Filistin ulusal hareketinin zayıf karnı her zaman güvendiği ve dayandığı gerici Arap ülkeleriyle “içte” işbirlikçi çizgi oldu. Bu yeni dönem Filistin ulusal hareketinin geleceği bakımından ciddi olanaklar barındırdığı gibi, takip edilen “Trump Planı” ve gerici Arap devletlerine atfedilen rol, “içte” de El Fetih şahsında burjuva işbirlikçi Filistin güçleri ile geliştirilen ittifak çeşitli riskleri de aynı oranda içeriyor.
Filistin’de siyonizme ve sömürgeciliğe karşı silahlı direniş hiç değilse son yarım asırda Ortadoğu’nun ve dünyanın siyasi çehresine damgasını vuran devrim ocaklarının başında geliyor.
Bugün, 7 Ekim sonrası Ortadoğu’nun bütün siyasi çehresini belirleyen haliyle Filistin’de süren savaş ve soykırım, özelde de 10 Ekim’de ilan edilen ateşkes sonrası Filistin ulusal hareketinde bir yeniden yapılanmaya denk düşen taktik arayışlar yoğunlaştı. Filistin ulusal hareketinin, özelde de Filistin direniş hareketinin tarihi, Filistin’in geleceği bakımından, fakat kuşkusuz aynı zamanda dünyada ezilenlerin mücadele deneyleri bakımından zengin bir hazine oluşturuyor.
Filistin Direniş Hareketinin Kaynakları Üzerine
Filistin’de direniş siyonist İsrail’in işgaline karşı mücadeleyle başlamadı. Daha öncesi bir yana, Osmanlı’nın ardından Filistin’in yönetimini devralan İngiliz emperyalizminin sömürgeci politikalarına, onun yerli işbirlikçilerine karşı mayalanan ayaklanma ve hareket daha sonra gelişecek Filistin Arap hareketinin en önemli öncellerinden biri oldu.
1936-1939 arası patlak veren Arap ayaklanmaları bu sürecin doruğuydu. Filistin işçi sınıfının başlattığı altı ay süren genel grev ve İzzettin El Kassam liderliğinde başlayan silahlı ayaklanma ancak 1939’da 40 bin Filistinlinin katledilmesiyle bastırıldı.
Komünizm Filistin’e esasen Doğu Avrupa kökenli Yahudilerle ulaştı. İşçi siyonizmi içerisinden doğan, fakat Komünist Enternasyonal’in siyonizmi reddiyle birlikte “bölgesel bir parti” olarak geliştirilen, Arap ulusal demokratik talepleriyle ilişki kurarak “Araplaştırma” politikasıyla bir dönem kitleselleşen Filistin Komünist Partisi (FKP) siyonizmin kurumsallaşması ve Arap-Yahudi çatışmasının derinleşmesiyle yapısal bir bunalıma sürüklendi.
Sovyetler’in genel siyasi ve ideolojik öncelikleri doğrultusunda gelişen FKP’nin 1943’te dağılması ülkenin yaklaşan bölünmesinin bir habercisiydi. Başta 1936-1939 arası gelişen ayaklanmalar sırasında, siyonizm ve Arap ulusal sorununa yaklaşımda ortaya çıkan görüş ayrılıkları bir “bölgesel parti” olarak FKP’yi ideolojik, siyasi ve örgütsel krize sürükledi. Arap komünistleri Suriye Komünist Partisi ve onun lideri Halid Bektaş’ın çizgisi doğrultusunda çubuğu Arap ulusal kurtuluşunu öne alan bir hatta bükerlerken, Yahudi seksiyonu henüz SSCB ve BM’nin kararlarını beklemeden “ülkede iki bağımsız demokratik devletin kurulması” mücadelesini desteklediğini ilan etti. Bu dönemde FKP adına bu hizip siyonist hareketin “ileri kanadı”yla birleşik cephe oluşturmaya çabaladı.
Sovyet yönetiminin İsrail devletini tanıması ve etki kazanma çabalarına paralel olarak FKP, İsrail Bağımsızlık Bildirisi’ni imzalayarak ve genel sekreterini Geçici Hükümet Konseyi’nin otuz bir üyesinden biri olarak atayarak, 1919’daki çizgisine geri dönmüş oldu. Komünist Enternasyonal’in kararları doğrultusunda siyonizmin dışına çıkan, onla mücadele içerisinde Arap emekçileriyle buluşan parti yeniden siyonizmin çapına girdi.
Eşzamanlı olarak emperyalizme, özelde de İngiliz ve Fransız sömürgeciliğine karşı bölgesel bir ideolojik-politik akım olarak Milli Arap Hareketi gelişmekteydi. Çevre Arap ülkelerinde birinci emperyalist paylaşım savaşının ardından burjuva Arap devletlerinin kuruluşu, bunların İngiltere ve Fransa’yla ve artan oranda ABD’yle ilişkileri Filistin seksiyonunun durumunu da belirleyen bir etkene dönüştü. Bir tarafta bölgesel bir eğilim olarak Arap ulusalcılığının/yurtseverliğinin etkisi gelişirken, diğer tarafta Milli Arap Hareketi içerisindeki “iç saflaşma” derinleşmekteydi.
Filistin Ulusal Hareketinin Doğuşu
Her ne kadar İngiliz manda yönetimi, siyonist yerleşimci işgal ve işbirlikçi Arap feodal toprak ağalarına karşı mücadeleler patlak verse de, bunlar “içte” genel bir ulusal direniş hareketinin gelişimiyle sonuçlanmadı. Arap halkı “adına” başta Mısır, Suriye ve Ürdün gelmek üzere çevre Arap ülkeleri muhatap biliniyordu.
Bu durumu 1948’de başlayan birinci Arap-İsrail savaşı ile 1956’da Mısır’a karşı emperyalistlerin desteğiyle başlatılan ikinci Arap-İsrail savaşı değiştirdi. Filistinliler çevre Arap ülkelerine dayanmak yerine kendi ulusal direnişlerini örgütlemeleri gerektiği bilincini, siyonizmin bölgede askeri zaferle çıktığı bu yenilgiler içerisinde kazandılar.
Her ne kadar kaynaklarını “içeriden” almış olsa da modern Filistin ulusal hareketi yurtdışında doğdu.
İsrail devletinin kuruluşu ve Nakba’nın ardından başlayan ve yüz binlerce Filistinlinin çevre ülkelere göçüyle sonuçlanan sürgün kuşkusuz Filistin ulusal hareketinin gelişimi bakımından yeni bir zemin oluşturuyordu. Mülteci kamplarında ve kentlerde yaşayan Filistinliler Ürdün’de, Lübnan’da kitlesel olarak direnişe katılıyorlardı.
El Fetih, Filistin ulusal hareketinin ilk ciddi ve silahlı örgütü olarak nispeten erken bir dönemde, 1959 yılında doğduğundan, hızlı bir şekilde ulusal uyanışın baş aktörü olmayı başardı. Esasen çevre Arap ülkelerinde okuyan öğrencilerin öncülüğünde kurulan El Fetih bir diaspora örgütüydü. Körfez ülkelerinde yaşayan orta sınıfa ve aydın tabakaya mensup Filistinlilere dayanıyordu.
1964’e gelindiğinde Filistin Kurtuluş Örgütü ulusal birliğin bir ifadesi olarak El Fetih’in öncülüğünde kuruldu. Bu, Filistin ulusal hareketinin gelişimi bakımından kesin bir sıçramanın ifadesiydi. Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır’ın yönlendirmesi ve desteğiyle kurulan FKÖ içerisinde baştan itibaren cılız da olsa Filistin burjuvazisinin El Fetih örgütüyle bir ağırlığı vardı.
Filistin ulusal bilincinin ve hareketinin gelişiminde ikinci bir eşik bölge gerici Arap devletleriyle ilişkiler kapsamındadır. Birinci Arap-İsrail savaşı istenenin aksine İsrail’in meşrulaştırılması ve Filistin topraklarının yüzde 77’sini işgal etmesiyle sonuçlanması, ikinci savaşın da İsrail’in nihai olarak bölgede statü kazanmasıyla sonuçlanması, Filistin Araplarının kendi özgüçlerine dayalı siyasi mücadeleye girişme zorunluluğu konusunda bir sıçramanın tramplenine dönüşmüştür. Hayal kırıklığı ulusal uyanışın zemini olmuştur.
Mayıs 1968’de Ürdün’deki mülteci kampı Karamah çatışması Filistin ulusal kurtuluş hareketinin şekillenmesi bakımından önemli bir andı. 1967 yenilgisinin moral çöküntüsüne karşın Filistin direnişi bu kez açıkça kendini ortaya koymuş ve ilk kez İsrail ordusunu geri çekilmeye zorlamıştı.
1967’de Milli Arap Hareketi bünyesinden ayrılan George Habbaş ve arkadaşları Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni (FHKC) kurdular. Marksizm-leninizm iddialı bir ulusal kurtuluş programı ile kurulan FHKC, kurulur kurulmaz tutarlı savaşçılığı ile Filistin halkı üzerinde büyük bir etki yarattı. 1969’da FHKC ve ondan doğan bir devrimci örgüt olan Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDKC) FKÖ’ye katıldılar ve böylece Filistin halkının çoğunluğunun ortak merkezi örgütü yaratılmış oldu.
Filistin ulusal hareketi geliştikçe, çevre Arap gerici burjuva devletleri kendi çıkarları uğruna giderek karşıdevrimci kampta yer alıyorlardı. Bunun en uç örneği Ürdün’deki gerici Kral Hüseyin rejiminin Filistin mülteci kamplarına giriştiği kanlı “Kara Eylül” saldırısıydı. Binlerce gerillanın ölümüyle sonuçlanan bu saldırının ardından FKÖ Lübnan’a çekilmek durumunda kaldı.
Lübnan’da ise emperyalist müdahale ve kışkırtmaların da etkisiyle iç savaş patlak verdi. Lübnanlı Hristanyanların faşist mezhepçi örgütü Falanjistler kentlerde ve mülteci kamplarında katliamlara varan saldırganlığı yükselttiler. Bu saldırıların sonucunda FKÖ yönetimi Lübnan’ı da terk etmek zorunda kaldı.
Birinci intifadaya kadar geçecek zamanda Filistin direniş örgütlerinin siyonizme karşı gerilla eylemleriyle El Fetih’in çevre Arap ülkelerindeki siyasi-diplomatik çalışmaları öne çıkacaktı. FKÖ bu haliyle tam bir kuşatma halinde olduğu gibi “iç saflaşmalar”ın da beşiği oldu.
Filistin sorununu Batı Şeria ve Gazze’ye hapsederek kontrol altında zayıf bir Filistin devleti öngören BM kararını reddeden FHKC ve diğer devrimci güçler 1974’te FKÖ’den ayrılarak “Red Cephesi”ni kurdular. Bu karar aslında işgalci İsrail devletinin varlığının tanınması anlamına geldiğinden temel bir saflaştırıcı etken oldu.
Ürdün ve Lübnan’da Filistin ulusal hareketi kuşatılmıştı, dahası tasfiyenin eşiğindeydi. İçte ikinci Arap-İsrail savaşının sonunda Gazze işgal edilmişti, Batı Şeria ve diğer bölgelerde siyonist terör yönetimi devredeydi.
FHKC bütün bu gelişmeler karşısında siyonist işgalci İsrail’e karşı silahlı direnişi yükseltme ısrarıyla öne çıkıyordu. Uçak kaçırma eylemleri başta gelmek üzere yaratıcı-militan mücadele biçimleriyle ve uluslararası devrimci hareketin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin askeri birikimine kamplarında sunduğu katkılarla Filistin ulusal onuru ve direnişinin öncülüğünü üstlenmişti.
İntifada Çizgisi Ve Filistin Ulusal Hareketinde Üç Akım
İntifada Filistin halkının ulusal dirilişinin adıdır.
Birinci intifada, Lübnan’daki askeri ve siyasi yenilginin ardından FKÖ’nün edilgen pozisyonda olduğu, Filistin’in işgal altında bulunduğu, mültecilerin çevre ülkelerde baskı ve kuşatma altında yaşadıkları, “içte” de hem siyonist devlet terörüyle karşı karşıya kaldıkları hem de siyonist burjuvazinin ucuz işgücü deposu olarak kölelik yaşamına hapsedildikleri koşullarda patlak verdi.
Büyük ayaklanma, İsrailli bir şoförün Filistinlilerin arabalarına çarparak birkaç kişiyi öldürmesiyle başladı. Öldürülenlerden üçü Gazze’deki Jabalia mülteci kampındandı. Ayaklanmanın ateşi burada kıvılcım aldı ve önce Gazze’ye, sonra da Batı Şeria’ya yayılmaya başladı.
Cezayir’de toplanan FKÖ Ulusal Konseyi’nin intifada oturumunun siyasi bildirisinde tanımlanan haliyle, “İntifada, tüm ulusun -kadınların ve erkeklerin, yaşlıların ve gençlerin, kampların, köylerin ve kentlerin- işgalin reddi ve onun yenilgiye uğratılması ve sona erdirilmesine kadar savaşımı sürdürme kararlılığına ilişkin görüş birliğini somutlaştıran topyekün bir halk devrimidir.”
İşgal edilmiş topraklarda ve yurtdışında, kamplarda ve çevre Arap ülkelerinde halkın kendiliğinden ayaklanması, 1988’den 1993’te imzalanan Camp David Anlaşması’yla sönümlenene dek sürdü.
İntifada, yoksul Filistinlilerin “içte”ki bir ayaklanması olarak, ulusal direnişin inisiyatifini Filistin Arap burjuva önderliğinden aldı ve bir yeniden doğuşa denk düşecek bir sürecin önünü açtı. El Fetih intifadaya dayanarak, FHKC lideri Habaş’ın deyimiyle “mücadeleyi uzlaşmanın taktik bir unsuru” olarak kullanarak, Oslo süreciyle önceki BM kararlarında kabul edilen hak ve statünün de gerisinde bir uzlaşmanın yolunu açtı.
FHKC ve diğer ulusal direniş örgütleri ise intifadayı stratejik çizgileri olarak belirleyerek, devrimin ana motoru olarak tanımlayarak, politik-askeri çizgilerini ve taktiklerini intifadayı ilerletmek, büyütmek ve zafere ulaştırmak üzere yapılandılar. İntifadanın imkanlarını en ileri düzeyde seferber etmek, ulusal birliği güçlendirmek için intifadanın patlak verdiği 1987’de FHKC ve FDKC FKÖ’ye yeniden katıldılar.
Camp David Anlaşması ve Oslo sürecinin ardından bir belediyenin yetkilerini aşmayan, siyonist İsrail’in kontrolünde, bölgenin gerici Arap devletlerinin ve Batılı emperyalistlerin fonlarıyla Filistin Ulusal Yönetimi kuruldu. “FKÖ’nün siyasi sistemindeki ciddi kusurlara, alıp başını gitmiş bürokrasiye, şişmiş boş çalışan ordusuna rağmen bir Filistin Yönetimi’nin kurulması, bu önceki durumdan bile geri bir adımdı. Çünkü bütün bunların üzerine, siyasi iddialar, Yönetim’in bir çalışanı olmanın kariyerist cazibesi, dizginsiz anarşi, idari ve mali çürüme ve güvenlik kuruluşlarının sayısının artması eklenmiştir. Şu anda dokuz tane güvenlik kuruluşu vardır ve hükümet kesiminde çalışanların yarısı buralarda istihdam edilmektedir. Bütün bunlar, Filistin halkını birleştiren ve halkın tarihsel pratiğinin (Ulusal Sözleşme, Çerçeve, Program ve militan çizgi) liderliğine oynayan örgütleyici gövdenin eriyip dağılmasına yol açmıştır.” (Filistin Devrimi Sürüyor, Ahmet Sadat’la röportaj, “İntifada stratejik çizgimizdir”)
Filistin’deki bürokratik burjuva yönetim, neoliberal bir iktisadi ve siyasi çizgide “iç pazar”ın idari kontrolünü ve “işgalin uzantısı” işlevini üstlenmişti. Arafat liderliğindeki yönetim, zaman zaman kendisi siyonist saldırılarla karşı karşıya kalmasına rağmen, Filistin ulusal hareketinin direnişçi kanadına karşı siyonist-emperyalist planların adeta bir “kolu” olarak işlev görüyordu.
Sovyetler Birliği’nin 1990’da dağılması sonucu Ortadoğu’da oluşan siyasi boşluk ve sosyalizm iddialı parti ve örgütlerin sürüklendiği yapısal bunalım, Filistin’de ve daha genelde Arap ülkelerinde politik islamcı yapıların gelişimine yol açtı. FKÖ’nün uzlaşma arayışlarına karşın Hamas ve İslami Cihat örgütleri antisiyonist tavırları ve militanlıklarıyla hızla halklaştılar. Bir açık hapishaneye dönüştürülen Gazze bu gelişimin beşiği oldu.
Oslo süreci parça parça tasfiye, yavaşlatılmış ve kontrollü soykırım/yok etme süreci olarak ilerledi.
İkinci intifada bu süreci durdurmak için Filistin halkının ulusal başkaldırısı ve yeniden uyanışının dışa vurumuydu. İsrail’in “kasap” lakaplı muhalefet partisi lideri Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa’ya yaptığı provokatif ziyaretle başlayan ikinci intifada hızla kanlı ve geniş çaplı bir çarpışma sahası doğurdu. İlkinden farklı olarak, silahlı direniş erken bir safhada intifadanın parçası oldu.
11 Eylül 2001 saldırısı sonrası küresel bir emperyalist tasfiye dalgasını tetikleyen Bush ABD’sine dayanarak siyonist yönetim, Oslo’nun tabutuna son çiviyi de çakarak, FKÖ’yü de içine alan geniş çaplı bir saldırganlık başlattı.
Arafat’ın ölümünün ardından Mahmut Abbas yönetimi “yol haritası” adı altında yeni ve daha geri bir uzlaşma arayışına yönelirken, Hamas ve direniş örgütleri 2005’te Gazze’de yerleşimci işgaline karşı mücadeleyi yükselterek İsrail’i Gazze topraklarından söküp atmayı başardılar. Hamas, Filistin direnişinin politik islamcı bileşeni olarak, baştan güdük de olsa uzlaşmacı bir eğilimi içerisinde barındırdı. Her şeyden önce çevre Arap ülkeleriyle ve Arap olmayan Müslüman ülkelerle siyasi ve diplomatik kanalları açık tuttu. Halk desteğini kazandıktan sonra El Fetih’le ve onla birlikte İsrail’le müzakerelere de katıldı.
Ne var ki, direniş Hamas’ın siyasi ve manevi etkisini olağanüstü artırdı. Bu etki 2006’daki seçimlerde kendisini Hamas’ın seçim zaferiyle de ortaya koydu. Filistin Ulusal Yönetimi bölündü. Batı Şeria’daki Mahmut Abbas yönetimi başta ABD emperyalizmi gelmek üzere Batılı emperyalistler ve gerici Körfez ülkeleri tarafından fonlanıp desteklenirken, Gazze Filistin ulusal direnişi ve onurunun kuşatılmış merkezine dönüştü.
Özetle, Filistin direnişi tarihsel gelişimi içerisinde temelde üç kanaldan aktı ve akıyor.
Bunlardan biri, özünde burjuva ulusalcısı olan El Fetih kanalıdır.
İkincisi, sosyalizm iddialı ve devrimci-demokratik nitelikte, emekçi sınıflara dayanan harekettir. FHKC ve FDKC bu kanalın iki başlıca öncü örgütüdür.
Üçüncüsü, politik islamcı harekettir.
Diğer akımlardan farklı olarak devrimci hareketin temel bir özelliği, Filistin sorununun emekçi çözümünü savunması, “salt” İsrail’e karşı direnişi değil, dünya siyonizmine, ABD’nin başının çektiği dünya emperyalizmine ve Arap gericiliğine karşı mücadeleyi, yani gerici Arap rejimlerinin devrilmesini de stratejisinin parçası, Filistin’i özgürleştirmenin parçası yapmasıdır.
Bu aşamadan sonra Filistin ulusal hareketi içerisinde saflaşma esasen uzlaşmacı ve devrimci-direnişçi kollar arasında cereyan etti.
7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’nın siyasi-askeri çizgisi de bu saflaşma içerisinde şekillendi.
ABD ve Batılı emperyalizmin Ortadoğu’da Çin-Rusya etkisinin geriletilmesini, İran molla rejiminin ve onunla ilişkili “Direniş Ekseni”nin tasfiyesini içeren genel hedeflerinin ışığında birinci Trump döneminde Kudüs’ün İsrail’in başkenti ilan edilmesi ve “Yeni Yüzyıl” planına bağlı olarak Ortadoğu’da İsrail’in “ebedi” güvenliğini sağlayacak İbrahim Anlaşmaları’nın geliştirilmesi, Filistin sorununu bir varlık-yokluk düzeyine yükseltti. Bu, Filistin yönetiminin mevcut sınırları dahil bütün ulusal demokratik kazanımların kapsamlı tasfiyesi anlamına geliyordu.
Birinci ve ikinci intifadaların ardından bu kez direniş örgütleri ulusal direnişin ve dirilişin önünü açmak için birleşik askeri bir operasyona imza attılar.
Direniş örgütleri bakımından Aksa Tufanı, her şeyden önce stratejik savunma aşamasında kapsamlı bir aktif savunma taktiği, saldırı taktiğine geçme deneme ve iradesidir. Tasfiye saldırısına karşı ulusal ve birleşik bir uyanışın zorunluluğunu açığa vurur. Direniş İsrail’in sömürgeci ve her türlü anlaşmayı reddeden, “iki devletli çözüm”ü bütünüyle inkar eden tasfiye planını ve tutumunu teşhir eder. Parçalı Filistin ulusal hareketini asgari hedeflerle bir araya getirmenin yolunu açar. Burjuva Mahmut Abbas yönetiminin takatsiz ve içten çürümüş bürokratik yapısını, Filistinlilerin en küçük bir kazanımını koruyamaz niteliğini gün yüzüne çıkarır. Gerici işbirlikçi Arap devletlerinin emperyalizme mali-ekonomik bağımlılıklarını ve buna bağlı “saflarını” gözler önüne serer.
Ve 7 Ekim sonrası sert çapışma, İsrail’in soykırımı ve onun karşısında yükselen küresel intifada koşullarında Filistin ulusal hareketinde de yeniden yapılanmaya denk düşen bir sürece girilmiş olur.
Filistin Ulusal Hareketinde Yeniden Yapılanma Arayışları
Gazze soykırımı ve emperyalist-siyonist saldırganlık bir dizi çelişki ve çatışmayı “taşınamaz” hale getirdi. İsrail’in sınır tanımaz saldırganlığı Ortadoğu’da emperyalist “normalleşme”yi sekteye uğrattı, özellikle de İsrail’in Güney Suriye’deki nüfus politikaları ve en son Katar’da bulunan Hamas heyetine gerçekleştirdiği saldırı bölgenin gerici Arap ülkelerinin belirli itiraz ve tepkilerine neden oldu. Soykırım ve insani krizin boyutu İsrail’in küresel teşhiri ve Filistin devletinin tanınması dahil bir dizi diplomatik karşı hamle ile yanıtlandı. Bu aşamada Batılı emperyalist ülkelerdeki uluslararası siyonist lobiyle İsrail’deki siyonist merkez arasında dahi kimi çıkar uyuşmazlıkları doğdu. Ortadoğu’da HTŞ’nin iktidara taşınması sonrası belirginleşen, gerileyen İran’ın yarattığı boşluklar üzerinde giderek keskinleşen Türkiye-İsrail rekabetinin yarattığı gerilim de ABD’nin nihayetinde İsrail’in işgali ve savaşı limitine dek vardırma yönelimini sınırlandırmasını sağlayan faktörler oldu –en azından bugün için! Fakat kuşkusuz birleşik direniş, yani 7 Ekim’in açtığı kapıdan kararlı birleşik yürüyüş ve dünya halklarının ablukayı aşan dayanışması soykırımın durdurulması ve ateşkesin sağlanmasının temel nedeniydi.
İsrail ve Trump, “Gazze Barışı”nı Gazze Şeridi’yle sınırlamak, sorunu Hamas’ın silahsızlandırılmasına ve Gazze yönetimini de teknik bir idari konuya indirgeyerek, genel siyonist-emperyalist hedefleri doğrultusunda hareket etmeyi sürdürmek isteyecek, bu doğrultuda Filistin ulusal hareketinin direnişçi kolunun tasfiyesini ve silahlı direnişin teslimiyetçi tarzda sonlandırılmasını zorlayacaklardır. Bunun karşısında Filistinli direniş güçlerinin ulusal birliğinin geliştirilmesi, Filistinlilerin özsavunmasız bırakılmaması, Filistin bütününü gözeten bir taktik politikanın ortaya konulması dönemin temel görevi olarak öne çıkıyor.
Hamas, İslami Cihat, FHKC, FDKC dahil ulusal direniş hareketinin bileşenleri ateşkes ve ona bağlı verilen güvenceler karşısında Gazze’nin bir “teknokratlar grubu” ile yönetilebileceğini kabul ettiler. Filistin’in bütünlüğünü kapsayan demokratik bir seçim düzenlenene dek Gazze’nin yeniden inşasını da yönetecek bu “teknokratlar grubu”na katılmayacak olan Hamas dahil Filistin ulusal hareketi bileşenleri, tam silahsızlanmayı siyonist işgal sonlandırılana ve soykırım tehlikesi aşılana dek gündeme almayacaklarını bir kez daha beyan ettiler.
El Fetih, Hamas’ın da içerisinde olduğu ulusal direniş hareketiyle bir araya gelerek, bütün güçlerin Filistin halkının temel öncelikli ihtiyaçları doğrultusunda buluşması çağrısı yaptı. Bütünlüklü bir ateşkesin, İsrail’in Gazze Şeridi’nden çıkmasının ve insani yardım girişinin güvencelenmesi, Gazzelilerin “normal yaşama” geri dönüşü, sürgün politikalarının önlenmesi ve esirlerin takasının kolaylaştırılması temelinde ortak bir ulusal tutumun zorunluluğu El Fetih ve dolayısıyla Filistin Yönetimi tarafından da kabul edilmiş gözüküyor.
Kahire Konferansı’nda bir araya gelen Filistin ulusal hareketi bileşenleri Filistinlilerin temel ve acil talepleri temelinde FKÖ’nün yeniden canlandırılması, Filistin devletinin meşru, demokratik ve bütünlüklü yapısının geliştirilmesi kararıyla yeni dönemin temel zeminini yaratmış oldular.
Filistin ulusal hareketi, ateşkesi ve bu “ara dönemi”, FKÖ şahsında Filistin ulusal birliğinin yeniden oluşturulması ve mücadelenin kazanımlarının siyasi-diplomatik olarak kayda geçirilmesi, soykırımın durdurulması için gerekli önlemlerin alınması, 1969 sınırlarındaki Filistin topraklarını gözeten bir yönetimin meydana getirilmesi ile yanıtlıyor. Böylece Gazze’den sonra Kudüs ve Batı Şeria’da gelişecek saldırganlığa karşı hazırlanıyor.
Kuşkusuz bu taktik arayışların ve geliştirilen yanıtların bir stratejik ve programatik izdüşümü var. Filistin ulusal hareketinin zayıf karnı her zaman güvendiği ve dayandığı gerici Arap ülkeleriyle “içte” işbirlikçi çizgi oldu. Bu yeni dönem Filistin ulusal hareketinin geleceği bakımından ciddi olanaklar barındırdığı gibi, takip edilen “Trump Planı” ve gerici Arap devletlerine atfedilen rol, “içte” de El Fetih şahsında burjuva işbirlikçi Filistin güçleri ile geliştirilen ittifak çeşitli riskleri de aynı oranda içeriyor.
Filistin devrimci güçleri (FHKC ve FDKC, Filistin Halk Partisi, Filistin Demokratik Birlik-FEDA ve Filistin Ulusal İnisiyatifi Hareketi) bu döneme ulusal direniş hareketi içerisinde inisiyatif alarak öne çıkmaya yöneliyorlar.
Siyonist İsrail mevcut ateşkesi Gazze’yi kalıcı olarak silahsızlandırıp güdümüne almak, Batı Şeria işgalini genişletmek ve Filistin ulusunun yönetim kapasitesini olabildiğince dağıtmak, Güney Lübnan ve Güney Suriye’yi işgal etmek ve bölgedeki bütün antisiyonist ve anti-ABD’ci kuvvetleri tasfiye etmek için bir hazırlık imkanı olarak değerlendiriyor. İsrail’in gündeminde “iki devlet” yok. Siyonizm Nil nehrinden Fırat nehrine yayılmacı bir devlet politikası ve ideolojisi olarak uygulamada.
Her yönüyle Filistin Arap kimliği bir varlık-yokluk eşiğinin sınırında. Bu koşullar altında Filistinlilerin acil talepleri temelinde bir araya gelen Filistin ulusal hareketi içerisinde önümüzdeki dönemde de programatik ve stratejik ayrışmalar zorunlu olarak yeniden gündeme gelecektir.
Kuşkusuz burjuva çözümün ana taşıyıcısı Mahmut Abbas yönetimi direniş hareketinin zayıflatılması karşısında uzlaşı arayışını sürdürecektir ve tarihte olduğu gibi Oslo ve “Yol Haritası” süreçlerinden daha geri bir sonuca da razı olacaktır. “Uzlaşma” bugün her zamankinden çok tasfiye demektir.
Fakat birinci intifadadan bu yana dillerden düşmeyen, sayısız ölümsüzün nefesini taşıyan “Nehirden Denize Özgür Filistin” sloganı Filistin’de, Ortadoğu’da ve dünyada yankılanmaya devam edecek, Filistin direnişi de mutlaka yeni bir yol açacaktır.
Direniş her ne kadar darbelenmiş olsa da, Filistinliler haklıdır, Filistinlilerin ulusal demokratik talepleri haktır, Filistinlilerin varlığı inkar edilemez, Filistinli mültecilerin vatanlarına geri dönüş hakkı kutsaldır ve bu hak ellerinden alınamaz, Filistinlilerin Kudüs’ün başkent olduğu bir bağımsız ve demokratik Filistin devleti kurma hakları vardır ve bu hak ellerinden alınamaz! Bu yalın gerçekler direnişin üzerinde filizlendiği kutsal topraktır.
Bölgenin gerici Arap devletlerinin ihanet belgesi olan İbrahim Anlaşmaları’na, “içte” de işbirlikçi yönetime karşın Filistin halkının sosyalist, demokratik ve politik islamcı güçlerinin direnişi kırılmadı.
Gazze ve Batı Şeria halkı açlığa, yoksullaştırmaya ve işgalci saldırıya, soykırıma rağmen boyun eğmedi.
Sürgündeki Filistinliler direniyorlar ve “geri dönüş” umutlarına sahip çıkıyorlar. ‘47 sınırları dahilindeki (resmi İsrail sınırları içerisinde yaşayan) Filistinliler “içte” boyun eğmiyorlar, devlet terörüne rağmen sınırlı kuvvetleriyle bile olsa soykırıma karşı çıktılar.
Dünya halklarının ve ezilenlerinin, özellikle öğrenci gençlik hareketinin Filistin’le dayanışma hareketi durdurulamadı. Rodriguez gibi gençler, rasyonel aklın ve insani vicdanın gereği olarak, emperyalist merkezlerde –gerektiği için silaha da sarılarak– soykırımın hesabını sordular.
Siyonist İsrail, sömürgeci işgalci savaşını limitine vardırma ve soykırımda ısrar etme politikasını sürdürdükçe karşı kutbunda direnişi de keskinleştiriyor.
İsrail’in bugün Gazze’den mültecileştirdiği, tehcir etmek istediği, aç bıraktığı, ailesini katlettiği çocuklar, kamplarda, sürgünde, her nerede yaşayacaklarsa, yeni 7 Ekim’lerin militanları olarak yetişeceklerdir. Direniş hareketi askeri olarak geriletilebilir, kuşatılabilir veya yenilgiye uğratılabilir, fakat unutmamalı ki, 7 Ekim 2023’te paraşütlerle İsrail’in demir kubbesini delip geçen Filistinli militanlar dünkü intifadaların taş generali çocuklarıdır!