Gezi-Saraçhane Tarihsel Paralelliğinde Kürt Ulusal Hareketi

You are currently viewing Gezi-Saraçhane Tarihsel Paralelliğinde Kürt Ulusal Hareketi

Kürt ulusal demokratik mücadelesi ile Batı’da işçi ve emekçilerin, ezilenlerin taleplerinin buluşması, mücadelenin bu iki yakasının bir araya gelmesi, faşizm ve sömürgeciliğin yıkılmasının zorunlu ön koşuludur. On yıllardır bu denklem olduğu gibi duruyor. Faşist sömürgecilik de bu denklemin farkındadır ve en büyük korkusu da budur. 19 Mart ayaklanması bu buluşmanın çok önemli bir olanağını oluşturdu. Birleşik devrimin dönem dönem yakınlaşan ama hiçbir zaman tam kesişmeyen bu iki hattı, Gezi’den 12 yıl sonra ilk kez 19 Mart’ta güçlü bir kesişme zemini yakaladı.

Faşist Bahçeli’nin çağrısıyla başlayıp, önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla PKK’nin gerilla savaşı biçiminde sürdürülen silahlı mücadele yöntemini terk ettiğini ve örgütsel varlığına son verdiğini açıklamasına varan süreç, politik zeminin ve iklimin alabildiğine değiştiği son derece önemli bir tarihsel momenti işaret etti. Bu zamanda ortaya çıkan 19 Mart ayaklanması, söz konusu politik iklime, politik kuvvetlerin diziliş ve ilişkilerine yeni motifler ve olanaklar kattı. Hem “süreç” hem de gençliğin odağını oluşturduğu yeni kitle hareketi, yer yer iç içe ama çoğunlukla paralel biçimde ilerledi.

19 Mart kitle hareketinin farklı biçimlerde sürdüğü, faşist şeflik rejiminin “Terörsüz Türkiye”, ulusal demokratik hareketin de “Barış ve Demokratik Toplum” olarak adlandırdığı “süreç”in ise zaten belirsizlikle yüklü olduğu ve hatta tıkanma emareleri gösterdiği koşullarda, bu iki politik gündem ve hattın birbirlerine göre konumlanma biçimi, ama özellikle de Kürt ulusal demokratik hareketinin Batı’daki bu yeni kitle hareketiyle ilişkilenme biçimi ve düzeyi üzerine bir değerlendirme yapmak kaçınılmazdır.

19 Mart kitle hareketi, önemli oranda burjuva muhalefetin öncüsü CHP’nin etkisinde gelişse de, sürecin devamında ve toplamda CHP’yi aşan bir niteliğe ulaştı. CHP ise hareketi faşist iktidar blokunun kendisine dönük saldırı ve ablukasını yarmanın manivelasına dönüştürmeye çalıştı. Tam da bu noktada, yani Batı’daki politik canlanış, Türk işçi ve emekçilerin özneleşmesi ve direnişi, bu hareketin Kürt ulusal demokratik hareketiyle ilişkisini gündeme getirdi. 19 Mart’ta start alan Batı’daki kitle hareketinin hemen üstüne gelen Newroz büyük bir kitlesellikle kutlandı. Zaman aralığının kısalığı bir yana, Saraçhane ile Yenikapı arasındaki kısa mesafe, adeta iki politik hattın içeriğindeki yakınlığı sembolize etti.

Mart ayaklanması tam da ve tıpkı Gezi’de olduğu gibi bir kez daha Kürt ulusal demokratik hareketi ile devlet arasında görüşmelerin yürütüldüğü koşullarda yaşandı. Bu koşullar hiç kuşkusuz –ve yine tıpkı Gezi-Haziran onur ve özgürlük ayaklanmasında olduğu gibi– direnişin toplumsallaşmasına uygun iklim ve ortam sağladı.

Kürt ulusal demokratik mücadelesi ile Batı’da işçi ve emekçilerin, ezilenlerin taleplerinin buluşması, mücadelenin bu iki yakasının bir araya gelmesi, faşizm ve sömürgeciliğin yıkılmasının zorunlu ön koşuludur. On yıllardır bu denklem olduğu gibi duruyor. Faşist sömürgecilik de bu denklemin farkındadır ve en büyük korkusu da budur. 19 Mart ayaklanması bu buluşmanın çok önemli bir olanağını oluşturdu. Birleşik devrimin dönem dönem yakınlaşan ama hiçbir zaman tam kesişmeyen bu iki hattı, Gezi’den 12 yıl sonra ilk kez 19 Mart’ta güçlü bir kesişme zemini yakaladı. Gezi’den Saraçhane’ye bu iki kesişim zemininin, aynı zamanda Kürt ulusal demokratik hareketi ile sömürgeci faşist rejim arasında müzakere süreçleriyle de karakterize olması, bir tesadüfün ötesinde, “süreçler”in şovenizmin altındaki toprağı çekip almaya başlamasının yansıması olarak da okunmalıdır.

Kürt ulusal demokratik hareketi, 19 Mart kitle hareketinin ortaya çıkışından itibaren onu destekleyen bir tutum aldı. İBB’ye dönük gözaltı-tutuklama saldırısının ardından DEM Parti “Bu bir darbedir” açıklaması yaptı. DBP ve DEM Parti eş başkanları Newroz alanlarında saldırıyı protesto etti; 19 Mart-21 Mart, Yenikapı-Saraçhane ilişkisinde somutlaşan demokratik-dayanışmacı bir tavır sergiledi. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, 24 Mart akşamı Medya Haber TV’de yayınlanan değerlendirmesinde iktidarın saldırılarına dikkat çekerek, “Bu koşullarda süreç mi olur” diye sordu. “İkircimliğe düşmeye gerek yok, faşizme karşı birleşik mücadeleyi örelim” çağrısı yaptı.

Ne var ki, hareketin başında sergilenen desteğin ve verilen demeçlerin ötesine geçilemedi. Eylemlere kitle katılımı da giderek sınırlandı, bir aşamadan sonra büsbütün kitle hareketinin dışında kalındı.

Bu durumun oluşmasında CHP’nin milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında, tezkere oylamalarında ortaya çıkan iktidar yanlısı pratiği ve kayyum gasplarında yaşanan tutumsuzluğu gibi kötü siyasi sicili, Mansur Yavaş’ın Saraçhane kürsüsünden yaptığı ırkçı, saldırgan konuşmalar elbette önemli bir etmen oldu. Zafer Partisi’nin eylemlerde yükselttiği ırkçı, faşist söylemler, kitlelerin İmralı görüşmelerine gösterdiği ırkçı hezeyan ve sosyal-şoven solun bu konulardaki tutumsuzluğu da ayrıca nesnel bir etkendi. Fakat burada “süreç akamete uğramasın” türündeki ihtiyatlılığın belirleyici olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu, Kürt ulusal demokratik hareketinin Gezi-Haziran ayaklanmasıyla ilişkilenişinden de hafızamızda olan bir durum ve tutumdur.

Gezi’de HDK/HDP, Mart ayaklanmasında DEM Parti birleşik mücadelenin başlıca araçlarıydı. İki dönemin ve ayaklanmanın kendi özgünlükleriyle birlikte, Gezi’de HDK ve henüz yeni bir parti sayılmasına karşın HDP belli bir aşamadan sonra iki hattın enerjisini kayda değer bir oranda birleştirebildi. DEM Parti ise bu düzeyin oldukça gerisinde kaldı. Bunda hiç kuşkusuz DEM Parti’nin kendisini bu süreçte mücadeleden ziyade, hatta neredeyse tamamen müzakere partisi olarak konumlandırması belirleyici rol oynadı/oynuyor. Faşist Bahçeli’nin “takdire şayan” diye nitelediği, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın, İmamoğlu’nun tutuklanması ve ardından gelişen kitle hareketi için dile getirdiği, “Biz CHP’nin eylemci kitlesi değiliz. Bizim partimizin böyle bir şeyi yok. Biz eleştiririz bu kararı ama bizim kendi, başka bir meselemiz var, bu meseleyi de aşan. Biz toplumsal barışı örgütlemeye çalışıyoruz” sözleri bu geri düzeyin göstergesi oldu.

Bakırhan’ın sözleri ve yaklaşımı, dar ulusalcılıkla maluldür. Bakırhan’ın sözleriyle ifadelendirirsek, “toplumsal barışı örgütlemeye çalışan” ya da Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile programını ve stratejisini Türkiye’nin demokratikleştirilmesi hedefine odaklayan bir siyasi öznenin, 19 Mart kitle hareketinde Türk halkının adalet ve özgürlük ayaklanmasını görmemesi kabul edilemez. Bakırhan’ın bu yaklaşımı Kürt sorununun adil ve demokratik barış temelinde çözümüne dayanak olacak başlıca gücü denklem dışına çıkarmaktadır. Batı’da yükselen kitle hareketiyle bu temelde ilişkilenmemek Öcalan’ın devletle müzakeredeki pozisyonu da zayıflatmaktadır.

Bu anlayış, buluşması elzem iki politik hattın, buluşturulması bir yana, karşı karşıya konulmasını, ayrıştırılmasını doğurmaktadır. “Müzakere” ile “mücadele”nin karşı karşıya konulması anlamına gelen “süreç zarar görmesin” retoriğiyle gerekçelendirilen bu yaklaşım, sanılanın aksine “süreç”i ulusal demokratik hareket aleyhine fakat faşist sömürgecilik lehine etkiler ve sonuç olarak akamete uğratıcı olur.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Kürt ulusal demokratik hareketi Gezi günlerinde isyana nispeten daha yakın dursa da, o dönemde verdiği demeçlerde de isyana, kitle hareketine bugünkülerle neredeyse aynı argümanlarla yaklaşması çarpıcıdır.

Gezi direnişinin başlangıcında Sırrı Süreyya Önder aracılığıyla BDP’nin, dolayısıyla Kürt ulusal demokratik hareketinin bir görünürlüğü oluştu. Ancak direnişin genişlediği ve halk ayaklanması düzeyine sıçradığı 31 Mayıs’tan itibaren bu durumun da gerisine çekilindi. 3 Haziran’da dönemin BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “orada ulusalcılar, ırkçılar, kafatasçılar var. Bizim kitlemiz nerede duracağını bilir. Irkçıların yanında durmaz” açıklaması geldi. Kürt ulusal demokratik hareketi önderi Öcalan 7 Haziran 2013’te gerçekleşen İmralı heyetinin 6. ziyaretinde şunları söylüyordu: “Gezi Parkı’ndaki direnişi anlamlı buluyor ve selamlıyorum. Elbette bu duruş, yeni bir siyasal kırılma yaratmıştır. Ancak hiç kimse ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelere de kendini kullandırmamalıdır.”

Bu açıklamalar Kürt yurtsever kitleleri ile Taksim Gezi direnişi arasına bir mesafe soktu. Bu tavır kuşkusuz, genişleyen ve “hükümet istifa” sloganlarını yükselten halk hareketi karşısında “barış” görüşmeleri yürütülen bir hükümeti istifaya çağırmanın ve bunu talep eden harekete katılmanın uygun olmayacağı fikrinden ileri geliyordu. Yine Öcalan, Ocak 2014’te “Başbakan seçimlerde beni idam etmekten bahsediyordu ancak ben Gezi olaylarında kendisini kurtardım. Sağduyulu davranmasaydık başbakanı götüreceklerdi. 17 Aralık darbesine de karşı duracağız. Tüm darbelere karşı durduk” diyerek, Gezi-Haziran ayaklanmasına hangi politik kodlamalarla yaklaştığını ortaya koymuş oluyordu.

Öte yandan, Gezi ayaklanmasına katılan kitlelerin Türk bayrakları taşıyor olması, sıklıkla yükseltilen “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı, İşçi Partisi gibi ırkçı, şoven çevrelerin hareket içerisindeki varlığı BDP’nin, Kürt yurtsever kitlenin geri duruşunun diğer gerekçeleriydi.

HDK/HDP ve ulusal demokratik hareketin bu “dışarıdan” yaklaşımı, kitle hareketinin yeni bir devrimci nitel sıçrama yapma imkanlarını sınırlandırdı. Öte yandan HDK/HDP dışı ve sosyal-şoven çevrelere CHP’yle dirsek teması içerisinde hareketi yönlendirme sahası açtı.

Bir aşamada bu yanlış tutumun düzeltilmesine dönük bazı müdahaleler gelişti. Ulusal demokratik hareketin başkaca özneleri Gezi direnişini demokratik bir halk hareketi olarak tarifledi ve Kürtleri inisiyatif almaya çağırdı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık 29 Ağustos 2013’te BBC Türkçe’ye verdiği röportajda, Gezi isyanı için, “Demokratik siyasetin önünü açan bir eylemdir. Dolayısıyla bu, çözüm sürecine de hizmet eden bir eylemdir. Ona katılmama, tereddütler yaşama yanlıştır” diyordu. Yaşanan tereddütlerin kaynağını da şöyle sıralıyordu: “Neden onu yaşadılar? Birincisi, ‘Katılırsak, devlet Türkiye’deki demokrasi güçlerine saldırabilir, eğer katılmazsak saldırı olmayabilir, o zaman bu hareket daha güçlü gelişebilir’ diye düşünüldü. İkincisi, ‘Eğer katılırsak Önder Apo’nun başlattığı süreç zarar görebilir. Bunu kullanan güçler olabilir. Özellikle hükümet bunu kullanabilir. Zaten çözüm yönünde adım atmaya pek niyeti yok, bunu da gerekçe yapıp adım atmayabilir’ anlayışı vardı.”

Gezi-Haziran ayaklanması “müzakere-çözüm karşıtı” bir hareket olmadı. Tersine, mücadele alanlarında yaşanan birleşme ve etkileşim şoven bilincin kırılmasına, Kürt sorununun çözümünde daha barışçıl-demokratik bir noktaya gelinmesine yol açtı. Devletle girilen müzakere sürecinin toplumsallaşmasının, toplumsal bir ruha ve iklime dönüşmesinin, demokratik barış talebinin özgürlük için ayaklanan kitlelerle buluşmasının ve kitlelerin bu temelde de özneleşmesinin önünü açtı. İktidarın hegemonya alanını, baskı mekanizmasının etkinlik sahasını daralttı, devletin müzakere sürecindeki pozisyonunu “çözme”den “çözüm”e doğru zorlayan bir kuvvet haline geldi.

Ya iktidar ile uzlaşma temelinde en geri çözüme razı gelinecekti ya da Türkiye işçi sınıfı ve emekçileriyle ortaklaşma ve birleşik halk direnişiyle daha ileri bir demokratik çözüm zorlanacaktı. Kürt ulusal demokratik hareketi ilk baştaki yalpalama sonrasında politik-pratik tavrını ikinci seçenekten yana belirledi ve bu pratik kitle bilincinin ve eyleminin gelişmesine, hareket içerisinde birleşik mücadele örgütlerinin politik hegemonyasının güçlenmesine yol açtı.

Gezi önce Lice’yle buluştu. Amed Lice’de kalekol yapımı protestolarında katledilen Medeni Yıldırım Gezi şehidi oldu, onun için de yürüyen kitleler “Diren Lice, Gezi Parkı Seninle” sloganını haykırdı. Gezi’nin komünal sistemi ve forumlar şeklinde inşa edilen taban demokrasisi Rojava’da yeşeren yeni yaşamı, halkçı-demokratik devrimi kavradı. Gezi’den Rojava’ya akan bir genç kuşak oluştuğu gibi, Şengal’e yardım kampanyaları, Kobanê için sınır nöbetleri de bu siyasi kavrayışın pratik yansımaları, birleşik devrimin bilinç nüveleri oldu.

Mart adalet ve özgürlük ayaklanması da, bir halk hareketi olarak içerisinde pek çok siyasi eğilimi barındırmakla beraber, esasta birleşik demokratik mücadele karakterinde şekillendi ve halen bunu korumakta. Çünkü Türk burjuva devletinin Kürt halkıyla barış yönünde atacağı en cılız adımlar bile, şovenizmin zayıflamasına ve Türkiye’de sınıf mücadelelerinin yükselişine yol açmaya yetiyor. Çünkü devlet, Kürt sorununda “çözüm” görüşmelerini yürütürken, oluşacak politik iklimde gelişebilecek yeni Gezi’lerin korkusu ile Batı’da karşıdevrimci savaşımı, baskı ve yasakları tırmandırıyor ve bu faşist zor kullanımı halk kitlelerinin birleşme ve direniş eğilimini besliyor. Nihayet Saraçhane direnişi de adalet ve özgürlük ayaklanmasına dönüşerek önemli bir toplumsal güç ve mücadele kanalı haline geldi. Bu rejim dışı emekçi halk hareketi ve siyaseti Kürt sorununun asgari demokratik çözüm çerçevesi için de büyük bir imkanın açığa çıkması demek.

Hareket içerisinde demokratik bilinç yükselirken, direniş gündem ve damarları çeşitlendi. Politik iddia ve özgüven birikti. Korku duvarlarını yıkıp geçen sokak pratiği, çıplak arama işkencesini, tutuklu öğrencileri, hapishaneleri “her gün konuşacağız” kampanyasıyla üniversiteli gençliğin tutsak sıra arkadaşlarını sahiplenme pratikleriyle, kampüslerden, öğrenci dayanışmalarından kuyu tipi tecride karşı eylemlere genişledi; üniversite meclisleri, boykot komiteleri, buluşmalar-forumlar, birleşik eylemlerle yaygınlaştı. Nihayet bu birikim politik bir hedef olarak 1 Mayıs’ta Taksim iradesinde buluştu. 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi bu zeminde ortaya çıktı, üniversiteli gençlerin DİSK önündeki 1 Mayıs Kadıköy kararını protesto gösterisi bu politik birikim ve iddiadan beslendi. Taksim çarpışması başta gelmek üzere 1 Mayıs, İstanbul’dan Amed’e, Mart ayaklanmasının bütün taleplerini kucaklayan bir mücadele günü oldu.

Bu kitle hareketinin bir yanını AKP-CHP arasındaki iktidar mücadelesi oluşturuyorken, gündemleri ve hareket biçimlerinden görüleceği üzere esasını faşist şeflik rejimine karşı biriken öfkeyle ayaklanan kitlelerin adalet ve özgürlük isteği oluşturuyor. Bu kitle, doğal ve haklı biçimde, tüm adalet ve özgürlük isteyenleri yanında görmek ister. Bu, CHP ile değil, esasen kitle eylemiyle yükselen politik özgürlük mücadelesi ile ilişkilenme konusudur. Ayaklanan kitlelerle buluşacak bir politik hat geliştirme görevidir.

Bu tabloda, DEM Parti’nin ve ulusal demokratik hareketin adalet ve özgürlük hareketine katıldıklarında “çözüm sürecinin baltalanacağına” inanmaları ancak ve ancak sömürgeci faşist şeflik rejiminin işine yarayacak bir düşünüştür. Çünkü Türkiye’deki politik özgürlük mücadelesi ile Kürdistan’daki ulusal özgürlük mücadelesini birbirinden ayrı tutmak sömürgeci faşizmin stratejik önceliğidir.
Türkiye’de faşizm yükselirken Kürdistan’da “çözüm” gerçekleşmeyeceği gibi, Kürt sorununda çözüm olmaksızın Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Şu anki “müzakere” tablosunda halklarımızın eşitliği ve özgürlüğü temelinde bir “çözüm” süreci adalet ve özgürlük için ayaklanan kitlelerle devrimci-demokratik hattan buluşarak gelişebilir.

19 Mart kitle hareketi, adalet ve özgürlük isteyen, rejimin yoksullaştırma, geleceksizleştirme, güvencesizleştirme politikalarına karşı öfkesini AKP-CHP iktidar çatışmasını fırsat bilerek sokağa döken bir harekettir. Böyle bir mücadele ile buluşmak ulusal demokratik hareketin devletle görüşmeler temelinde yürütmekte olduğu süreci ve/ya demokratik barış mücadelesini güçlendirir mi, zayıflatır mı? Soru budur. Ya da barış mücadelesinde Türk işçi ve emekçilerine, ezilenlerine güven vermek, AKP-MHP iktidarına güven vermekten daha az mı önemlidir? Kaçınılmaz soru ve düğüm de burasıdır.

Ulusal demokratik güçlerin ve DEM Parti’nin hareketin içerisinde tereddütsüz ve ikircimsiz biçimde yer alması hareket halindeki kitlelerin bilincini yükselteceği, birleşik mücadele ufku ile politik iddiasını genişleteceği gibi, bu muhataplaşma ve etkileşimin Öcalan’ın, Kürt ulusal demokratik hareketi ya da DEM Parti’nin halklarımız karşısındaki demokratik konumlanışını güçlendireceği de su götürmez bir gerçektir. Öte yandan, hareketin alternatif politik merkezinin oluşturulması, üçüncü bir hegemonya cephesinin meydana getirilmesi en kritik konudur. Birleşik demokratik mücadele örgütü olarak DEM Parti, geride kalan yıllarda faşist şeflik rejiminin tüm tasfiye saldırıları karşısındaki birleşik halde direnme deneyimi, örgütsel genişliği-yaygınlığıyla, bu kritik konunun çözümünde en güçlü muhatap, en hazır örgütlülük zeminidir.

İsyan eden kitlelere hangi talepler için nasıl mücadele edeceğini söyleyen, söylemleri, eylemleri ve politik hedefleriyle onlara düşünüş ve davranış tarzı kazandıran bir merkez görevi hala ortada duruyor. Barış ve demokratikleşme stratejisiyle süreci işletmekte olan Kürt ulusal demokratik hareketi ve DEM Parti’nin 19 Mart kitle hareketi içerisinde yer alan tutarlı, demokratik, antifaşist güçlerin birleşik bir merkezinin inşasına göre konumlanma sorumluluğu vardır. Bu hareket içerisindeki fiili meşru mücadele yaklaşımını güçlendirmek, özellikle de silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının alındığı koşullarda ayrıca önemli ve gereklidir. 19 Mart kitle hareketinin politik gerilim konuları ve talepleri emekçi, yoksul Kürt halkımızın da konuları, talepleridir ve harekete sınıfsal bir nitelik kazandırmak “sürecin ruhu”na uygun olanıdır.

“Barış süreci”ni devlet/diplomasi kanalının ötesine de taşımak ve harekete katılmak, Kürt yurtsever hareketinde ve DEM Parti’de sınıfsal-siyasal bir iç saflaşmayı zorunlu kılmakta, zorlamaktadır. Kürt ulusal hareketinin hem Gezi’deki hem de 12 yıl sonra Saraçhane’deki yaklaşımını, hareketin bünyesindeki sınıf çelişkisinin ve geriliminin bir yansıması olarak da okuyabiliriz. Görüşmelerin başlaması ve silahlı mücadeleye son verip örgütsel fesih kararıyla devam eden süreçte, belirgin siyasi eğilimlerden biri, rejimle ittifak kurma çizgisinde, en geri düzeyde de olsa bir uzlaşma sayesinde “sorun”un ortadan kalkacağını hesap etme eğilimidir. Bu eğilimin yüzü devlete dönüktür, sürece halel gelmemesi için sokaktan uzak durur, pasifizmi örgütler. Bu siyasi eğilim, Kürt ulusal burjuvazisinin görüş açısı ve orta sınıf siyaset tarzını, DEM Parti başta olmak üzere parlamenter siyasete taşıyan çevrelerinden kaynaklanıyor.

Bu eğilimin saptanışı ve analizi, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında birleşik demokratik cephe partisinin eleştiri-özeleştiri temelinde örgütlediği halk toplantılarından ve Parti Meclisi sonuç bildirgesinden hafızamızda. O dönemde yapılan açıklamalarda “politik-ideolojik kanama” olarak tariflenen ve kaynağı da “temsili ve orta sınıf siyaset biçimine sıkışmak” olarak açıklanan durum ve sorun, Kürt orta burjuvazisine özgü siyaset tarzıyla, kendi konumuna göre hareket eden, bu nedenle toplum için değişim ve özgürlük değil, kendi sınıf çıkarı için güvenlik ve güvence isteyen kesimlerin tutumuyla bağlıdır. HDP/DEM Parti içinde son yıllarda bu siyasal eğilimin gitgide hegemonikleştiğini görmek mümkün. 2015’ten bu yana yoğunlaşan faşist devlet terörü altında “nasıl olursa olsun, yeter ki uzlaşma olsun” zihniyetiyle karakterize olan bu eğilim, HDP/DEM Parti’de cisimleşen parlamenter siyasetin de belirleyici bir faktörü oluyor.

Bir yanda orta sınıf güvenlik ve güvence arayışı, bir yanda ise iktidara ve devlete güvenilmeyeceğini yaşam deneyimleriyle yakından bilen, acıları, bedelleri, kazanımları şantaj malzemesi yapılıp, her gün “terör kaynağı” olarak konuşulmaya devam edilen yoksul Kürt halkımızın barış ve demokrasi arayışı. Kürt ulusal sorununun demokratik biçimde çözümü, barış talebini adalet ve özgürlük isteyen kitlelerle buluşturacak bir politik programı fiili meşru mücadele kanalından sömürgeci faşizme dayatarak sağlanabilir. Türkiye’deki halk ayaklanmasının dışında kalıp diplomatik bekleme koridorlarında durmaksa yalnızca kaybettirir.

Mart ayaklanmasının adalet ve özgürlük talepleri Kürt halkımızın da talepleridir. Öcalan’ın Türkiye’nin demokratikleşmesini hedefleyen yeni politik stratejisi de ancak Batı’da gelişen emekçi halk inisiyatifi ve direnişiyle buluşmakla ilerletilebilir. Demokratik ve müzakereci konum bu yoldan sağlamlaştırılabileceği gibi, demokratik talepler sömürgeci faşizme bu yoldan dayatılabilir, ancak bu şekilde korunup geliştirilebilir.

Birleşik demokratik cephe partisi DEM Parti ve ulusal demokratik hareket, yönünü, bu direniş damarlarını buluşturmaya, özgürlük mücadelelerini ezilenlerin birleşik genel direnişine dönüştürmeye dönmelidir.

Halen kampüslerde, sokaklarda, meydanlarda çeşitli biçimlerde sürmekte olan, her konuda konuşmaktan ve etkileşimi yükseltmekten vazgeçmeyen kitle hareketi, demokratik bir barışı gerçekleştirmeye çalışan siyasi öznenin toplumsal müzakeresine de açıktır. Faşist Türk burjuva devletinin sırtını dayadığı şovenizmin yırtılması, Türk işçi ve emekçilerinde Kürt halkıyla kardeşleşme, eşitlenme bilincinin gelişmesi bu şekilde sağlanabilir. Adil ve demokratik barış ancak halklarımızın müzakeresi ve mücadelesiyle kazanılabilir.