Emperyalist-Siyonist Cephenin İran Savaşı

You are currently viewing Emperyalist-Siyonist Cephenin İran Savaşı

İsrail’in bölgede kendisi için baş tehdit olan molla rejiminin en kısa sürede yıkılmasını hesap ettiğine ve aylardır İran’a yeni bir saldırı hazırlığı içinde olduğuna, ABD’yi de bu yeni saldırıya ortak etmek istediğine kuşku yoktur. Bununla beraber, ABD emperyalizmi için İran, Çin-Rusya eksenli rakip emperyalist bloklaşmanın önemli bir iştirakçisi ve Ortadoğu’daki temel müttefiki, emperyalist küreselleşme kapitalizmine halen tam entegre edilememiş bir çıban başı ve bölgesel anti-ABD odak olduğundan, zaten yıllardır emperyalist Amerikan saldırganlığının menzilindedir. Dolayısıyla, İsrail siyonizminin ABD emperyalizmini Trump üzerinden kendi savaş planına bağlamasından ziyade, siyonist ve emperyalist savaş karargahlarının İran molla rejimine karşı çıkar birliği içinde hareket etmelerinden bahsetmek gerekir.

ABD-İsrail faşist ittifakının 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaş, Trump’ın İran medeniyetini bir gecede yok etme tehdidi savurmasının ertesi günü, 8 Nisan’da ateşkes evresine girdi. Pakistan’ın arabuluculuğuyla İslamabad’da başlayan müzakerelerin ilk turu ABD’nin dayatmalarından dolayı sonuçsuz kalmasına rağmen, Trump’ın ateşkes sağlandığı için Pakistan başbakanına ve genelkurmay başkanına teşekkür edişi hava bombardımanından müzakere masasına geçişe öncelikle kimin ihtiyaç duyduğunun bir göstergesi oldu.

Ateşkes sağlanması ve müzakerelere başlanması hem Trump yönetiminin hem de molla rejiminin 40 gün sonra uzlaşı eğilimine girmiş olduklarının ifadesi. Buna karşın, müzakerelerin daha başlangıçta İran’ın uranyum zenginleştirme programının geleceği konusundaki uyuşmazlıkla tıkanmış olması, devamında İran’dan Hürmüz Boğaz’ını yeniden kapatma hamlesi gelmesi ve ABD’nin buna Hürmüz Boğazı’nı askeri abluka altına alarak yanıt vermesi ateşkesin son derece kırılgan bir nitelikte olduğunun kanıtı. İlaveten, ateşkese uymayı kabul eden İsrail Lübnan’daki işgalci saldırganlığında frene basmayı reddetmekte.

Bu durumda ateşkesin, savaşa son veren bir anlaşmayla sonuçlanma ihtimali kadar, her iki tarafın siyasi ve askeri konumlarını tahkim ettikleri, savaşın yeni evresine hazırlandıkları kısa bir nefes molasından ibaret kalma ihtimali de var. Zira hesap henüz kapanmış değil. Emperyalist-siyonist cephe, Şubat sonundan bu yana Ortadoğu çapındaki siyasi ve askeri üstünlüğünü sergileyen bir gövde gösterisi yapmış ve İran devletine çok ağır darbeler indirmiş olsa da, asıl siyasi hedefine yine ulaşamadı. Saldırıyı başlatırken çabucak devrileceğini varsaydığı molla rejiminin tümden işini bitirmeyi veya en azından emperyalist-siyonist cepheye boyun eğmesini sağlamayı başaramadı. Molla rejimi ise kapsamlı askeri saldırılar karşısında bugüne değin ayakta kalmayı başardı, böylece Trump yönetimini İslamabad’daki müzakere masasına oturmaya mecbur bıraktı. Fakat emperyalist-siyonist haydutluğun ürünü olan derin bir siyasi, askeri ve iktisadi tahribatla yüz yüze gelmekten de kurtulamadı.

Savaşa neden olan çelişkiler şu veya bu doğrultuda bir çözüm yoluna sokulmuş olmaktan uzak. Öyleyse, halihazırdaki ateşkes Nisan ayı içinde savaşı bitiren bir anlaşmaya bağlansa bile, İran molla rejimi ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin hedefinde olmaya devam edecek, molla rejimini çökertmeye ve onun kontrolündeki enerji kaynaklarını ele geçirmeye odaklı yeni bir emperyalist-siyonist savaş hamlesinin gerçeklemesi için muhtemelen çok uzun süre beklenmeyecek. Tıpkı Haziran 2025’teki 12 günlük savaştan sadece 8 ay sonra yenisinin gelmiş olması gibi.

Bundan da öte, ABD-İsrail ikilisinin histerik gösteriler eşliğindeki limitsiz saldırganlığının, yeni siyasi ve askeri uğraklardan geçerek, Ortadoğu’da savaşın bölgeselleşmesi yönlü gidişatı hızlandıracağını öngörmek gerçekçi olur.

İran’a yönelik emperyalist-siyonist saldırının gelişim seyrine ve ortaya çıkardığı tabloya daha yakından bakalım.

***

Şubat ayında ABD-İran müzakereleri için arabuluculuk yapmış olan Umman dışişleri bakanı, İran’a yönelik emperyalist-siyonist saldırının başlamasından yalnızca bir gün önce ABD’de burjuva medyaya, müzakerelerin yapıcı tarzda sürdüğünü ve anlaşmanın yakın olduğunu açıklamıştı. Zira Cenevre’deki müzakerelerin üçüncü turunda, İran heyeti yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokuna sahip olmamayı, sivil amaçlarla sınırlı zenginleştirme yapmayı, nükleer tesislerini de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın tam denetimine açmayı kabul eder bir yaklaşım ortaya koymuştu. Bu açıklamanın ertesi günü başlayan saldırı ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi için esas meselenin, İran’ın nükleer silah üretme kapasitesi edinmesini önlemenin çok ötesinde, molla rejiminin çökertilmesi olduğunu apaçık gösterdi. Müzakereler, besbelli ki, emperyalist-siyonist saldırı hazırlıklarını tamamlamak ve molla rejimini gafil avlamak için yürütülmüştü.

Faşist Trump yönetiminin İran’a saldırmaya İsrail başbakanı Netanyahu’nun ısrarı sonucu razı olduğu, Trump’ın Epstein dosyasındaki kayıtlarınınsa şantaj malzemesi olarak muhtemelen bu ısrara dayanak teşkil ettiği minvalindeki iddialar, en azından, ABD emperyalizminin dünya çapında emperyalist bloklaşma ve rekabetteki yerini ve Ortadoğu’da emperyalist çıkarlarını kovalamaktaki mevcut ataklığını görmezden gelen bir tek yanlılık ve yüzeysellikle maluldür. İsrail’in bölgede kendisi için baş tehdit olan molla rejiminin en kısa sürede yıkılmasını hesap ettiğine ve aylardır İran’a yeni bir saldırı hazırlığı içinde olduğuna, ABD’yi de bu yeni saldırıya ortak etmek istediğine kuşku yoktur. Bununla beraber, ABD emperyalizmi için İran, Çin-Rusya eksenli rakip emperyalist bloklaşmanın önemli bir iştirakçisi ve Ortadoğu’daki temel müttefiki, emperyalist küreselleşme kapitalizmine halen tam entegre edilememiş bir çıban başı ve bölgesel anti-ABD odak olduğundan, zaten yıllardır emperyalist Amerikan saldırganlığının menzilindedir. Dolayısıyla, İsrail siyonizminin ABD emperyalizmini Trump üzerinden kendi savaş planına bağlamasından ziyade, siyonist ve emperyalist savaş karargahlarının İran molla rejimine karşı çıkar birliği içinde hareket etmelerinden bahsetmek gerekir.

Hatırlayalım: Obama yönetiminin 2015’te İran’la yapmış olduğu nükleer anlaşma Trump yönetimi tarafından 2018’de bozulmuş, İran’a yönelik yaptırımlar yeniden devreye sokulmuştu. 2020’de Trump’ın huzurunda ilk imzaları atılan İbrahim Antlaşmaları, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in ardından Fas ve Sudan’ı da içererek, işbirlikçi Arap devletlerinin İsrail’le ilişkilerini Filistin meselesi çözülmeksizin normalleştirmeyi, bu sayede İran karşıtı emperyalist-siyonist cepheyi de tahkim etmeyi hedeflemişti. Ortadoğu’nun Gazze soykırımından itibaren tam tekmil İsrail saldırılarıyla karakterize olan yeni döneminde, önce Nisan 2024’te Şam’daki İran elçiliğinin ve devamla Ekim 2024’te İran kentlerinin İsrail tarafından bombalanması, Haziran 2025’teyse İsrail-ABD saldırısının 12 günlük bir savaş boyutuna varması emperyalist-siyonist cephenin İran’a daha kapsamlı bir savaş açmasının çok yakın olduğuna işaret ediyordu. Lübnan’a yapılan siyonist saldırı ve Hizbullah’a indirilen ağır darbeler Suriye’de Esad rejiminin düşüşünü hazırlayan bir etmen olmuş ve İsrail ordusu Suriye’nin güneyine yerleşme imkanı bulmuştu. İran’ın bölgede temel bir müttefiki olan Esad rejiminin son bulması İsrail’in İran’a karşı saldırıya geçmesinin yolunun açılması demekti. 12 günlük savaşın sonunda taraflar arasında ateşkes anlaşması yapılırken, ABD-İsrail ikilisi Ortadoğu’daki baş düşman karşısında siyasi ve askeri üstünlük elde etmiş, ama molla rejiminin devrilmesi amacına da ulaşamamış durumdaydı. Bu, emperyalist-siyonist cephenin İran’a karşı kısa sürede yeni bir savaş hamlesi yapacağı anlamına geliyordu. Nitekim yeni savaş hamlesi yeni yıla girerken başlayan ve İran devlet sınırları içindeki hemen her yere yayılan yeni halk ayaklanmasını da molla rejimini devirip ABD-İsrail yanlısı bir rejim inşa etmek için fırsat gören bir zamanlamayla yapıldı.

Saldırı öncelikle İran’ın siyasi ve askeri yönetim merkezlerini yok etmeyi hedefledi. Molla rejiminin siyasi-dini lideri Hamaney daha savaşın ilk günü öldürülürken, Devrim Muhafızları komutanından genelkurmay başkanına, savunma bakanından savunma konseyi başkanına değin devletin merkezi karar mekanizmalarındaki kadrolar yine ilk günden itibaren hava bombardımanlarıyla yok edildi. Nükleer tesisler, balistik füze rampaları, füze üretim ve depolama birimleri, deniz kuvvetleri de saldırının başlıca hedefleri arasındaydı. Başı kesildiği düşünülen rejimin siyasi ve askeri gövdesine Trump’ın ağzından teslimiyet çağrıları yapılarak ve dokunulmazlık vaat edilerek, direnenleri ise yalnızca ölümün beklediği tekrarlanarak, devlet aygıtının çözülmesi ve çökertilmesi amaçlandı. Aynı amaçla, daha dün ayaklanmış olan halk kitleleri molla iktidarını devirmek için harekete geçmeye çağrıldı.

İran’a yönelik bu saldırı, gelişkin silah teknolojisi ve istihbarat verisi temelinde stratejik düşman hedeflerinin öncelikle imha edilmesi konseptini uygulamakta emperyalist-siyonist-faşist karargahların ne denli yol aldıklarını gösterdi. Zira devletler arası savaş düzleminde bir devletin siyasi-askeri liderliğinin savaşın henüz başlangıcında imha edilmesi bir ilkti. Son 10 yılda Kolombiya’dan Hindistan’a ve Kürdistan’dan Filipinler’e kadar etkin silahlı devrim mücadeleleri doğrudan devrimci önderliklerin imhasını hedefleyen saldırılarla yüz yüze gelmiş, Aksa Tufanı sonrası Ortadoğu’da Hamas ve Hizbullah önderlikleri de kritik darbelere maruz kalmıştı. Aynı süreçte Yemen’de bakanlar kurulu toplantısına hava saldırısı yapılmış, daha iki ay önce Venezuela devlet başkanı Maduro başkent Caracas’tan kaçırılmıştı. “Düşmanın önce önderliğini yok et” konsepti şimdi artık devletler arası savaş düzleminde de uygulanıyor.

Uydu, dron, radar ve çeşitli sinyaller aracılığıyla veri temini ve saldırı hazırlığı, istihbari veri analizini ve saha koordinasyonunu olağanüstü hızlandıran yapay zeka kullanımı, komuta kademelerini, istihbarat kaynaklarını ve sahadaki savaş güçlerini sıkıca birbirine bağlayan dijital ağ, son derece gelişkin silah teknolojisi, sadece silahlı mücadele ve yasadışı örgütlenme temelinde ilerleyen devrimci savaşımların önderlikleri için değil, yeni kurulacak devrimci iktidarların önderlikleri için de hiç olmadığı kadar hayati bir tehdit meydana getiriyor. Bunda ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi başı çekerken, Hindistan’dan Filipinler’e değin kimi faşist karşıdevrim merkezlerinin de önemli mesafeler aldıkları, Türk burjuva devletininse son yıllarda Medya Savunma Alanları ve Rojava’ya saldırılarda ortaya koyduğu üzere ciddi bir askeri-teknolojik kapasiteye sahip olduğu görülüyor. Devrimci önderliğin sürekliliğini güvencelemenin devrimci savaşım için düpedüz kader tayin edici önemi gözler önünde.

Velayet-i fakih Ali Hamaney’in öldürülmesi hem molla rejimi için bir iç siyasi-dini sağlamlık sınavını, hem de bölgedeki anti-ABD ve anti-İsrail Şii ekseni için bir siyasi-dini bütünlük sınavını beraberinde getirdi. Molla rejimi savaşın ilk aşamasında yok edilen yönetim mercilerine derhal yeni atamalar yaptı, siyasi ve askeri mekanizmanın “mozaik savunma sistemi” denen otonom biçimlerde işlemesini sağladı, emperyalist-siyonist saldırı karşısında pasif bir savunma hattının ötesinde durdu. İsrail devlet sınırları dahilindeki yerlerin yanı sıra, bölgedeki ABD askeri üsleriyle siyasi temsilcilikleri başta olmak üzere Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Suudi Arabistan, Ürdün ve Irak’taki askeri ve iktisadi noktalar İran balistik füzelerinin ve insansız hava araçlarının hedefi oldu. Hürmüz Boğazı kapatıldı, uluslararası petrol ve doğalgaz nakliyatında büyük çaplı kesinti meydana geldi. Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Nuceba ve Ketaib Hizbullah gibi hareketler İsrail ve ABD’ye yönelik saldırılar düzenlediler, Yemen’deyse Ensarullah hareketi yeni bir seferberlik ilan etti.

Sonuçta, Ekim 2023’ten itibaren sömürgeci ve soykırımcı siyonist saldırganlığın mayaladığı bölgesel savaş tehlikesi daha da büyüdü. İran’a yönelik emperyalist-siyonist saldırıyla Ortadoğu çapında bölgesel savaşa birkaç adım daha yaklaşılması, muhtemel bir emperyalist genel paylaşım savaşının da yeni ve güncel bir alameti. Ortadoğu’da savaşın bölgeselleşme kulvarına girdiği, bir dizi ülkeyi içine çeken bu savaş halinin bazen közlenerek bazen alevlenerek devam edeceği ortadayken, emperyalist ve sömürgeci yağma iştahı yeni bir dünya savaşının yolunu döşüyor. İran karşı yürütülen savaş yalnızca ABD ve İsrail’i değil, Avrupa devletleri, Çin ve Rusya’yı da askeri yatırımlarını ve savaş harcamalarını süratle artırmaya sevk ediyor. Sadece Ortadoğu’daki çelişkilerden değil, Keşmir ekseninde Hindistan ile Pakistan arasındaki, Taliban konusunda Pakistan ile Afganistan arasındaki gerilimlerden de bugün savaş dumanları tütüyor. Siyonist İsrail’in Filistin’e ve Lübnan’a yeni saldırılar için her fırsatı değerlendirmesi, ABD-İsrail işbirliğiyle İran’da molla rejimini çökertme çabasının yinelenmesi, Irak’ta Şii iktidar ağırlığını kırma girişimlerinin artması, Suriye ve Rojava’da derin politik ve ideolojik karşıtlıklar zemininde boy veren iç savaş öğelerinin yatışmaktan uzak olması ise halihazırda ciddi bir tehlike teşkil eden Ortadoğu bölgesel savaşının gerçeğe dönüşmesine neden olabilecek başlıca potansiyel kaynakları oluşturuyor.

***

40 günlük savaş süresince İran molla rejimince uygulanan savunma stratejisinin anahatlarının, savaşı Trump yönetiminin siyasi ve askeri açılardan sürdürmekte zorlanacağı bir yere kadar uzatmak, böylelikle savaşın çok boyutlu maliyetlerini ABD, İsrail ve işbirlikçi Arap devletlerinin taşıyamayacakları bir seviyeye çıkarmak, bunun için düşmana simetrik askeri karşılıklar vermek yerine onun hızla zafer kazanmasını engellemek ve nihayetinde rejimin ayakta kalmasını sağlamak olduğu görüldü. Bu aynı zamanda, molla rejimi için dış saldırıya karşı savunmanın ve iç muhalefeti bastırmanın tek ve aynı sorun olarak ele alınması demekti. Molla rejimi bu savunma stratejisinden sonuç aldı, Trump yönetimini müzakere masasına oturttu. Üstelik olağanüstü savaş seferberliği ABD-İsrail ikilisince birincil tehdit sayılan İran Devrim Muhafızları’nın rejimin yapısındaki siyasi etkinliğinin misliyle artmasını getirdi. Öte yandan, ayakta kalmayı başaran molla rejiminin siyasi ve askeri bakımdan zayıflamış haliyle Ortadoğu’da bölgesel güç olma konumunu eskisi gibi koruyamayacağını öngörmek de zor değil.

ABD emperyalizmi adına Trump yönetiminin molla rejimini devirme hedefine ulaşmaksızın savaşı sonuca bağlamaya yönelmesinin, savaşın molla rejimi devrilene ve hatta İran devlet sınırları parçalanana değin sürdürülmesinde ısrarcı olan İsrail’le bir çelişki oluşturduğu muhakkak.

Peki, Trump yönetiminin ateşkes ve müzakere yönelimi hangi şartlarda doğdu? Molla rejiminin direnci kırılmayıp savaş beklenenden uzun bir süreye yayıldıkça, İran’ın Hürmüz blokajı sonucu petrol fiyatlarının fırlamasından olumsuz etkilenen ve zaten savaşa dahil olmaya isteksizlik gösteren Batılı emperyalist devletlerin itirazları ve dünya finans piyasalarından yükselen homurtular çoğaldı. ABD’nin “terörle mücadele” şefinin bürokrasideki siyasi çatlakları da yansıtarak ve açıkça tutum alarak istifa etmesi, kara harekatına mesafeli duran ordu komutanlarının görevden alınmalarının Pentagon bünyesinde rahatsızlık yaratması, nihayetinde Trump’ın faşist MAGA (“Make America Great Again”: “Amerika’yı Yeniden Muhteşem Yap”) ekibi içinde dahi görüş ayrılıklarının ortaya çıkması, planlananın aksine uzayan savaşın Trump yönetimini ne derece zorladığının işaretleriydi. Bir yandan da, ABD vatandaşları arasında savaşa karşı çıkanların oranı üçte ikiye tırmanıyor ve Trump’a siyasi destek en geri seviyeye düşüyor, Trump’ın Evanjelik dinsel inanç öğelerini kullanması ve kendisini İsa peygamberin yeniden yeryüzüne inip Armageddon savaşına (Hristiyan inancına göre, iyilerle kötüler arasındaki kıyamet savaşı) tutuşan sureti olarak lanse etmesi de bu düşüşü durduramıyor, ülke çapında gerçekleştirilen “Krala hayır” eylemlerinin yeni dalgası ise olağanüstü bir kitleselliğe ulaşıyordu. Sonuç, Trump’ın İran savaşında şişirilmiş bir başarı öyküsü gölgesinde molla rejimiyle elbette emperyalist-siyonist ittifakın nispeten lehine şekillenecek bir anlaşma arayışına girmesi oldu.

Bununla beraber, ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin halihazırda Ortadoğu genelinde esasen güç gösterisi ve savaş yoluyla siyasi ve askeri bir üstünlük elde ettikleri, hegemonya mücadelesinde birkaç adım öne geçtikleri gerçeği de ortada. Bu aynı zamanda, bölgede halkların özgür ve onurlu bir gelecek için mücadeleleri karşısında emperyalist-siyonist-faşist karşıdevrimin konjonktürel üstünlüğü de demek. Bu üstünlüğün izleri Hamas’a, Hizbullah’a, Haşdi Şabi’ye silahsızlanma dayatmalarının küstahlığında, Irak’ta Hizbullah’ın resmen terör örgütü sayılması için yapılan ve büyük iç siyasi gerilime neden olan emperyalist zorlamada, PKK’nin silahsızlandırılması ve SDG’nin Şam ordusuna entegre edilmesi yöneliminde de sürülebilir. Keza Gazze’de imzalanan “Trump barışı” ve Suriye’de Golani’nin Trump önünde secdeye varışı bu üstünlüğün geride bıraktığımız süreçteki iki önemli ifadesi sayılabilir. Durum bir yandan da, Birleşmiş Milletler’in yürürlükteki hukukunu bir kez daha paspas eden emperyalist-siyonist haydutluk karşısında yine hükümsüz ve etkisiz kalmasında, ondan hemen önce Venezuela devlet başkanı Maduro’nun ABD tarafından haydutça kaçırılmasında, ABD’nin Küba’yı ölümcül bir ambargoya tabi tutmaya başlamasında, Trump’ın Grönland’ı ele geçirme kavgasına girmesinde, Gazze için kurulan “barış konseyi”nin faşist Trump yönetimi tarafından bir nevi “ABD BM’si” olarak kurgulanmasında da somutlaştığı üzere, genel uluslararası burjuva hukuk normlarının gitgide çökmekte olduğu, kapitalist dünyadaki uyuşmazlıkların çözümünde tehdit, gözdağı ve savaş yöntemlerinin öne geçtiği, birbirine diş bileyen emperyalist bloklaşmaların belirginleştiği günümüz dünya koşullarını yansıtıyor.

ABD emperyalizmi Ortadoğu’da önceki yıllarda nispeten zayıflamış olan hegemon konumunu tahkim etme adımlarına İran’a saldırıyla bir yenisini eklerken, işbirlikçi Arap rejimleri ABD emperyalizminin yanında yeniden hizalandılar ve emperyalist-siyonist saldırganlığın payandası oldular. İsrail siyonizmi ise Ortadoğu’da yeni dönemin şimdiye kadarki kazananları listesinde halen birinci sırada. Son savaş, İsrail için İran’ı başlıca bölgesel tehdit olmaktan çıkarmaya yetmese de, bölgenin İsrail’in güvenlik ve genişleme ihtiyaçlarına göre dizayn edilmesinde yeni bir halka teşkil etti. Siyonist sömürgecilik İran’a saldırı günlerinde Lübnan hükümetine önce Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasaklama ve ardından Beyrut’ta devlet dışı örgütlerin silah taşımasını yasaklama kararlarını aldırttı, Lübnan’ın güneyine yeni bir katliam harekatı başlatmakta da gecikmedi. Şii politik islamcı siyasi ve askeri örgütlerin geriletilip dağıtılmasına dönük emperyalist-siyonist saldırganlığın bir sonraki adresi Irak mı olacak sorusu sorulmaya başlandı. İsrail parlamentosunun Filistinli tutsaklar için idam cezası getiren yasayı onaylaması ise siyonist pervasızlığın herhangi bir hukuki, siyasi ve ahlaki sınır tanımayacağını bir kez daha tescilledi.

Suriye’de gardı düşmüş ve dikkatini öncelikle Ukrayna savaşına yöneltmiş olan Rusya İran’a saldırıyı kınama açıklamalarından öteye geçemedi. Fakat hem petrol fiyatlarındaki dramatik yükselişten hem de Batılı emperyalistlerin Ukrayna savaşına yoğunlaşmış askeri dikkatlerinin dağılmasından faydalanmaktan geri kalmadı. İran petrolünün başlıca alıcısı olan ve petrol ticaretini dolardan ziyade yuan üzerinden sürdüren, İran’ın askeri donanımına kayda değer bir katkıda bulunan, güzergahında İran’ın da yer aldığı Kuşak ve Yol Girişimi’yle emperyalist hegemonya mücadelesinde iktisadi-mali atağa hazırlanan Çin ise ABD emperyalizmi için Ortadoğu’dan uzaklaştırılması gereken diğer emperyalist güç durumunda. Savaş gemileri eşliğindeki gelişkin bir istihbarat gemisini bölgeye göndermiş ve Amerikan askeri hareketlerini takip imkanlarını İran’a sunduğuna dair rivayetler dolaşmış olmasına karşın, Çin’in pozisyonu ABD’nin askeri odak noktasının İran sayesinde Güney Çin Denizi’nden uzak kalmasından yararlanmakla ve uluslararası burjuva diplomasi koridorlarını aşındırmakla sınırlı oldu.

AB emperyalistleri, İspanya’da Sanchez hükümetinin Trump’ın hışmına uğrayan açıkça karşıt tutumu bir yana, başlangıçta emperyalist-siyonist saldırıyı siyaseten çoğunlukla onaylar ama saldırıya askeri destekten uzak durur bir hatta konumlandılar. Zira Avrupalı emperyalistlerin önceliği Ukrayna savaşıydı. İran’a açılan savaşın seyrinin Trump-Netanyahu ikilisinin öngördüğünden farklı olması ABD emperyalizmi ile Avrupalı emperyalistler arasındaki çatlağın hızla belirginleşmesini getirdi. İspanya’nın yanı sıra Fransa ile İtalya ve artık AB üyesi olmayan İngiltere askeri üslerini ve hava sahalarını İran’a karşı savaşta kullandırmama kararı aldılar. Avrupalı üye devletlerin NATO’yu ABD’nin Hürmüz Boğazı ablukasına desteğin dışında tutmalarıyla NATO’nun işlevine ve geleceğine dair tartışmalar tekrar alevlendi.

***

Savaş hali bugüne değin molla rejiminin ataerkil, sömürgeci ve faşist tahakkümü altında yaşayan ve sıklıkla başkaldıran halklar için elbette büyük zorlukları beraberinde getirdi. Fars işçi ve emekçileri, kadınlar, öğrenciler, Kürt, Beluc, Azeri ve Arap halklarından, farklı inanç topluluklarından ezilenler faşist molla rejiminden kurtulmayı ve özgürlüklerini kazanmayı arzu ediyorlar. Binlerce insanın katledilmesine rağmen bastırılamayan ve ancak savaşın başlamasıyla durulan son halk ayaklanması bunun en yakın ve çarpıcı göstergesiydi. Fakat daha dün ayaklanmış emekçiler ve ezilenler, ABD ve İsrail’in emperyalist-siyonist çıkarlarıyla bağlı çağrılarına tekrar tekrar muhatap oldukça, yer yer aralarında emperyalist-siyonist komplo ve provokasyon girişimleri olduğunu gördükçe, sokaklardan çekildiler. Avrupa’da yerleşik şah yanlıları ve Batılı emperyalizmin güdümündeki Halkın Mücahitleri kalıntıları gibi emperyalist-siyonist cephenin molla rejimini devirme planlarında şu veya bu düzeyde yer tutan işbirlikçi siyasi kümeler ise İran devlet sınırları içinde zaten etkili bir siyasi varlık gösteremediler.

Halk ayaklanmasının ABD ve İsrail tarafından İran’da molla rejiminin sonunu getirebilecek bir siyasi imkan olarak değerlendirildiğine kuşku yoktu. Buna karşılık molla rejimi de isyancı halk kitlelerine uyguladığı faşist devlet terörünü mevcut savaş koşullarında emperyalist-siyonist cephenin içteki maşalarını ortadan kaldırma zarureti olarak ambalajlama imkanına sahip oldu. Emekçiler ve ezilenler içinse emperyalist-siyonist saldırıya karşı molla rejimini desteklemek ile molla rejimine karşı emperyalist-siyonist saldırıyı destelemek dışında, üçüncü bir siyasi seçenek mümkündü ve halen de mümkün. Bu, özgürlük uğruna molla rejimini yıkma mücadelesini sürdürmek ile özgürlük getirmeyeceği apaçık olan emperyalist-siyonist saldırıya karşı çıkmayı buluşturan bir siyasi duruşu, her şeyden önce de böyle bir duruşu cisimleştirecek komünist, devrimci, antiemperyalist, antifaşist, antisömürgeci parti ve örgütlerin kendilerini etkin biçimlerde ortaya koymalarını gerektiriyor.

ABD-İsrail cephesinin İran molla rejimine karşı açtığı savaşta enternasyonalist devrimci tutum öncelikle emperyalist-siyonist saldırganlığa ikirciksiz karşı çıkma ve ama İran halklarının özgürlük mücadelesini de açıkça destekleme tavrında somutlandı. Emperyalist-siyonist saldırıdan medet ummak siyaseten ne kadar zararlıysa, emperyalist-siyonist cepheye karşı antiemperyalizm ve antisiyonizm adına molla rejiminin destekçisi olmak da enternasyonal mücadele düzleminde o kadar zararlı. Zira dün Suriye’deki Esad rejimini ve bugün İran’daki molla rejimini destekleyen tutumlarda kendisini gösteren uluslararası sol varyant Ortadoğu halklarının kaderlerini kendi ellerine almalarının yolunu açma, özellikle Batılı emperyalizmle çelişkili faşist veya despotik siyasi rejimlerin bulunduğu ülkelerde emekçilerin ve ezilenlerin özgürlük mücadelelerinin gelişimini sağlama yeteneğinden yoksun. Emperyalist-siyonist cephe karşısında molla rejiminin ayakta kalmasını savunmak yegane devrimci seçenek sayıldığında, bunun anlamı İran devlet sınırları içindeki halklara devrimci bir güven ve inanç duymamak ve faşist molla diktatörlüğüne biat etmek haricinde bir yol sunmamak, halkların özgürlük özleminin emperyalist-siyonist cephe tarafından sömürülüp çalınmasına seyirci kalmaktır. Söz konusu uluslararası sol varyantın Türkiye’deki ve Arap ülkelerindeki temsilcilerinin Kürt ulusal özgürlük sorununa ve Kürt ulusal demokratik talepleri için mücadeleye yaklaşımlarının şoven veya sosyal-şoven içeriklerde katılaşmış olması da tipiktir.

Sömürgeci faşist molla rejimine karşı mücadelede en örgütlü ve silahlı güçler Rojhilat Kürdistan’da. Emperyalist-siyonist saldırı başlamadan 6 gün önce Rojhilat’ta faaliyet yürüten Kürt parti ve örgütlerinden PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi), PDK-İ (İran Kürdistan Demokrat Partisi), PAK (Kürdistan Özgürlük Partisi), Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) ve Sazman-ı Xebat (İran Kürdistanı Mücadele Örgütü) “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu” adı altında yeni bir ittifak kurduklarını açıklamışlardı.[*] İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu (Komala) da sonradan ittifaka dahil olduğunu ilan etti. Bu girişim en başta Türk faşist sömürgeciliğinin tepkisini çekti. Savaş başladığındaysa, silahlı Kürt örgütlerinin Rojhilat’ta bir iktidar alternatifi olarak harekete geçmelerini engellemeyi amaçlayan molla rejimi Başûr sathında konumlanmış olan PDK-İ, PAK ve Komala güçlerine yönelik sayısız saldırı gerçekleştirdi.

ABD-İsrail cephesinin Rojhilatlı Kürt örgütleri mevcut emperyalist-siyonist saldırıya paralel biçimde molla rejimine karşı karadan silahlı savaş yürütecek bir işbirliği kuvveti olarak değerlendirdiğine, bilhassa İsrail’in böyle bir askeri işbirliğine yönelmeyi gündemleştirdiğine dair haberler uluslararası burjuva medyada çokça yer buldu. O arada Trump’ın YNK lideri Bafil Talabani ve PDK lideri Mesut Barzani’yle temas ettiği duyuruldu. Emperyalist-siyonist saldırı başlamadan hemen önce Tom Barrack da Hewler’de Barzani’yle ve Süleymaniye’de Talabani ve Mazlum Abdi’yle görüşmeler yapmıştı. Fakat devamında, Trump yönetiminin özellikle Türk burjuva devletinden yükselen tepkiler sonucu duraksadığı, adı geçen Kürt parti ve örgütlerinin de bu durumda temkinli yaklaşımlar sergiledikleri, dolayısıyla ABD-İsrail ikilisinin Rojhilatlı Kürt örgütlenmelerine dayalı kara savaşı opsiyonunun rafa kaldırıldığı görüldü.

Kürt ulusal demokratik haklarının kazanılmasını amaçladığını deklare eden İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nun siyaseten yumuşak karnı PDK-İ, PAK ve her iki Komala örgütünün emperyalist-siyonist saldırıyı savunur ve Rojhilat’ta ABD-İsrail himayesinde bir Kürt yönetimi tasavvur eder pozisyonda olmaları. İttifakın derin bir çelişkiyle malul niteliği ortada: bir yanda ulusal özgürlük isteminin meşruluğu ve diğer yanda bunu ABD-İsrail ikilisinin gölgesinde gerçekleştirme eğiliminin gayrimeşruluğu, bir yanda molla rejimine karşı silahlı ulusal özgürlük savaşının meşruluğu ve diğer yanda emperyalist-siyonist cephenin işbirlikçi silahlı kuvveti durumuna düşmenin gayrimeşruluğu.

ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin Ortadoğu ve İran politikalarının ezilenlerin ayaklarına yeni sömürgeci prangalar takmaktan, halkları birbirine düşmanlaştırma tohumları ekmekten başka bir getirisi olmadığı açık. Ulusal statü edinmek adına emperyalist-siyonist saldırganlıktan yana saf tutmanın Kürt halkı için İran’da Fars halkından ve Ortadoğu genelinde Arap halklarından bütünüyle tecrit olmayı getireceği, böylece Kürdistan’da ulusal özgürlük davasının stratejik açıdan darbelenmesine neden olacağı da açık. Dahası, emperyalist-siyonist cephenin İran ve Ortadoğu projeksiyonunda ne Rojhilatlı Kürt örgütleriyle stratejik bir siyasi ittifak kurmak, ne de Rojhilat’ta ulusal özgürlüğe kapı açacak bir Kürt ulusal statüsünü desteklemek var. Güya Kürt dostu olarak propaganda edilen ABD’li senatör Lindsey Graham’ın tıpkı 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın atom bombasıyla yola getirilmesi gibi bugün Filistin ve İran’ın da dümdüz edilerek yola getirilmeleri gerektiğini söylerken sergilediği gözü dönmüşlük emperyalist-siyonist cephenin aslında neyle ilgilendiğine ışık tutan bir örnek. Türk faşist sömürgeciliğince yönlendirilen HTŞ’nin Halep’ten başlayarak giriştiği geniş çaplı saldırı karşısında Rojava’yı savunmak için emperyalist-siyonist cepheden siyasi ve askeri destek beklentilerinin nasıl karşılıksız kaldığının, aksine ABD-İsrail ikilisinin Rojava’ya saldırıya nasıl yol verdiğinin açıkça görülmesinin üzerindense henüz üç ay bile geçmedi.

Kürt ulusal hareketleri safında yaygın olan, ulusal demokratik kazanımları çoğaltmakta ABD ve İsrail’in bölgedeki politikalarından dolaysız yedek olarak yararlanmayı tasarlayan ve bu yüzden emperyalist-siyonist saldırganlığa tavır almaktan kaçınan siyasi yaklaşım, Filistin ve Arap devrimci hareketleri safında yaygın olan, İran molla rejimini Filistin ulusal özgürlük savaşının dolaysız yedeği sayan ve onun halklara uyguladığı faşist ve sömürgeci zulmü görmezden gelen siyasi yaklaşımın adeta tersyüz olmuş halidir. Rojhilat Kürdistan’da bugün ulusal demokratik gelişmenin hakiki yolu, emperyalist-siyonist saldırının hiçbir biçimde payandası olmaksızın, Kürt halkının özgürlük arayışının karşıdevrimci bölgesel projelerde yedek lastik haline getirilmesine izin vermeksizin, İran devlet sınırları içindeki halklarla demokratik ittifaklar kurmak temelinde Kürt ulusal demokratik statüsü ve ulusal özgürlük uğruna mücadeleyi büyütmek, molla rejiminin zayıflamasıyla doğması muhtemel bir iktidar boşluğundan halkçı demokratik karakterde bir Rojhilat yönetiminin yaşam bulması için yararlanmaktır.

***

Rojhilat’ta Kürtlerin bir ulusal siyasi statü kazanmaları ihtimali, İran’a emperyalist-siyonist saldırıyla ilişkili olarak, faşist sömürgeci Türk burjuva devleti için bir kabus kaynağı. Erdoğan’ın faşist şeflik rejiminin İran’a saldırıya karşı çıkar ve müzakerelerin devamını savunur bir pozisyon almasının da esas nedeni bu. Savaş şartlarında petrol ve doğalgaz fiyatlarının hızla artmasının getirdiği enflasyonist baskı, savaş yıkımından kaynaklı yeni göç dalgası olasılığı gibi başkaca kaygıları da olmakla beraber, Türk burjuva devleti, her şeyden önce, emperyalist-siyonist saldırı karşısında molla rejiminin siyasi otorite kaybına uğraması sonucu Rojhilat’ta ikinci bir Rojava’nın ortaya çıkabileceğinden korkuyor. Bu ihtimalin gerçeğe dönüşmesi, açık ki, uzlaşı sürecinde Kürt ulusal demokratik hareketinin yeni siyasi avantajlar elde etmesi, “terörsüz Türkiye, terörsüz bölge” adı altında devam eden faşist sömürgeci dayatmalar sıralama küstahlığının önüne yeni ve büyük bir engelin dikilmesi anlamına gelir.

Türk burjuva devleti ile siyonist İsrail devleti arasındaki çelişki bölgenin iki sömürgeci ve yayılmacı merkezi arasındaki hegemonya dalaşından kökleniyor. Erdoğan’ın saray iktidarı, Türk burjuva devleti için çapı gittikçe daralan bir jeopolitik kuşatılma durumu yaratacağından, İsrail’in kontrolünde bir İran rejimi inşa edilmesine kesinkes karşı. Ama faşist sömürgeci saray iktidarı açısından en güncel mesele, Kürtlerin Rojhilat’ta hele de İsrail’in arkalamasıyla bir ulusal siyasi statüye erişmelerini engellemek.

Emperyalist-siyonist bombardımanın tozu dumanı arasında Türkiye’den yükselen “Sırada Türkiye var” propagandasının temelinde de faşist sömürgeciliğin Kürdistan korkusu yatıyor. Türk milliyetçisi ve ırkçısı farklı kesimlerce köpürtülen bu söylem, ilkin, Türk burjuva devletinin ABD’yle uyuşmazlıklarını ve İsrail’le çelişkisini kanırtarak, sahte bir antiemperyalist ve antisiyonist kisveye bürünüyor. Türk burjuva devletinin on yıllardır NATO üyesi olduğu, örneğin Malatya Kürecik Üssü’nün erken uyarı radar sistemi özelliğiyle 2012’de NATO füze kalkanı kapsamında aktif hale getirildiği ve İran’ın balistik füze tehditlerini izleyip İsrail’in demir kubbesine erken uyarı verisi sağlama işlevinde olduğu gerçeğini gizliyor. Nitekim faşist şef Erdoğan’ın, İran’a yönelik emperyalist-siyonist saldırıya itiraz ederken, ABD ve NATO karşıtı bir siyasi ve askeri pozisyon almaktan nasıl özenle kaçındığı, hatta NATO’nun güney kanadı için Türkiye’de bir NATO Çokuluslu Kolordu Karargahı ve Karadeniz etkinliği için de İstanbul’da bir NATO Deniz Unsur Komutanlığı kurulmasını nasıl heyecanla beklediği gözler önünde. En önemlisiyse, “Sırada Türkiye var” söylemi, ABD-İsrail ikilisinin Türk burjuva devleti sınırlarını Kürdistan lehine parçalamayı tasarladığı ve Kürtlerin herhangi bir ulusal siyasi statü hakkına sahip olmadığı savunusunu yaptığı oranda, doğrudan şoven ve sömürgeci bir nitelik taşıyor.

Dipnot

* İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nu meydana getiren örgütlerden PJAK’ın Rojhilat’taki gerilla kuvvetinin yanı sıra PDK-İ, PAK, Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) ve İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu (Komala) da çoğunluğu Başûr’da konumlanmış silahlı peşmerge kuvvetlerine sahiptir. Silahlı kuvveti bulunmadığı varsayılan Sazman-ı Xebat ise bütünüyle kitle çalışması odaklı politik islamcı bir Sünni Kürt örgütüdür. Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) ve İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu (Komala) tarihsel olarak İran Komünist Partisi (Komala) orijinli ve sosyal demokrat çizgide demirlemiş olan örgütlerdir. Halihazırda İbrahim Alizade önderliğinde devrimci bir çizgide mücadele veren ve Kürt ulusal özgürlüğünü emperyalist-siyonist saldırganlığa karşı çıkar temelde savunan İran Komünist Partisi (Komala) ise ittifaka dahil olmamayı tercih etmiştir.