelerinin faşizme, savaşa ve kapitalizme karşı öfkesi de büyüyecektir. Politikada ve eylemde uçlaşmanın ana akım haline gelmesinin koşulları giderek daha da belirginleşecektir.
NATO’nun Savaş Hazırlıkları [6]
NATO’nun son birkaç yılda yapılan zirvelerinde “Kriz Yönetimi” ve “Yüksek Hazırlıklı Kolektif Savunma” modeli adı altında NATO’yu dünyanın herhangi bir yerine saldırıya uygun olarak yeniden düzenleme kararları alındı.
Bu kararlar çerçevesinde “Çok Yüksek Hazırlık Seviyesinde Ortak Görev Gücü” oluşturuldu. Buna göre, 2026 itibarıyla 300 bini aşan askeri personelin yüksek hazırlıkta tutulması ve 10 ila 30 gün içinde cephe hattına intikal ettirilmesi için hazırlıkların tamamlanması kararlaştırılmıştır. Bu, NATO ülkelerinin askeri altyapısının yeniden yapılandırılması ve büyük bir savaş hazırlığı anlamına geliyor. Böylesine hızlı bir sevkıyat sadece NATO ülkelerinin değil, diğer ülkelerin de bu doğrultuda yönlendirilmesini zorunlu kılıyor. Bu da gösteriyor ki, sadece tedarik zincirlerini güvence altına almak ve yeni tedarik yolları inşa etmek için değil, savaş alanlarına hızlı askeri intikal zincirleri kurmak için de ABD emperyalizmi NATO’yu yeniden düzenlemektedir.
Rusya ve Çin arasındaki İran zincirinin kırılması, bu amaçla Ortadoğu’nun yeniden düzenlemesi, Hindistan’ın Rusya bağlantısının darbelenmesi, Ermenistan ile İran arasına “Trump Yolu” (Zengezur Koridoru) hançerinin saplanması, Kıbrıs’ın boydan boya bir askeri üs olarak siyasi ve askeri bakımdan yeniden düzenlenmesi yönündeki girişimler bu doğrultudaki kimi adımlardır.
NATO 2026 sonu itibarıyla aylık 267 bin adet 155 mm top mermisi üretimi kapasitesini hedefliyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, “Rusya, mühimmat açısından, NATO’nun bir yılda ürettiğini üç ayda üretiyor” dedi. Bunlar Avrupa endüstrisinin uzun süreli bir yıpratma savaşı için yeniden düzenlenmesini gerektiriyor.
Profesyonel askeri personel sayısının artırılmasının yanı sıra kimi NATO ülkelerinde daha önce kaldırılan zorunlu askerliğin yeniden tartışılması ve askerliğin cazip hale getirilmesi savaş hazırlıklarının bir başka belirtisidir.
Lahey zirvesinde NATO ülkelerinin 2035’e kadar savaş bütçelerinin GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarılması (daha önce yüzde 2 idi) savaş hazırlıklarının somut göstergelerinden bir başkasıdır. Bu artışın yüzde 3,5’inin doğrudan askeri malzeme ve personel, yüzde 1,5’inin de savaş hazırlıkları doğrultusunda altyapı yatırımları için ayrılması öngörülüyor.
NATO Aralık 2019’da hava, kara, deniz ve siber uzayın yanı sıra uzayı da savaş alanı olarak ilan etti. Gelişmekte olan ve yeni teknolojilerin savaş yöntem ve aracı olarak daha etkin kullanılması da bir başka yönelimdir. Yeni teknolojiler savaş yöntemlerini hiç olmadığı kadar değiştiriyor. Yüksek teknoloji tekellerinin ABD menşeli olması, bu tekellerin birer savaş aygıtı olarak kullanılmasını sağlıyor. Bu, ekonominin militarizasyonunun en sofistike biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Görülüyor ki, mali sermaye tekelleri ile sanayi sermaye tekellerinin kaynaşmasının ifadesi olan mali oligarşinin yanı sıra bu mali oligarşi ile askeri yapının kaynaşması hiç olmadığı kadar büyük boyutlara ulaşmıştır. NATO’nun savunma bütçelerinin en az yüzde 20’sinin araştırma-geliştirme ya da inovasyon için ayrılması kararı bu iç içe geçmenin bir başka ifadesi.
NATO, silahlanma seviyesini olağanüstü artırarak, cepheyi genişleterek, ekonomiyi militarize ederek paylaşım savaşına hazırlığını hızlandırıyor. Bu sürecin merkezinde, yukarıda da ifade edildiği gibi, ABD’nin küresel hegemonya mücadelesi ve bu mücadelede kimi bakımlardan ABD ile çatışmalı ama ona bağlı olmaktan kurtulamayan Avrupa’nın önde gelen ülkeleri var.
ABD İle AB Arasındaki Yön Farkı Ve Çelişkiler
Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Avrupa’yı “kırılgan ama ikincil alan” olarak tanımladı. Belgede batı yarımkürede (Amerika kıtası) ABD egemenliği sağlanacağı belirtilirken, ABD emperyalizminin stratejik önceliğinin Asya-Pasifik’e kayacağı ortaya konuyor. Bir başka deyişle, öncelikli ve esas hedef Çin’dir. ABD Çin’le giderek şiddetlenen iktisadi, siyasi ve askeri bir rekabet içindedir. Oysa AB Çin’le bu düzeyde bir çatışmayı kendisi için yararlı bulmamaktadır. AB’nin önde gelen emperyalist ülkeleri (Almaya ve Fransa) ve İngiltere Rusya’yı öncelikli tehdit olarak görmektedir. Bu da “ortak tehdit-ortak savunma” anlayışında bir çatlamanın oluştuğunu gösteriyor.
AB, Rusya gazından koptuktan sonra, Ortadoğu ve Körfez enerjisine her zamankinden daha bağımlı hale geldi. Oysa ABD, kaya gazı üretiminden bu yana bir enerji ihracatçısı pozisyonuna yükseldi. ABD, Venezuela petrollerine de el koymaya girişerek, petrol ve gaz üzerindeki hakimiyetini perçinledi. Bu nedenledir ki, Hürmüz ve Kızıldeniz’deki enerji koridorlarının tıkanması ABD’yi çok fazla etkilemezken, AB ülkeleri için bu bir çeşit astım krizi anlamına gelir. Hürmüz ve Kızıldeniz aynı zamanda birer ticaret rotasıdır. Bu rotalardaki kriz AB ekonomilerini derinden sarsar. Bu bölgeler AB için bir çeşit ekonomik yaşam koridorudur. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya’nın Trump’ın çağrısına rağmen İran’a saldırıya katılmamalarının bir nedeni de budur. Bu da NATO ülkeleri arasındaki “ortak çıkarlar”ın eski biçimde yürürlükte olmadığını göstermektedir.
ABD “NATO 3.0”ın bir ihtiyaç haline geldiğini ileri sürüyor. Bu da Avrupa’nın konvansiyonel savunmasında birincil sorumluluğu üstlenmesi olarak tarif ediliyor. ABD artık Avrupa’yı savunmak zorunda olmadığını belirtiyor. ABD, gözünü Hint-Pasifik bölgesine diktiği için, Avrupa’nın kendi bacağından asılmasını istiyor. Avrupa’nın savaş harcamalarını artırması ABD için ihtiyaç duyduğu anda kullanabileceği lojistiğin büyütülmesi anlamına geliyor. ABD NATO üzerinden üye ülkelerin askeri kapasitesini kendi çıkarı doğrultusunda kullanıyor. Bu nedenle savaş bütçelerinin yükseltilmesinin nedeni bir yandan ABD’nin yükünü hafifletmekse, asıl nedeni saldırı kapasitesini yükselterek NATO’yu kendisi için daha işlevli hale getirmektir. Aynı zamanda bu ülkelerin artan savaş bütçelerinin ABD silah tekellerinin kasalarına akıtılmasını sağlamaktır.
AB’nin, askeri harcamalar için 2030 yılına kadar 800 milyar euroluk ek bütçe ayırması bunun göstergelerinden biridir. Bu karar artan savaş hazırlıkları kadar Avrupa silah tekelleri ve onlarla bağlantılı olan ABD silah tekelleri için yağlı bir kemik anlamına geliyor.
Bu alanda da büyük bir ayrışma ve kavga var. Avrupa Savunma Fonu’nun nasıl kullanılacağına dair endüstriyel bir iç savaş başlamıştır. Fransa savunma harcamalarının “Avrupa malı” olmasını istiyor, Almanya Avrupa tekellerinin payı arttırılsa da ABD teknolojisinden, dolayısıyla ABD tekellerinden vazgeçilemeyeceğini belirtiyor.
Avrupa’nın ABD desteği olmaksızın savunmasını garanti altına almak zorunda kalması ihtimali dahi Avrupa ülkelerini derinden sarmıştır. Paylaşım savaşı belirtilerinin giderek arttığı bir ortamda “kendi bacağından asılma” gerçeği çok daha can acıtıcı biçimde AB’nin kapısını çalmaktadır. Bu AB ülkeleri arasında yeni ittifak ilişkilerini de zorunlu olarak gündeme getirmektedir. Fransa’nın Almanya’nın nükleer şemsiyesi olma taahhüdü, Fransa, Almanya ve İngiltere’nin Avrupa üçlüsü olarak daha çok bir araya gelmesi bu yeni ilişkinin ilk biçimleridir.
Diğer yandan ABD ile ilişkiler AB ülkelerini de birbiriyle karşı karşıya getirmektedir. AB’nin önde gelen ülkeleri “stratejik özerklik”ten söz ederken, Polonya ve Baltık ülkeleri ABD’ye daha sıkı sarılmaktadır.
Bu durum ABD’nin yararınadır, zira Avrupa ülkelerini birbirinden ayrıştırmak her biri ile kendi çıkarları doğrultusunda iktisadi ve siyasi ilişkiler kurmanın ve her bir ülkenin pazarına daha derinden girmenin koşullarını daha elverişli hale getirecektir.
Fransa ve Almanya’nın mevcut durumu “stratejik özerklik” olarak nitelendirmesi, bağımsızlaşma arzusundan ziyade ABD’nin onları buna zorlamasının ve keskinleşen tekelci rekabetin bir sonucudur. Enerji ve ticaret yollarına erişim, askeri endüstri yatırımlarında ABD hakimiyetinden uzaklaşma ve Avrupa malı oranını artırma çabası bir yana, yapay zeka ve yarı iletkenler alanında da ABD üstünlüğünü kırma isteği AB’nin önde gelen ülkelerinin “özerklik” arayışının arka planını oluşturmaktadır.
Kuşkusuz benzer “özerklik” açıklamaları geçmişte de yapılıyordu, ancak o dönemde bu talepler ABD ile kurulan iktisadi, siyasi ve askeri ayrıcalıkların korunması şartıyla dile getiriliyordu. Bugün ise ABD, Avrupa Birliği’ni bu ayrıcalıklardan yoksun bırakarak kendi güdümüne sokmak istemektedir. Buna karşılık AB’nin lokomotif ülkeleri ve İngiltere kendi yollarını çizme gayretindedir. Yine de bu durum tam bir kopuş değil, eskisine nazaran çok daha temkinli bir ilişki biçimidir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik tutumları karşısında sergilenen tavır bu temkinli duruşun somut bir örneğidir. Geçmişte ABD’nin en yakın müttefiki olan İngiltere’nin bazı üslerini açmaması, İspanya’nın benzer talepleri reddetmesi, Fransa ve Almanya’nın ise saldırılara doğrudan katılmayıp yalnızca üs kullanımına izin vermesi bu ayrışmayı doğrular niteliktedir. Sonuç itibarıyla bu süreç bir kopma değil, belirgin bir ucu açık ayrışmadır.
İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı ile birlikte ortaya çıkmıştır ki, NATO artık aynı stratejik önceliğe sahip, tek bir beyinle hareket eden bir yapı olmaktan çıkmaktadır; ortak çıkarlar azaldıkça stratejik ittifak çatırdamakta, taktik ittifaklar öne çıkmaktadır.
Dipnotlar
[1] FTSE Global ALL Cap endeksi dünya borsalarındaki yatırım yapılabilir hisse senedi piyasalarının tamamına yakınını (%98-99) temsil etmektedir.
[2] S&P 500, ABD büyük ölçekli hisse senedi piyasasının toplam değerinin yüzde 80’ini, küresel halka açık hisse senedi piyasasının ise yaklaşık yarısını tek başına temsil ediyor.
[3] Oranlar satın alma gücü paritesine (PPP) göre verilmiştir. Cari ABD doları bazında hesaplanan nominal değerler daha farklıdır. Örneğin nominal değerlere göre, ABD’nin 1975 yılındaki payı yüzde 28,5, AB’nin yüzde 25, Çin’in yüzde 6,8’dir. 2022’de ABD’nin 25,4, AB’nin 15,8, Çin’in 17,4’tür. Rakamlar farklı olsa da eşitsiz gelişim eğilimi her iki oranda da kendisini göstermektedir.
[4] https://www.statista.com/chart/27688/chinas-share-of-global-gdp-vs-the-us-and-the-eu/
[5] https://www.sipri.org/media/press-release/2025/unprecedented-rise-global-military-expenditure-european-and-middle-east-spending-surges
[6] Konuyla ilgili bilgiler büyük oranda https://www.nato.int/en/what-we-do/deterrence-and-defence/deterrence-and-defence sitesinden alındı.
