İlk Antikomünist İttifak Örgütü: NATO

You are currently viewing İlk Antikomünist İttifak Örgütü: NATO

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra dünya yeniden şekillendi. İki kampın oluşması savaş sonrası dünyanın çehresini şekillendiren temel gerçekliktir. Kapitalist ve sosyalist kampların oluşması Ekim Devrimi’yle tarihin gündemine giren sosyalist sistem-kapitalist sistem çelişkisinin daha yüksek düzeyde ve dünya çapında keskinleşmesi anlamına gelmektedir. SSCB’nin 1949 yılında başarılı atom bombası testiyle ABD’nin nükleer silah ayrıcalığı ortadan kalkmış, SSCB’nin çöküşüne kadar sürecek bir güç dengesi oluşmuştur. Soğuk Savaş, misliyle büyüyen komünizm tehlikesine karşı kapitalist-emperyalist dünyanın ABD ve NATO önderliğinde süren ve bütün bir 20. yüzyıla yayılan antikomünist savaşıdır. Soğuk Savaş bir topyekün savaştır: ideolojik ve kültürel alanı olduğu kadar siyasi ve diplomatik alanı da, askeri olduğu kadar ekonomik alanı da kapsar; açık örgütlenmeleri ve mücadeleleri olduğu kadar gizli, illegal örgütlenmeleri ve mücadeleleri de içerir. Psikolojik savaş kesintisiz sürer.

Devletler arasındaki mücadeleler önünde sonunda sınıflar arası mücadelenin yansıması veya farklı bir boyutudur. Belki burada sınıflar mücadelesini yalnızca temel sınıflar arasındaki mücadeleye indirgememek gerektiğini hatırlatmak yerinde olur. Sınıflar mücadelesi aynı zamanda sınıflar içerisinde değişik eğilimler, katmanlar arasındaki “iç mücadeleleri” de kapsar. Burada özelikle vurgulanması gereken, burjuva devletler arsındaki mücadelenin dünya burjuvazisinin değişik “ulusal” bölükleri arasındaki sınıf içi mücadeleler olduğu hakikatidir. Kapitalizmin tarihi düşünüldüğünde, her ülke burjuvazisi krizlerden içeride krizin yükünü işçi sınıfı ve emekçilere, “dışarıda” ise diğer ülkelere, diğer ülkeler burjuvazisi ve halklarına yıkarak çıkmak ister. Zaten bir başka yol da yoktur. Bütün ülkeler burjuvazisinin temel eğilimidir bu. Tekelci kapitalizm, emperyalizm koşullarında bu eğilim daha da keskinleşir; bu eğilimin içerideki yansıması son tahlilde faşizm ise, dıştaki yansıması da yağma ve talan, paylaşım savaşlardır.

“İttifaklar” ve “anlaşmalar” tarihi devletler tarihi kadar eskidir; ilk kent devletlerine kadar gider. Tarih boyunca devletler arası ittifaklar, anlaşmalar değişik biçimler alır. Uzun süreli olsalar (yaşasalar) bile hemen hiçbirinin kalıcı olmaması ittifak ve anlaşmaların koşullara bağlılığını kuvvetle hatırlatır. Devletler arası ilişkilerde somutlaşan durumlar, kuvvet ilişkileri değişince eski anlaşmalar, ittifaklar da değişir; yeni anlaşmalar, yeni ittifaklar doğar; eski dostluklar, düşmanlıklar değişir, hatta yer değiştirir.

Köleci ya da feodal devletler arası ittifaklar olduğu gibi Ekim Devrimi’nden önceki burjuva devletler arası askeri ittifakalar da sömürücü sınıfların devletlerinin bir grubunun diğer bir grubuna veya daha güçlü bir devlete karşı saldırmazlık, savunma, güç birliği ya da saldırı amaçlı oluşumlarıdır. Eğer Paris Komünü’ne karşı Alman ve Fransız burjuvazisinin karşıdevrimci Frankfurt anlaşmasını saymazsak, NATO dünya burjuvazisinin SSCB’yi çevreleme ve komünizmle mücadele amacından doğmuş ilk ittifak örgütüdür; Soğuk Savaş’ın en önemli aracı olmuştur. Burjuva devletler dünyasında doğmuş bir ittifak olmadığının altı özellikle çizilmelidir. Bu açıdan ittifaklar tarihinde nitelik bir kırılmaya tekabül eder; kendisinden önceki devletler arası bütün ittifaklardan farklı nitelikte bir ittifaktır. Emperyalistler arası çelişkinin geri plana itildiği, komünizm tehlikesi karşısında birleşme eğiliminin önde yürüdüğü bir tarih dönemine denk düşer. SSCB ve sosyalist mücadele tarihinin önemli bir kırılma anı olan SBKP’nin 1956’daki 20. Kongresi’nden itibaren uluslararası alanda “barış içinde birlikte yaşama” politikası ile emperyalizmle uzlaşıyı yüceltme temelinde geliştirilen emperyalizme ödünler verme, sistematik uzlaşma çizgisine; keza içeride sosyalizmin kazanımlarından ödünler vererek SSCB’nin kapitalist restorasyon ve modern revizyonist yola sokulmasına karşın NATO ittifakı amaçlarını koruyarak II. Dünya savaşını takiben oluşan sosyalist kampa ve komünizme karşı mücadeleyi, Soğuk Savaş’ı SSCB ve Varşova Paktı dağılana kadar sürdürmüştür. Burada geliştirilen NATO analizi kendisini NATO tarihinin bu dönemiyle sınırlandırmaktadır.

Derindeki Karşıdevrimci Kökler

NATO tarihteki ilk antikomünist ve karşıdevrimci “ittifak ilişkisi” değil. Ama o hiç kuşkusuz tarihin gelmiş geçmiş en kapsamlı antikomünist ittifak örgütüdür. Onun ideolojik olduğu kadar siyasal kökleri de modern sınıflar mücadelesi tarihinin derinliklerine uzanır. Komünist Manifesto’da müstesna bir yeri olan, öngörü derinliği ve sadeliği ile hayranlık uyandıran o birkaç cümle NATO’nun hakikatini anlamak için izlenmesi gereken yolu göstermektedir:

“Avrupa’da bir heyula kol geziyor – komünizm heyulası. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu heyulayı defetmek için bir kutsal bağlaşma kurdular. Papa’yla Çar, Metternich’le Guizot, Fransız Radikalleriyle Alman polisinin casusları.”

Daha 1848’in öngününde Avrupa’da böyle başlıyor görünüyor hikaye! Yayılan devrim korkusu Avrupa gericiliğini birleşmeye yöneltiyor; burjuva liberaller, kilise ve feodal aristokrasi yaklaşan devrime karşı kutsal bir ittifak oluşturuyorlar. Bu karşıdevrimci ittifakın kökleri 1815’te kurulan dörtlü ittifaka kadar uzanır. 26 Eylül 1815’te Paris’te Avusturya İmparatoru ve Prusya Kralı 1. Aleksandır tarafından bir anlaşma ile kurulan “Kutsal İttifak” Hristiyan dininin ilkeleri üzerinden barış kurmayı amaçlıyordu. Daha sonra Avrupa’nın büyük monarşileri Avusturya, Prusya, Rusya ve Büyük Britanya 1879 Büyük Fransız Devrimi’nin Avrupa’ya yayılmakta olan devrimci ve cumhuriyetçi etkilerine her şekilde karşı koymak üzere 20 Kasım 1825 Paris Antlaşması’nı imzaladılar. Bu Napolyon savaşlarından sonra Avrupa monarşilerinin zaferi anlamına geliyordu. 1820’lerde ittifak, eğer bir devletin iç durumu komşularının barışını tehdit ederse, müdahale hakkını kararlaştırdı. Böylece ittifakın karşıdevrimci niteliği tahkim edildi. Fransız ordusunun Papa’yı korumak için Roma’ya giderek cumhuriyetçi devrimi (Mazzini ve Garibaldi’yi) ezmesinin taşları böyle döşendi. Keza Çarlık rejimi Avrupa’nın başlıca gerici gücü haline bu yoldan geçerek geldi. 1848’de Macar devrimini bastırmak için ordu gönderen ve Polonya’daki isyanları ezen de Çar I. Nikola’ydı. Marx’a göre Çarlık Avrupa gericiliğinin son sığınağıydı.

O hikaye şöyle sürdü: Çeyrek yüzyıl sonra Paris Komünü’ne karşı Alman burjuvazisi kanlı bıçaklı olduğu Fransız burjuvazisinin yardımına koşmakta tereddüt etmedi. Burada duralım: Paris Komünü nasıl yenildi? Alman burjuvazisi ile Fransız burjuvazisinin ittifakı belirleyici rol oynadı ve kuşkusuz o sırada bu kanlı işbirliğinin ipleri Alman İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk şansölyesi Otto von Bismark’ın ellerindeydi. Prusya Savaşı (19 Temmuz 1870-10 Mayıs 1871) Fransa’nın yenilgisi ile sonuçlandı. III. Napolyon’un bütün ordusu Sedan Muharebesi’nde (2 Eylül 1870) teslim alındı. Bismark’ın orduları 28 Ocak 1871’de Paris’i de aldı. Paris Komünü devam ederken Alman burjuvazisi ile Fransız burjuvazisi 10 Mayıs 1871 Frankfurt Antlaşması’nı imzaladılar. Bu, Paris Komünü’ne karşı açık karşıdevrimci bir ittifaktı. Fransız işçi ve emekçilerine, Komün’e karşı tavizsiz Versay Hükümeti ve başındaki Adolphe Thiers karşıdevrimci bir anlaşma için Alman burjuvazisinin bütün isteklerini duraksamadan kabul etti.

Komün’ün iç zaafları ve kararsızlığından yararlanarak zaman kazanmaya çalışan Thiers Bismark’tan istediği en önemli şeyi aldı: Alman orduları teslim aldıkları 100.000 Fransız askerini Komün’ü bastırmak üzere Versay Hükümeti’ne teslim etti. Thiers bu kuvvete dayanarak Komün’ü yok etmeye yönelik karşıdevrimci askeri hazırlığını tamamladı. Paris’in değişik bölgeleri zaten Bismark ordularının işgali altındaydı. Ve bu bölgeler “tarafsız”dı. Bismark bir yandan Paris’e, yani Komün’e uyguladığı kuşatmayı sıkılaştırırken (Alman işgalcileri özellikle kente gıda tedarikini engelliyordu), diğer yandan da Alman işgali altındaki bu sözde tarafsız bölgelerden manevralar yaparak karşıdevrimci Thiers ordularının Komün’e arkadan saldırmasını organize etti. Komün’ün yenilgisinde kendi iç karasızlıklarının (ulusal bankaya el koymama, Versay’a saldırmama, Blankici çoğunluk ve Prudoncu azınlık arasındaki sonuçsuz tartışmalarla zaman kaybı) yanı sıra Alman-Fransız burjuvazisi arasındaki bu karşıdevrimci ittifak belirleyici oldu.

Bilimsel sosyalizm ve marksizmin kurucuları Marks ve Engels devrim korkusunun devrimin düşmanlarını birleşmeye yönelttiğini, bunun sınıf mücadelesinin diyalektiği olduğunu vurgulamışlardı. 1879 Büyük Fransız Devrimi’nden başlayarak, 1848 devrimleri ve 1871 Paris Komünü deneyimi de bunu doğruladı. Modern sınıf mücadelelerini ve özellikle en yüksek patlama anlarını, devrim deneyimlerini inceleyen Marks, devrimci sınıf mücadelesinin gelişiminin birleşik ve daha güçlü bir karşıdevrimi koşulladığını, karşıdevrimi direncini limitine vardırmaya zorladığını ve böylece onun üstesinden gelebilmek için kendi gücünü limitine vardırma eğilimini doğurduğunu -karşıdevrimin limitine varan basıncı da devrimi kendi gücünü limitine vardırmaya zorlar- açıklayarak devrimlerin gelişmesinin yasallığını göstermişti:

“Kısaca: devrimci ilerleyiş, hiç de kendi dolaysız trajikomik kazanımları ile kendine yol açmadı, tersine, ancak sımsıkı, katı, güçlü bir karşıdevrim ortaya çıkartarak, kendisine bir hasım yaratarak ve onunla savaşarak, yıkıcı parti, en sonunda gerçekten devrimci bir parti oldu.” (Fransa’da Sınıf Savaşımları, Eriş Yay., s. 30)

Ekim Devrimi Ve Karşıdevrimci Reaksiyon

Kapitalist rekabet 1870’lerde tekellere yol açtı; kapitalizm tekelci kapitalizme, emperyalizme dönüştü; kapitalist emperyalizm bir dünya sistemi olarak doğdu; dünya pazarlar, hammadde kaynakları ve sömürgeler yönünden birkaç büyük emperyalist devlet tarafından paylaşılırken, sermaye ihracı meta ihracından daha büyük bir önem ve ağırlık kazandı. Emperyalist dünya sisteminin belli başlı bütün çelişkileri patlama düzeyinde keskinleşince dünyanın yeniden paylaşımı, yani tarihin tanık olduğu ilk “dünya” savaşı, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı 1914 yazında patladı. Avrupa proletaryası emperyalist savaşı önleyememişti. Savaş patlak verdiğinde II. Enternasyonal emperyalist savaşa dair bütün kararlarını, teorik ve stratejik yaklaşımlarını çiğneyerek kendisini inkar etti. II. Enternasyonal’in iflası ile dünya komünist hareketi krize girdi. Sınıf mücadelesinin yeni bir düzeye geçiş alametlerinden birisiydi bu.

Emperyalizmin ve komünist hareketin krizi tarihsel bir eşikti, bir önceki dönemden daha kapsamlı, daha belirleyici sınıf mücadeleleri döneminin habercisiydi. Daha önce dünya komünist hareketinin öngördüğü gibi, emperyalist paylaşım savaşı muazzam bir yıkıma; iktisadi, toplumsal ve siyasal krizlere yol açtı. Emperyalist savaş devrimci bunalımı olgunlaştırdı. 1917 Şubat ve Ekim devrimleri Lenin’in öngördüğü gibi emperyalist sistem zincirinin en zayıf halkasından kırılmasından başka bir şey değildi. Devrim, Almanya ve Macaristan başta gelmek üzere bütün Avrupa’da gündemdeydi. Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’da betimledikleri o dokuz canlı komünizm heyulası kapsama alanını muazzam boyutlarda genişletmiş, olgunlaşmış, yakın ve somut seçenek şeklinde Avrupa’nın üzerinde bir kızıl basan olarak belirmişti, ondan da öte bütün bir Doğu’yu-Asya’yı devrimin girdabı içerisine çekiyordu.

Çarlık Rusyası’nın bütün gerici, karşıdevrimci güçleri Ekim Devrimi’ne karşı birleştiler. En başta İngiliz emperyalistleri gelmek üzere dünya gericiliği Rusya’nın karşıdevrimci güçlerinin yanında hizalanmakta tereddüt göstermediler. Emperyalizmle birleşen Çarlık bakiyesi generaller iç savaşı başlattılar. Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyetleri’nin (RSFSC ismi 30 Aralık 1922’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği-SSCB oldu) Kızıl Ordu’su ile uluslararası karşıdevrimin Beyaz Ordu’su arasında tarihte örneği az bulunan bir iç savaş (1918-1922) yaşandı. Beyaz Ordu dünya karşıdevriminin ileri kolundan başka bir şey değildi. Devrimi yenilgiye uğratmak emperyalistlerin tutkusuydu. ABD, İngiltere, Fransa, Polonya ve Japonya “doğal bir bağlaşıklık halinde” Beyaz Ordu’ya siyasi, askeri ve mali destek sağladılar. NATO’nun kuruluşu bu deneyimlerden de esinlendi. Emperyalistler hiç de “barış içinde bir arada yaşamaya” istekli ve niyetli değillerdi.

Bu koşullar altında RSFSC Almanya ile Brest-Litovsk Antlaşması’nı (3 Mart 1918) imzaladı. Devrimci iktidarın verdiği tavizleri özetlemek anlaşmanın kapsam ve öneminin anlaşılması için yeterli olacaktır: Bu anlaşma ile barış karşılığında, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyetleri Polonya, Estonya, Letonya, Litvanya, Finlandiya ve Ukrayna üzerindeki haklarından vazgeçiyor; yaklaşık olarak tarım arazilerinin %32’sini, demir yollarının %26’sını, kömür madenlerinin %75’ini ve nüfusunun hemen hemen üçte birini kaybediyordu. Böylece Rusya’nın savaştan çekilmesini tarih işçi sınıfı ve emekçilerin öncüsünün önüne kazanılmış devrimci iktidarı yaşatma, ayakta tutma sorunu olarak çıkarttı. Böyle bir anlaşma beklenti ve öngörüsü olmayan İtilaf Devletleri bu duruma şaşırmakla da kalmadı, Rusya’nın savaştan çekilmesini İtilaf Devletleri’ne ihanet olarak gördü. Brest-Litovsk Antlaşması’yla Doğu’da istediğini elde eden Alman emperyalistleri yüzünü Batı’ya, özelikle Fransa’ya döndü.

Kapitalist-emperyalist dünyanın büyük devletleri ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya önde gelmek üzere ve diğerleri, SSCB’ye karşı mücadeleyi değişik biçim ve yöntemlerle kesintisiz sürdürdüler, komünizme karşı mücadeleden hiç vazgeçmediler.

SSCB’yi çevreleme politikasını, özellikle SSCB’nin batı sınırlarındaki devletleri destekleyip yönlendirerek, hızla devreye soktular.

SSCB’yi ekonomik-ticari ambargo ve kuşatmaya aldılar.

Diplomatik ilişki kurmadılar ya da diplomatik ilişkileri en alt seviyede tuttular; bir çeşit diplomatik tecrit uyguladılar. ABD SSCB’yi 1933 yılına kadar tanımadı, diplomatik ilişki kurmadı. Keza İngiltere ve Fransa uzun bir süre diplomatik ilişkileri en alt düzeyde tuttular.

Milletler Cemiyeti (MC) Versay Barış Antlaşması’nın 10 Ocak 1920’de yürürlüğe girmesiyle kuruldu. Kuruluş sürecinde SSCB’ye karşı izolasyon politikası uygulandığı gibi, SSCB 1934 yılına kadar MC’ye kabul edilmedi. 14 Aralık 1939’da Finlandiya ile Kış Savaşı gerekçesiyle SSCB MC’den ihraç edildi.

İngiltere, Fransa ve ABD Nazi Almanyası’nı Doğu’ya, SSCB’ye yöneltme siyaseti izlediler.

II. Dünya Savaşı başlamışken, İngiltere ve Fransa’nın Sovyetler Birliği’ni bombalamak için geliştirdikleri plan ve yaptıkları hazırlıklar akamete uğradı. Bu emperyalist plan tarih kayıtlarına Pike Operasyonu (Operation Pike) ismiyle geçti. İngiltere ve Fransa Bakü, Batum ve Grozni’deki petrol rafinerilerini Irak (Musul/Kerkük) ve Suriye’deki üslerden kalkacak uçaklar ile bombalamayı planlamışlardı. Üstelik İngiltere ve Fransa Almanya ile savaş içerisindeyken bu yapılacaktı. 1940 Mayıs ayında Alman ordularının Fransa’yı istila etmesiyle, İngiltere Irak ve Suriye’deki uçaklarını Londra’yı savunmak için geri çağırınca plan çöktü, hazırlıklar tasfiye oldu.

25 Kasım 1936’da Hitler Almanyası ile Japon İmparatorluğu “Anti-Komintern Pakt”ı kurdular. Bu açıkça antikomünist bir ittifaktı, ayrıca yapılan gizli anlaşmalarda SSCB’ye karşı askeri işbirliği de öngörülüyordu. Komünizme karşı ideolojik, siyasi ve askeri işbirliği niteliği ile bu ittifak bir ön NATO niteliğindeydi. Daha sonra İtalya, İspanya, Macaristan ve Mançurya da imza atıp antlaşmaya katıldılar. II. Dünya Savaşı sırasında 1941’de Finlandiya, Romanya, Bulgaristan, Slovakya, Çin, Danimarka, Hırvatistan Anti-Komintern Pakt’a dahil oldular. NATO’nun kurucu öncüleri bu deneylerden de esinlendiler.

Avrupa ülkelerinde burjuvazi ve kapitalizme karşı mücadele eden güçlerin SSCB casusu ve vatan haini ilan edilmelerini de bütün bunlara eklemek gerekir.

Özetle çevreleme politikası, ekonomik-ticari ambargo, istihbarat örgütlerinin içeriden karşıdevrimi örgütlemek için yürüttükleri gizli faaliyetler, SSCB’nin Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmemesi, “Anti Komintern Pakt”, Pike Operasyonu planları vb. SSCB ve komünizme karşı kesintisiz süren sistematik karşıdevrimci ideolojik, politik, diplomatik, ekonomik-ticari, askeri bütün boyutlarıyla gerçek bir “sınıf savaşıydı”!

Ekim Devrimi dünya tarihinin önemli kırılma anlarından birisidir. 1918-19’da III. Enternayonal’in beklenen dünya devriminin (ki bu dönemde “dünya devrimi”nden Avrupa devrimi anlaşılıyordu!) öncü örgütü ve genelkurmayı olarak kurulması da sınıf mücadelesinin dünya çapında kapsamlılaşması, derinleşmesi ve keskinleşmesinin yansıması ve temel bir göstergesidir. III. Enternasyonal’in kuruluşu dünya burjuvazisine savaş ilanı anlamına geliyordu. SSCB’de 1923-24’te patlak veren strateji tartışmaları da diğer çok kesin göstergedir; Almanya ve Macaristan devrimlerinin yenilgisi, “dünya devrimi” dalgasının geriye çekildiği koşullar altında SSCB, sosyalist inşa ve sosyalizmi deneyimleyerek, dünya devriminin kazanılmış üssü olarak yoluna devam mı edecekti; yoksa sosyalizmin tek ülkede başarılamazlığı iddiasına (daha doğrusu iddiasızlığına!) dayanılarak güncel devrim dalgası geri çekilmesine karşın sözde bir dünya devrimi, devrimi yayma stratejisi mi izlenecekti? İkincisinin günün devrimci görevinden kaçmak anlamına geldiği deneyimlendi. 1920’lerin ortalarında SBKP içerisinde krizin yol ayrımına doğru derinleşiyor ve keskinleşiyor olması dünya çapında çelişkilerin keskinleşme derecesinden ayrı düşünülemez. Proleter devrimin somutlaşması SSCB kendi varlığını tehlikede görürken, SSCB’nin varlığında emperyalizm/kapitalizm de kendi varoluşuna yönelmiş bir tehdit görüyordu.

Ekim Devrimi ve başlayan sosyalist inşa ile birlikte dünya yeni bir çelişki ile tanıştı. Kapitalizmin yataklık ettiği sermaye-emek, burjuvazi-proletarya çelişkisi kendisini şimdi yeni bir düzeyde ortaya koyuyordu; ekonomik, sosyal ve siyasal bir sistem olarak kapitalizm ve onun karşısında ekonomik, sosyal ve siyasal bir sistem olarak kurulmakta olan sosyalizm! Burjuvazinin egemenliği ve burjuva diktatörlüğü, isterse burjuva demokrasisi olsun, burjuvazinin, yani azınlığın iktidarı; bunun karşısında proletarya ve emekçilerin iktidarı, nüfusun ezici çoğunluğunun iktidarı, yani proletarya diktatörlüğü veya sosyalist demokrasi. Evet, yüz yıl önce dünyanın değişik bölgelerinde feodalizm egemendi, feodal, yarı-feodal ilişkiler ve hatta köleci ilişkiler, komünal topluluklar vb. de vardı, ama dünya şimdi birbirine karşıt iki düzene bölünmüştü; henüz doğmakta olan sosyalist düzen, dünyaya egemen tekelci kapitalist, emperyalist düzene meydan okuyordu. Böylece sınıf mücadelesi hem görülmedik düzeyde uluslararasılaşıyor, hem de derinleşiyor ve keskinleşiyordu. İşte bu gerçeklik, bu çelişki 20. yüzyıldaki ulusal hareketler gerçeğinde en çarpıcı şekilde karşılığını bulduğu gibi, var olan bütün diğer sosyal, siyasal, ulusal, cinsel, inançsal vb. sorun ve çelişkileri deriden etkiliyor, taraf olmaya zorluyor, saflaştırıyordu. Dünya devriminin karargahı tarzında örgütlenen III. Enternasyonal’in “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları birleşin” sloganı dönemin devrimci stratejisini özetliyordu.

Almanya’da ve İtalya’da faşizmin iktidara gelişi, Hitler faşizmini SSCB’ye yönlendirmek için İngiliz, Fransız ve Amerikan emperyalistlerinin izledikleri strateji ve taktikler de esasen sınıf mücadelesinin dünya çapında kapsamlılaşması ve keskinleşmesinin yansımalarıdır. SSCB ve III. Enternasyonal emperyalistlerin ve bilumum komünizm düşmanlarının hedef merkezinde olmuştur. İngiliz emperyalizminin rolü ise müstesnadır; dönem boyunca dünya gericiliğinin ve dünya karşı devriminin merkezi gibi davranmıştır.

III. Enternasyonal sınıf mücadelesinin I. Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi’nden sonra dünya çapında ulaştığı düzeyi yansıtır. I. Enternasyonal ve II. Enternasyonal’den farklı olarak, diğer partilerin yanı sıra 15 cumhuriyetten oluşan bir proletarya diktatörlüğü ülkesi SSCB’nin yönetici partisi SBKP de III. Enternasyonal üyesidir. Bu dünya tarihi bakımından yepyeni bir durumdur. III. Enternasyonal bütün ülkeler komünistlerinin, dünya proletaryasının öncüsü ve genel kurmayıdır. Bu dolaylı-dolaysız SSCB’nin bütün ülkelerde ideolojik-siyasi müttefikleri olduğu anlamına gelir. Dünya burjuvazisinin bunun sınıfsal anlamını çok iyi kavradığını vurgulamak gerekir. Keza III. Enternasyonal’in “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin” sloganı ile emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı ezilen ulusları mücadeleye çağırması ve kader birliğini ilan etmiş olması da bir o kadar önemlidir.

Dünya burjuvazisi, bütün bunlar nedeniyledir ki, varoluşsal tehdit kabul ettiği III. Enternasyonal’e karşı ilk andan itibaren ve her şekilde mücadele emiştir. III. Enternasyonal’in feshi, dünya burjuvazisinin en saldırgan bölümü olan faşizmle savaşırken, dünya burjuvazisinin diğer bölümü ile ateşkes ve askeri ittifak kurma çabasıyla zamandaştır. Bunu II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sürerken dünya burjuvazisine verilen bir ödün ya da dünya burjuvazisinin elde ettiği bir kazanım olarak kaydetmek mümkün. Burada esasen vurgulamak istediğimiz gerçeklik, III. Enternasyonal’in feshinin ve SSCB, ABD ve İngiltere arasındaki ittifakın (“soğuk barış” denebilir) sosyalist düzen ile tekelci kapitalist düzen arasındaki çelişkinin iki tarafın iradesiyle geçici olarak geri itildiği bir tarihsel “an”ı ifade etmesidir; bu anı izleyen birkaç yıllın ardından sosyalist düzen-kapitalist düzen çelişkisinin “sosyalist kamp-kapitalist kamp” çelişkisi ve “Soğuk Savaş” biçiminde kendisini daha yüksek düzeyde göstermesi gündeme gelecektir. Soğuk Savaş, keza dünya burjuvazisinin antikomünist NATO yapılanması tam da bu gerçeğin kaşıdevrimci görünümlerinin en başında yer alır.

Savaş İçinde Yeni Düzeye Geçişin Bazı Emareleri

Daha II. Dünya Savaşı sürüyorken emperyalist saflarda soğuk savaş talep ve yönelimleri kendisini göstermiştir. Avrupa’daki ABD orduları Dwight D. Eisenhower’in komutası altındaydı. General George S. Patton ise 3. Ordu komutanıydı. Hitler’in Patton’ın Avrupa’daki en iyi general olduğuna inandığı söylenir. Yüksek düzeyde etkindir. Birçok durumda kural tanımaz bir etkinliktir, ama askeri alanda keşifler de yapabilen bir kural tanımazlıktır bu. General Patton açık açık “yanlış düşmanla savaştık” der, Alman faşistleriyle değil de SSCB ile savaşmaları gerektiğini savunur. Sovyet toplumunu ve ordularını aşağılayan ırkçı bir antikomünisttir. Teslim alınan 100.000 Alman askerinin silahlandırılıp Sovyetler’e karşı savaştırılması, Sovyetler’in Avrupa’dan atılması gerektiği görüş ve inancındadır. Berlin’de durmamayı, Moskova’ya kadar SSCB ile savaşmayı önerir ve ister, bunun gereğine inanır. Ona göre çünkü, 1945’te Sovyetler ile savaşılmazsa ileride bu çok daha zor olacaktır. Görüşleri ve somut önerileri ABD askeri ve siyasi önderliğinde o günün koşullarında karşılık bulmadığı gibi, savaş bittiğinde de görevden alınır. Ancak kuşkusuz düşünceleri ve yönelimleriyle Patton antikomünist Soğuk Savaş ve NATO’nun öncülerindendir.

İngiliz mülk sahibi sınıflarından gelen, uzun siyasi yaşamında yükseliş-düşüş-yükseliş grafiğiyle de dikkat çeken burjuva politikacı Winston Churchill (1874-1965) antikomünist mücadelede sürekliliğin simge ismidir. Onun NATO’ya giden kesintisiz antikomünist mücadelesini muhakkak kaydetmek gerekir. Ekim Devrimi’nin ardından Churchill, Bolşevizmin “beşiğinde boğulması” gerektiği görüşünü açıklar, ki bu esasen bütün ülkeler burjuvazisine yapılmış antikomünist bir politik askeri ittifak ve eylem çağrısıdır. II. Dünya Savaşı’nın son döneminde SSCB, ABD ve İngiltere arasında soğuk barış da denilebilecek ittifak dönemi hariç, Ekim Devrimi’nden itibaren komünizmle mücadele onun bütün tarihine yayılır. 1998 yılında İngiliz arşivleri halka açıldığında şu gerçek öğrenilir ki, Churchill 1945 Mayıs’ında Hitler faşizminin yenilgiye uğratıldığı koşullarda, Müşterek Planlama personeline, “Rusya’ya Birleşik Devletler ve Britanya İmparatorluğu’nun iradesini kabul ettirmek için topyekün bir savaş planı hazırlayın” talimatı vermiştir. Ve 1 Temmuz 1945 saldırı günü olarak bildirilmiştir. Genelkurmay Başkanı Alan Brooke görevlendirdiği ekibin inceleme planı üzerine “uygulanamaz” notunu düşer. O sırada Sovyetler’in Avrupa’da 3’e 1 oranında asker üstünlüğü vardır. Kızıl Ordu o an dünyanın en büyük ve en deneyimli kara gücüdür. Churchill Kızıl Ordu’nun Avrupa’ya yerleşmesinden sınıfı ve sınıfını var eden kapitalist düzen adına büyük bir korkuya kapılmıştır. İçerisine düştüğü korku öyle sarsıcıdır ki, Almanya teslim olmasına karşın kutlama yapamaz haldedir. II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde ABD’nin Missouri eyaletinde yaptığı kötü ünlü konuşma bu çizginin devamıdır. “Adriyatik’teki Stettin’den Baltık’taki Trieste’ye kadar kıta boyunca bir ‘Demir Perde’ inmiştir” diyerek, emperyalizmin antikomünist öncelikli hedeflerini tanımlar. Kimi tarihçi ya da analistler bu konuşmayı Soğuk Savaş’ın başlangıcı kabul ederler. Japonya’nın teslim olmayı kabul ettiği koşullarda ABD’nin Japonya’ya atom bombası atması, SSCB’ye gözdağı vermeyi de hedefleyen bu planlı kitle katliamı eylemi de Soğuk Savaş’ın başlangıcı kabul edilebilir.

Churchill korkmakta haklıdır. II. Dünya Savaşı’nı takiben oluşmakta olan yeni gerçekliği kavrayışı yüksek sınıf bilinçli bir burjuva politikacıdır. SSCB ve Doğu Avrupa’da devrimci ve antifaşist güçler ile Hitler faşizmi ve işbirlikçileri arasında bir ölüm kalım savaşı halini alan II. Dünya Savaşı faşist kuvvetlerin yenilgisi, Kızıl Ordu ve devrimci güçlerin zaferleriyle sonuçlanmış, Doğu Avrupa’da bu süreçten halk demokrasileri doğmuştur. Savaş bütün bir Avrupa’yı hemen her bakımdan harabeye çevirmiş olmasına karşın Doğu Almanya, Polonya, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Arnavutluk’ta devrimler gerçekleşmiş ve halk demokrasileri kurulmuş, SSCB büyük antifaşist savaştan zaferle çıkmıştır, büyük bölümü kurtarılmış Çin’de “yeni demokratik devrim” zafere yürümektedir.

NATO İttifakının Kuruluşu Ve Yapısı

II. Dünya Savaşı içerisinde şekillenen Birleşmiş Milletler (BM), kuşkusuz SSCB ile ABD ve İngiltere arasında bir uzlaşmaya dayanır; BM’nin az çok “demokratik” yapısı bu uzlaşmanın sonucudur. Oysa NATO özellikle ABD ve İngiltere ittifakının ekseninde durduğu dünya burjuvazisinin karşıdevrimci ve antikomünist yapılanmasıdır.

İngiltere, Fransa, Batı Almanya başta gelmek üzere savaştan devasa bir yıkımla çıkan kapitalist Avrupa kendi başına ayağa kalkacak, kendisini savunabilecek takatten yoksundu. II. Dünya Savaşı ile İngiltere mali, siyasi ve askeri bakımından emperyalist hegemonyayı sürdüremez hale gelmişti. Ekonomik üstünlük zaten çok önceden ADB’ye geçmişti. Savaş bütün bir Avrupa’yı harabeye çevirmişti; oysa ABD’de fabrikalar harıl harıl üretmekte, dünyadaki toplam üretimin yaklaşık %50’sini ABD gerçekleştirmekteydi. İngiltere II. Dünya Savaşı’nın ilk döneminde tüm döviz ve altın rezervlerini tüketirken, dünyanın altın rezervlerinin %70-80’i ABD kontrolü altında toplandı. ABD İngiltere’ye verdiği silahlar, gıda vb. karşılığında hem dünya genelinde İngiltere’nin askeri üslerini devraldı, hem de İngiltere’nin sömürge pazarları ABD mallarına açıldı. II. Dünya Savaşı sürerken ABD’nin Bretton Woods kasabasında 1944 yılı içerisinde 44 ülkenin katılımıyla “Uluslararası Para Anlaşması” yapıldı. Londra dünya finans merkezi, sterlin de dünya parası olma özelliğini kaybetti. Sterlinin egemenliğini resmen dolar devraldı. Bunu daha sonra IMF ve Dünya Bankası’nın kuruluşu izledi. Bu süreçte kapitalist dünyada ABD’nin siyasi, ekonomik ve mali hegemonyası resmileşti; askeri üstünlüğü ise zaten savaş içerisinde belirdi, ABD’nin askeri sisteminin ve silahlarının üstünlüğünü kurmasının önü açıldı.

Antikomünist mücadelenin önderliğini ABD’nin üstlenmesi gerekiyordu. Bunu en iyi İngiliz emperyalizmi kavrıyordu ve örneğin Churchill ABD yönetimine bunu “kavratmak”, “kabul ettirmek” için sıkı çalışıyordu; böylece ABD ile İngiltere’nin emperyalist çıkarlarını azami derecede koruyacak bir işbirliğini geliştirmek istiyordu. Oluşan kuvvet ilişkileri emperyalist dünyanın önderliğini ABD’nin üstlenmesini koşulluyordu. 1823’te yürürlüğe giren Monroe Doktrini’ne göre ABD, Avrupa devletlerinin Amerika kıtasındaki ülkeleri sömürgeleştirme çabalarını kendisine yönelik bir tehdit sayıyor, diğer yandan ABD’nin Avrupa’nın iç işlerine ve savaşlarına karışmamasını taahhüt ediyordu. Özetle ABD’nin Amerika’da, Avrupa’nın Avrupa’da kalması ABD’nin resmi politikasıydı. ABD kapitalist-emperyalist dünyanın ve antikomünist mücadelenin dünya çapında önderliğini üstlenirken bunun da aşılması gerekmiştir.

Nitekim bu sınır daha sonra ABD’nin Yunanistan ve Türkiye’ye askeri yardım yapması kararı alınırken fiilen aşılacaktır. İngiltere’nin 1947’nin Şubat ayında ABD’ye gönderdiği resmi notta, “Artık Yunanistan ve Türkiye’ye askeri/ekonomik destek verecek gücüm kalmadı. Eğer siz bu boşluğu doldurmazsanız, bu bölgeler Sovyetler’in eline geçecek” uyarısı yapıldı. Bu “not” yeterince ikna edici olmuş olmalı ki, bir ay sonra ABD yönetimi çok somut olarak harekete geçti. ABD Başkanı Harry Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de yaptığı konuşmada, komünizm tehdidi altındaki devletlere askeri ve ekonomik yardım yapılmasını öngören dış politika stratejisini açıkladı. Temel hedef SSCB’nin etkisinin genişlemesini engellemek, komünizmin yayılmasını durdurmaktı (Truman Doktrini). SSCB’yi çevreleme ve komünizmle savaş politikasıydı bu; “Soğuk Savaş”ın adı konmamış ilanı anlamına da geliyordu. Bu politika ABD Kongresi tarafından kabul edildi. Kapitalist-emperyalist dünyanın liderliği ve jandarmalığı perspektifi resmen ABD politikası haline getirildi.

“Marshall Planı” NATO’nun kuruluş sürecinin diğer temel adımlarından birisidir. Marshall Planı’nın resmi adı “Avrupa Kurtarma Programı”dır. Bu program Avrupa ülkelerinin II. Dünya Savaşı’nda yıkılan ekonomilerinin yeniden inşası, ayağa kaldırılması ve güçlendirilmesinin yanı sıra ABD sermeyesinin Avrupa üzerindeki kontrolünü geliştirmeyi, böylece komünizmin yayılmasını önlemeyi amaçlıyordu. 1948-1951 yılları arasında ABD 16 Avrupa ülkesine yaklaşık 13 milyar (şimdiki değeri 150 milyardan fazla) dolar “yardım” yaptı. Truman Doktrini NATO’nun askeri ve siyasi, Marshall Planı ise ekonomik işbirliği temellerinin atılması olmuştur.

Deyim uygunsa, ABD Truman Doktrini ve Marshall Planı’nın uygulanması için homojen, yani komünizmden arınmış bir Avrupa istemektedir. Bu, Avrupa’da faşizme karşı mücadelede etkili olmuş, halk içerisinde politik etkisi ve prestiji yüksek olduğu için antifaşist zafer sonrası kurulan burjuva hükümetlerde yer alan komünist bakanların tasfiyesini gerektirmektedir. Nitekim daha NATO kurulmadan önce Fransız ve İtalyan burjuvazileri ABD konsept ve beklentilerinin gereğini yaparlar; 1947’de Fransa ve İtalya hükümetlerinde yer alan komünist bakanlar tasfiye edilir.

17 Mart 1948 tarihinde Brüksel’de Birleşik Krallık, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg Batı Birliği adlı askeri bir ittifak kurdular. Anlaşmanın 4. Maddesinde, “Eğer katılımcı ülkelerden biri Avrupa’da bir silahlı saldırıya uğrarsa, diğer tüm üyeler ona ellerindeki tüm imkanlarla (askeri ve diğer yardımlar) yardım etmekle yükümlüdür” deniyordu. Emperyalist-kapitalist dünyanın öncülüğünü üstlenen ABD’nin bu antikomünist ittifaka ilgi göstermemesi düşünülemezdi. Nitekim 11 Haziran 1948’de ABD Senatosu “Eğer ABD’nin güvenliğini ilgilendiriyorsa, Birleşmiş Milletler antlaşması çerçevesinde ABD bölgesel savunma paktlarına katılabilir” kararını aldı. Böylece ABD’nin barış zamanında kendi toprakları dışında bir askeri ittifaka katılmasının önü açıldı.

 II. Emperyalist Paylaşım Savaşı içinde ve akabinde siyasi, askeri ve ekonomik taşları adım adım döşenen, SSCB ve komünizmle mücadele örgütü NATO’nun kuruluşu tamamlandı. 4 Nisan 1949 tarihinde Washington Antlaşması ile Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Kanada, İtalya, Portekiz, Danimarka, Norveç ve İzlanda tarafından kuruldu. Kurucular, “Üyelerden herhangi birine yapılan silahlı saldırının, tüm üyelere yapılmış sayılacağını” karar altına aldılar. Kuşkusuz bu işin patronu ABD’ydi; NATO antikomünist bütünsel bir ittifaktı, ama aynı zamanda emperyalist-kapitalist dünyada ABD hegemonyasının da aracıydı.

Kuruluş aşamasında NATO’nun gelişkin bir örgütsel yapısı söz konusu değildi, kapsamlı bir örgütsel inşa planı da öngörülmemişti, ama komünizmle mücadele, SSCB’yi çevreleme gibi oldukça kapsamlı amaçları olan, tarihin tanık olduğu ilk antikomünist uluslararası askeri, ekonomik, politik ve ideolojik ittifak örgütü olarak, örgütsel bakımdan gelişmeye her bakımdan ve bütünüyle açıktı. Kuruluş aşamasında Kuzey Atlantik Konsey’i NATO’nun en üst karar örgütüdür. Üye ülkelerin temsilcilerinden oluşur. Kararlar oy birliği ile alınır. Ayrıca ülkelerin genelkurmay başkanlarından oluşan, Kuzey Atlantik Konsey’ine askeri tavsiyelerde bulunmakla görevli ve yetkili Askeri Komite vardır. Askeri Komite’nin içinde ABD, İngiltere ve Fransa’dan oluşan bir yürütme grubu vardır, askeri kararları esas olarak bu yapı belirler. O aşamada Genel Sekreterlik yoktur. Kore Savaşı’ndan başlayarak NATO’nun örgütsel yapısı her bakımdan SSCB’yi çevreleme, komünizmle mücadele ve toplam olarak Soğuk Savaş’ın koşullarına, ideolojik, politik, askeri, diplomatik ve iktisadi mücadelenin gereklerine, ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde devasa ölçülerde geliştirilir.

Kore 1910 yılından 1945 yılına kadar Japon işgali altındadır. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Japonya’nın yenilgisi ve teslim olmasıyla birlikte Kore yarımadası ikiye bölünür. 1948 yılında güneyde Kore Cumhuriyeti, kuzeyde ise Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti kurulur. 1950-1953 Kore Savaşı ile bölünme kalıcılaşır. SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni desteklerken, başta ABD gelmek üzere NATO üyesi devletlerin büyük çoğunluğu gönüllü asker göndererek, diğerleri de tıbbi, teknik, lojistik vb. biçimlerde Kore Cumhuriyeti’ni desteklemişlerdir. Türkiye de NATO’ya giriş bileti olarak Kore Savaşı’na katılmıştır. Kore Savaşı’ndan sonra 1952’de Türkiye ve Yunanistan NATO’ya alınırlar. SSCB’yi çevreleme politikası bakımından önemli bir hamledir bu. 1955 yılında Batı Almanya, 1982 yılında da İspanya NATO’ya alınır. Batı Almanya’nın NATO’ya alınması işgal statüsünden kurtulması, bağımsız devlet statüsüne geçmesi anlamına geldiği gibi, NATO’nun sınırı da Ren Nehri’nden Elbe Nehri’ne taşınmış olur.

NATO’nun gizli örgütlenmesi “Süper NATO” üzerinde ayrıca durmak gerekir. SSCB’nin çevrelenmesi politikasının uygulanması bakımından olduğu gibi komünizmle (aslında her çeşit devrimci gelişmeye karşı) mücadele bakımından da özel bir öneme sahiptir. Komünizmle mücadele kuşkusuz SSCB’yi çevrelemeden, sosyalist bloka karşı mücadeleden daha geniş, daha büyük bir hedeftir. Komünizm ile mücadele en başta NATO üyesi ülkeler gelmek üzere bütün kapitalist dünyada da kesintisiz yürütülecektir. Süper NATO’nun kuruluşu dış bir işgale karşı “sivil” direniş altyapısının hazırlanması amacıyla gerekçelendirilmiş olsa da, gerçekte o hemen ve doğrudan, sosyalizm karşında özgürlük, demokrasi mabetleri olarak sunulan NATO üyesi ülkeler için bu imajı koruyarak devrimci ve komünist oluşumlara, kapitalizme karşı direnişçi sendikal yapılara, işçi sınıfı ve emekçilere karşı, sosyalist, antiemperyalist, devrimci aydınlara, bilim insanlarına karşı özellikle yasadışı yöntemlerle mücadele etmek amacıyla kurulmuştur.

ABD’nin SSCB’yi çevreleme, komünizmle mücadele ve ABD hegemonyasını genel olarak kapitalist dünyada olduğu gibi ülke ülke de kurma ve sürdürme stratejisi açık politik, askeri, ekonomik, diplomatik ittifak ilişkilerinin yanı sıra illegal ve gizli örgütlenmeleri de gerektiriyordu. ABD’nin antikomünist mücadele konseptinde bu tarz gizli örgütlenmeler de vardı. Daha NATO kurulmadan önce ABD’nin Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) tarafından programlanmıştı. CIA ve MI6 1948 yılında Batı Avrupa ülkeleriyle gizli anlaşmalar imzaladı. Anlaşmalar SSCB’den gelen işgal tehdidine karşı gizli teşkilatlar kurulmasını kapsıyordu. Ülkelerin belli bölgelerine silah depolama ve muhabere araçları yerleştirme, sığınaklar oluşturma, halk içerisinde antikomünist örgütlenmeler kurma, bu örgütlenmelerden devşirilecek sivil kadrolar, keza ordudan devşirilecek astsubay ve subaylardan uyuyan hücreler oluşturma biçiminde gizli ordular örgütleniyordu. NATO içerisinde bu gizli orduları koordine etmek üzere Gizli Planlama Komitesi, Müttefik Koordinasyon Komitesi kuruldu, ama bunlara NATO’nun legal şeması içerisinde yer verilmiyordu. Bu gizli orduların personel, ekipman, bina vb. giderlerinin finansmanı ABD-JUSMAT (Türkiye’ye Amerikan Askeri Yardım Kurulu), devletlerin örtülü ödenekleri, kapitalistlerin ve vakıfların bağışlarından vb. sağlanmaktaydı.

Türkiye’de Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonra Özel Harp Dairesi söz konusu kontrgerilla gizli örgütlenmelerinden sorumlu yapılardır. 1960’lı yıllarda çok yaygın biçimde kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları vb. yapılar da gizli NATO ordusunun kadro seraları olmanın yanı sıra ABD’nin komünizmle mücadele stratejisini besleme sivil ayakları ve araçlarıdır.

Yeşil Kuşak SSCB’yi çevreleme stratejisinin ideolojik, politik ve askeri bir ayağıdır. Yeşil Kuşak hepsinden önce ideolojik bir konsepttir, sosyalizme sempatinin yayılmasını önlemek için İslam ideolojik barikat olarak güçlendirilecektir. Komünizmle Mücadele Dernekleri bunun tipik bir uygulamasıdır. Keza 12 Eylül faşist darbesinden sonra zorunlu din dersi ve islamizasyon politikaları da öyledir. Nüfusun çoğunluğu Müslüman olan Türkiye Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’ya uzanan, nüfusunun çoğunluğu Müslüman ülkelerde Yeşil Kuşak konseptinin uygulanmasında özel rollere sahiptir.

Bağdat Paktı NATO’nun Yeşil Kuşak ve çevreleme konseptinin bir başka uygulamasıdır. 1955’te Türkiye ve Irak arasında kurulur. ABD’nin yönlendirme ve gözlemciliğinde Pakistan, İran ve İngiltere’nin katılımı ile genişletilir. 1958’de Irak’ın çekilmesiyle adı CENTO (Merkezi Anlaşma Teşkilatı) olarak değiştirilir. SSCB’yi güneyden kuşatmayı amaçlamaktadır Türkiye’de olduğu gibi Irak, Pakistan ve İran’da da Yeşil Kuşak konsepti uygulanmaktadır. Bunların yanı sıra CENTO ve SEATO çevreleme zincirini oluşturan halkalardır. Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO) 1954 yılında ABD öncülüğünde kurulan antikomünist bir uluslararası örgütlenmedir. Güneydoğu Asya ülkeleri Tayland, Filipinler, Güney Vietnam, Laos, Kamboçya’nın yanı sıra bölge dışından ABD, İngiltere, Fransa, Avustralya, Yeni Zelanda ve Pakistan teşkilatın üyeleridir. Teşkilat kuşkusuz bölgede Soğuk Savaş ve antikomünist mücadelenin Asya ayağı olarak çalışmış, SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti’ni çevreleme zincirinin bir halkası olmuştur. Emperyalistler SEATO’yu Asya’nın NATO’su gibi tasarlamışlardır, ancak ABD ve müttefiklerinin Vietnam’da aldıkları yenilgi ile dağılmıştır.

Görüldüğü gibi antikomünist kuşatma, çevreleme konsepti NATO’nun yanı sıra bir dizi ittifak ilişkisini de kapsamaktadır. Bunlardan biri de Avustralya, Yeni Zelanda, ABD arasında 1951 yılında kurulan ANZUS anlaşması veya ittifakıdır. Antikomünist ANZUS Asya-Pasifik bölgesinden Çin Halk Cumhuriyeti ve Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni kuşatmaktadır. Çevreleme-kuşatma konsepti aynı zamanda ABD’nin birçok ülke ile stratejik ikili anlaşmalarını da öngörür. ABD Japonya, Güney Kore ve Tayvan ile kuşatmayı tamamlayıcı ikili antikomünist anlaşmalar yapar.

Antikomünist mücadelenin Fransa ve İtalya’da komünist bakanların tasfiyesi biçiminde ilerlemesi SSCB ve halk demokrasi ülkelerini kendi aralarındaki birliği güçlendiren hamleler yapmaya yöneltir. SSCB ve halk demokrasisi ülkeleri arasındaki dayanışma, işbirliği ve koordinasyonu geliştirmek üzere Kominform kurulur. Sovyetler Birliği Komünist Partisi, Polonya Birleşik İşçi Partisi, Çekoslovakya Komünist Partisi, Macaristan Çalışanlar Partisi, Romanya İşçi Partisi, Bulgaristan Komünist Partisi, Yugoslavya Komünist Partisi, Fransa Komünist Partisi, İtalya Komünist Partisi Kominform’da yer alırlar. 1948’de Yugoslavya Komünist Partisi Kominform’dan çıkartılır. Modern revizyonist Kruşçevciler Yugoslavya ile ilişkileri düzeltmek için 1956’da Kominform’u resmen feshederler.

Batı Almanya’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan işgal statüsünün kaldırılması ve NATO’ya alınması, Batı Avrupa’da antikomünist emperyalist tehdidin büyümesi SSCB ve Avrupa’daki sosyalist ülkeler arasında işbirliğini güçlendirmeyi koşullandırdı. 1955 yılında sekiz sosyalist ülkenin katılımı ile Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Antlaşması yapıldı; Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve SSCB’nin katılımıyla Varşova Paktı kuruldu. Arnavutluk 1962-1968 döneminde çalışmalarına katılmadığı pakttan 1968’de, Çekoslovakya’nın işgalinden sonra kesin olarak çekildi.

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra dünya yeniden şekillendi. İki kampın oluşması savaş sonrası dünyanın çehresini şekillendiren temel gerçekliktir. Kapitalist ve sosyalist kampların oluşması Ekim Devrimi’yle tarihin gündemine giren sosyalist sistem-kapitalist sistem çelişkisinin daha yüksek düzeyde ve dünya çapında keskinleşmesi anlamına gelmektedir. SSCB’nin 1949 yılında başarılı atom bombası testiyle ABD’nin nükleer silah ayrıcalığı ortadan kalkmış, SSCB’nin çöküşüne kadar sürecek bir güç dengesi oluşmuştur. Soğuk Savaş, misliyle büyüyen komünizm tehlikesine karşı kapitalist-emperyalist dünyanın ABD ve NATO önderliğinde süren ve bütün bir 20. yüzyıla yayılan antikomünist savaşıdır. Soğuk Savaş bir topyekün savaştır: ideolojik ve kültürel alanı olduğu kadar siyasi ve diplomatik alanı da, askeri olduğu kadar ekonomik alanı da kapsar; açık örgütlenmeleri ve mücadeleleri olduğu kadar gizli, illegal örgütlenmeleri ve mücadeleleri de içerir. Psikolojik savaş kesintisiz sürer.

1950 Kore Savaşı, 1962 Küba Füze Krizi ve 1955-1975 Vietnam Savaşı kuşkusuz Soğuk Savaş’ın en “sıcak” anlarıdır. ABD önderliğinde NATO ve kapitalist kampın çevreleme, antikomünist mücadele ve Soğuk Savaş stratejisi sonuç itibarıyla 1990’larda SSCB’nin çöküşü ile amacına ulaşmıştır. Hiç kuşku yoktur ki, antikomünist emperyalist konseptin başarısında belirleyici olan Kruşçev modern revizyonizminin SBKP’de egemen olmasıyla SSCB’nin kapitalist restorasyon yoluna sokulmuş olmasıdır. Emperyalizme karşı mücadelenin yerine oportünist “barış içerinde yarış” politikasının ikame edilmesi kapitalist kampın zaferini hazırlayan temel etkenlerden birisidir. Modern revizyonizm aynı zamanda Varşova Paktı’na üye devletler arası ilişkilerde kendisini SSCB’nin büyük devlet şovenizmi ve sosyal-emperyalizmi biçiminde de göstermiştir. Dünya komünist hareketinde güvensizlik ve kargaşaya neden olan, parçalanma ve yıkımı getiren, emperyalizm karşısında zayıf düşüren de Kruşçev modern revizyonizmi olmuştur.