PKK’nin ve ulusal demokratik mücadelenin önderi Abdullah Öcalan’ın talimat ve perspektifleri temelinde toplanan PKK 12. Kongresi’nin silahlı mücadeleye son verilmesi ve illegal parti olarak PKK’nin feshedilmesi kararları geniş bir yankı uyandırdı. Ekim devrimine ve sosyalizmin inşası sorunlarına yeni stratejinin görüş açısından bakışın ürünü olan “demokratik toplum sosyalizmi” ile sömürgecilik karşısında ulusal kaderini tayin hakkının bilinen biçimlerinin çözüm gücü olma niteliklerini yitirdiği tezleri tartışma yaratan diğer iki başlık oldu.
Emperyalist devletler, Kürdistan’ın parçalarını eşitsizlik koşullarında sınırları içinde tutmaya devam eden sömürgeci devletler, BM gibi boş bir kabuğa dönüşmüş uluslararası kurumlar silahlı mücadeleye son verilmesinden büyük bir memnuniyet duyduklarını, bu önemli kararı desteklediklerini ifade eden açıklamalar yaptılar.
Bakur ve Türkiye’de ulusal temelde örgütlenip faaliyet yürüten reformcu Kürt yurtsever partileri, PKK’nin önderliğindeki mücadele karşısında sömürgeci Türk burjuvazisi ve ABD emperyalizmiyle en sıkı bir işbirliği içindeki KDP, KDP’nin Rojava temsilciliği durumundaki ENKS, Rojava devrimi ve PKK’yle karşıtlaşmama ve kısmi dostluk çizgisindeki KYB silahlı mücadeleye son verilmesine tam destekte birleştiler.
Türkiye, Türkiye/Bakur, Türkiye/Kürdistan zemininde örgütlenme ve mücadele perspektifli/programlı devrimci ve antifaşist toplumsal reformcu partiler, örgütler ise her şeyden önce silahlı mücadele ve yasadışı parti meselesi karşısında iki ayrı safta toplandılar. Öcalan’ın oluşturduğu ve PKK 12. Kongresi’nin karara dönüştürdüğü her iki tezi teorik, ideolojik ve politik açılardan yanlış bulanlar ve her iki kararı, özellikle de silahlı mücadelenin sonlandırılmasını sonsuzca isabetli görenler.
Bu temel saflaşmadan itibaren devrimci parti ve gruplar içinde duruma, geleceğe, geçmişe bakışta ideolojik, politik, teorik içerikte bir dizi farklılaşma kendini dışa vurdu. Devlet, devrim, devrimci şiddet, Ekim devriminin yolunu açtığı sosyalist toplum gerçeği konusunda kendi teorik-ideolojik anlayışı temelinde itirazlarda bulunmak; kararlarla ve yöneltilen eleştirilerle oportünist tarzda ilişkilenmek; kararlar karşısında oportünist tarafsızlık tavrı takınmak; sömürgecilik gerçek ve saptamasını sorunların kaynağı ilan etmek; yeni koşullarda ulusal demokratik hareketi çığırından çıkmış bir sosyal-şoven görüş açısıyla ele almak gibi nitelikçe farklı tutumlar oluştu.
Dikkat çekici tipik bir tutum ise ulusal demokratik hareketle faşist inkarcı sömürgecilik arasındaki mücadelenin yeni koşullarında halklarımızın faşist düşmanını zayıflatacak, onun “demokratikleşme” demagojisiyle yürüteceği oyalama oyununu bozacak, birleşik devrimimizi güçlendirecek ve her şeyden bağımsız olarak Kürt ulusal demokratik taleplerini ve politik özgürlük mücadelesini yükseltecek siyasi bir yönelimi gündemleştirme konusundaki kayıtsızlıktır. Bu yalnızca pratikte değil, kağıt üzerinde güncel politik görevler saptama bakımından da böyledir. Okuyan-Güler TKP’sinin ulusal demokratik talepler karşısında şoven burjuva milliyetçi, gerici zihniyet ve tutumunu ise bütün bunlardan ayırmak gerekiyor.
Yazının kendisini devrimci parti ve örgütler içinde ortaya çıkan oportünist tutumlar ve oportünist tarafsızlık eleştirisiyle sınırlı tutmak sorumluluğu taşıdığını belirterek, Komün Gücü, Alınteri, Devrimci Parti ve Kaldıraç’ın bu çerçevedeki görüş ve değerlendirmelerini ana çizgileriyle ele alalım.
Komün Gücü’nün Hayırsız Dostluğu
Komün Gücü, 27 Şubat deklarasyonundaki teorik, ideolojik, siyasi tezler ve bunların PKK 12. Kongresi’nce resmileştirilmesi karşısında oportünist bir tutum alan çevrelerin başında yer aldı. Sorunu somut biçimde tartışmak yerine bölgesel durum ve ulusal hareketin amaçlarının kavranıp kavranmadığı hakkındaki spekülasyonlara dayalı soslar kullanmayı tercih etti. Bunları desteklemek için müzakere masası ve bölgesel gelişmelere dair kesinlik içeren öngörüler sundu. Olayların gelişimi ve tablosu geniş görüşlü ve derinlikli olduğuna emin olan analiste iddialarını sınama fırsatı verdi. Umarız bu fırsattan yararlanır.
Komün Gücü’nün “PKK’nin 12. Kongresi’ni Nasıl Okumalıyız?” başlıklı yazısına bakılırsa, öncelikli görev devrimci cenahın değerlendirmelerindeki yanlışları, sığlıkları ve kavrayışsızlıkları eleştirmektir. “TC devleti ve Kürt ulusu ittifakı” eksenli tarih tezi ve bunun güncellenmesi önerisi dışında, kimi yeni teorik-ideolojik görüşlere, bu temeldeki stratejinin teorileştirilip genelleştirilmesine yöneltilecek bir eleştiri yoktur. Herhangi bir ayrıma gitmeksizin, aksi tutumları, “kimi sığ tespitleri; yenilgi, teslimiyet, tasfiyecilik biçimindeki süreç okumaları” olarak niteleyerek söze giren Komün Gücü, devrimin zorunlu olup olmadığı; mücadelenin askeri araç ve biçimleri de kapsamak zorunda olup olmadığı; devlet ve devrimci iktidarın zorunlu olup olmadığı; Ekim devrimiyle açılan sosyalist yolun, Rusya’da ve egemenliği altındaki ülkelerde başlatılan sosyalist inşa faaliyetinin proletaryanın, kadınların, emekçilerin-yoksulların, sömürgeci boyunduruk altındaki ulusların, köleci koşullara mahkum edilmiş ulusal toplulukların yaşamlarında devrimci bir altüst oluş yaratıp yaratmadığı ve dünya proletaryasına, emperyalist, sömürgeci boyunduruk altındaki dünya halklarına yeni bir ufuk ve yol açıp açmadığı konularını kapsayan tezler yokmuş gibi tartışmak için bin dereden su taşıyor.
“PKK’nin 12. Kongresi’ni Nasıl Okumalıyız?” metninin yarısından sonra, “Silah tartışmasının gölgesinde yenilgi, teslimiyet ve tasfiyecilik değerlendirmeleri” arabaşlığıyla görüşlerine yeni kanıtlar eklemeye yönelen Komün Gücü, eleştirileri bir çırpıda “silah tartışması”na indirgedikten sonra, “silahlı mücadeleyi sonlandırmaya dönük eleştirileri, salt bir parçaya doğru daraltarak yaparsak KÖH gerçekliğini kavramamış oluruz” dayanağına ulaşıyor. Meseleyi derinlikli kavramamız için ise şu temel tezi ileri sürüyor:
“Bir ulusal hareketin, ittifak güçlerinden yoksun kalmışlıkla birlikte devrim stratejisinin ucunu kırmış olmasını görmezsek ve bu gerçeklik içerisinde söz kurmazsak, yani KÖH’ün bu koşullar içerisinde tarihsel sınırlarına dayanmışlığını kavramazsak, bugün izlediği rotaya dönük hakkaniyetli bir eleştiri yapmış olmayız.” (abç)
Şu halde mevcut koşullar altında tarihsel sınırlarına dayanmış KÖH, mevcut duruma mahkumdur.
Ki, ‘93’ten beri var olan ve bozulmayan pat durumunun “uzun vadede sürdürülebilir olmadığı”(!) dikkate alınmalı, koşulların PKK’yi geri adıma mahkum ettiği görülmelidir.
Bu çaresizlik koşullarında değişik amaçlarla “TC karşısında geri adım sayılabilecek” kararlar almak en emin, en elverişli yoldur. “Rojava ve Şengal’i garantiye almak, Rojhilat’ta ileride Rojava’yı bile aşacak bir gelişim sağlamanın imkan ve fırsatını korumak” amacından bakınca yukarıda ifade edilen tezlerin anlayışla karşılanması gerekir.
Komün Gücü’nün dikkat çektiğimiz çaresizlik saptamaları ve çaresizlik koşularında düşmanın kabul edebileceği teorik-ideolojik tezler geliştirmenin kaçınılmazlığı teorileri ‘90-93 döneminde tüm yerküreyi sarmıştı. Siyasi, örgütsel, ideolojik, teorik sonuçları biliniyor. Bilinmiyorsa da incelenebilir.
Komün Gücü, günümüzde devrim, egemenlerin devlet örgütünün yıkılması hedefi ömrünü doldurmuştur; silahlı mücadele, yasadışı parti araç ve yöntemleri geçerliliklerini kaybetmiştir; “sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir”; ulusların kaderlerini tayin hakkının 20. yüzyıldaki biçimleri günümüzde ihtiyaca cevap veremez biçimindeki genelleştirilmiş tezleri ve kararların bu tezlere dayandırılması gerçeğini değerlendirmekten oportünistçe uzak duruyor. Meseleyi ulusal demokratik hareketin taktik tavrı tartışmasına hapsederek gerçeklerden kaçmayı deniyor.
Değerlendirmenin deklarasyonun sonuna yaklaşırken söylemek zorunda kaldığı şu sözler Komün Gücü’nün oportünist tutumuna bir başka yönden ışık tutuyor:
“Öte yandan burjuva demokratik talepler kapsamında mücadele yürüten ulusal hareketin, andaki kısıt veya mücadele stratejisi bağlamındaki ‘esnek’liğinin veya konjonktürel olanın -örneğin silahlı mücadeleyi sonlandırma yaklaşımının-, kapitalist sistemi yıkmayı hedefleyen sınıf temelli devrim mücadelesini de kapsayacak şekilde teorize edilmesine karşı ise güçlü bir ideolojik mücadele yürütürüz.” (abç)
Peki teorize ediliyor mu, edilmiyor mu?
Metinler, kararlar, açıklamalar herkesin gözü önünde olduğuna göre, buna bir cevabı olmalı Komün Gücü’nün. Ne var ki, o, bu meseleyi ele almaktan kaçıyor. Bazen tarihsel ve siyasal mecburiyet, bazen geleceği kurtarmak için başvurulan bir savaş hilesi, bazen parçayı bütüne feda etmekle bağlı bir taktik inisiyatif, bazen PKK’nin zaten, “burjuva demokratik talepler kapsamında mücadele yürütüyor” oluşu gerekçeleri etrafında dönüp durmayı tercih ediyor. Genelleştirilmiş, hatta evrensellik atfedilen tezler yokmuş gibi tartışıyor.
Oportünizminin üzerini örtmek için ise devlet, devrim, sosyalizm anlayışı ve ulusların kaderlerini tayin hakkı konusunda marksizm-leninizm görüş açısıyla tartışmak, eleştiri yapmakla, ulusal demokratik hareketin yükselteceği talepleri savunmanın, bu temeldeki birleşik mücadelenin bağdaşmazlığı hurafesine iman edilmesini istiyor.
akat bu çıkmaz bir yoldur. Komün Gücü, oportünizmiyle yüzleşmekten kaçamaz.
Alınteri Devrimi Anlamayan Devrimcilik Günahının Bedelini Ödüyor
Alınteri, 27 Şubat çağrısı karşısında “anlama”, “anlayışlı olma” duruşunu esas aldı. 12. Kongre kararları karşısında da “dengeli” bir yaklaşım içinde olmaya çalıştı. Bu esasen gerek ulusal devrimci mücadele gerekse de ulusal demokratik hareket karşısında leninist derinlik ve kararlılıktan yoksun bakış açısında hiç değilse faşist saray darbesinden sonra geliştirdiği değişimin basıncıydı. Bu temelde, marksist leninist komünistler de içinde olmak üzere bazı devrimci partilerden yapılan açıklamalarda ve gazete makalelerinde yer alan kimi tanımlama ve değerlendirmeleri yanlış bulduğunu gösteren eleştiriler yapma şaşırtıcılığını bile sergiledi. Çubuğun bu yönde bükülmesi esasen anlaşılır, hatta Alınteri bakımından bir noktaya kadar yararlıydı.
PKK 12. Kongre kararlarının duyurulmasından iki ay sonra, ulusal demokratik hareketin dillendirdiği talepler içinde en kolay çözülebilecek olanlar bile yerli yerinde duruyorken, ulusal demokratik basının yoğunlaştırdığı aşırı övgü ve büyük beklentiler oluşturacak propagandalar nedeniyle, Alınteri, “Sonu Belli Bir Süreç” başlıklı bir makaleyle yeni bir durum değerlendirmesi yayınladı.
“KÖH’ün karşı karşıya olduğu ciddi tehlikeleri, yaşadığı sıkışma ve zorlanmaları dikkate almadan dogmatik düz mantığa dayalı kesin hüküm cümleleri” kurmama ve “ölçüsü kaçmış tek yanlı yargılamalara savrulmama” uyarısı yapmayı önemli gören makale, içerikten, dile, üsluba değin iç bütünlük sorunu yaşıyor, bir bakıma kendiyle kavga ediyordu. (abç)
Doğaldır ki, Alınteri’nin, “dogmatik düz mantığa dayalı kesin hüküm cümleleri”ni ve “ölçüsü kaçmış tek yanlı yargılamalara savrulma” örneklerini dolaysızca tartışma, gösterme, eleştirme sorumluluk ve görevi var. Böylesi genellemelerle söz yarıştırılabilir, fakat anlamlı, geliştirici, düşünceleri açık seçik yansıtma imkanı veren bir tartışma yürütülemez. Örneğin marksist leninist komünistler devlet, devrimci zor, gizli-yasadışı örgütlenme, devrimci iktidar, Lenin, Stalin önderliğindeki sosyalist SSCB; modern revizyonistlerin yönetimindeki kapitalist restorasyon SSCB’si ve ulusların kaderlerini tayin hakkı konularındaki tezleri eleştiriyor; bunların bazılarını tasfiyeci, bazılarını reformist, bazılarını inkarcı görüyor. Alınteri bu eleştiri ve nitelemelerin hangisinde “dogmatik düz mantığa dayalı kesin hüküm cümleleri”, “ölçüsü kaçmış tek yanlı yargılamalara savrulma” olduğu konusunda görüşlerini söyleyebilmelidir. Eğer kastettiği böylesi eleştiriler değilse, hangi yayındaki, hangi yazılarla, hangi nitelemelerle ve üslupla mücadele ettiğini dolaysız biçimde ortaya koymalıdır.
Soruna daha derin, daha anlayışlı yaklaşmak iddiasındaki Alınteri’nin önüne çektiği görevler sorunla yüzeysel ilişkilenişinin, sağlam bir perspektife sahip olmadığının bir başka görünümünü yansıtıyor. Alınteri, duruma, sürece “iyimser bir yorumla bu süreçten beklentilerin bir kısmı karşılansa bile bu Kürt sorununun çözümü anlamına gelmeyecektir” kaydı düşüyor. Bunu “dünyanın, bölgenin ve Türkiye’nin bugünkü koşulları ve gidiş dikkate alınacak olursa, KÖH adına verilen çok ciddi ideolojik-politik tavizlere rağmen filmin bir noktada kopma olasılığı”nın “çok daha güçlü” olduğu ve “hüsranla biten öncekilerden farklı olarak bu sürece bu kez baştan belirgin bir kuşku ve güvensizlikle yaklaşan Kürt halkı ve KÖH kadroları içinde yol açacağı düşünsel ve ruhsal kırılma muhtemelen öncekilerden de büyük olacak” öngörüleriyle bütünlüyor.
Alınteri, “bugün sadece KÖH değil onun siper yoldaşları ve dostu olan sosyalistler, devrimciler, ilericiler olarak hepimiz tarihsel bir kavşaktayız” diyor.
Bütün bu öngörülerden ve vurgulanan saptamadan yola çıkan Alınteri, önüne, Kürt ulusal demokratik talepleriyle bağlı hangi görevleri çekiyor; devrimci, antifaşist parti ve gruplara ne öneriyor?
Şunları:
“Emekçilerin örgütlü birleşik mücadelesinin önünü açacak sınıf temelli bir mücadele stratejisi inşa etmek zorundayız.”
Peki bu stratejinin unsurları nelerdir?
Başlıklardan hareketle numaralandırırsak:
1) “Kitleleri “barış” ve “demokrasi” söylemleriyle avutmak yerine onları uzun soluklu ve çok yönlü bir mücadeleye hazırlamak”, böylece devletin “toplumsal muhalefeti bölerek, içeriksizleştirerek ve kimliklere sıkıştırarak etkisizleştirmesinin” önüne geçmek,
2) “KÖH(’ün) sadece ulusal değil aynı zamanda asıl dayanağını oluşturan sosyal tabanın sınıfsal karakterini yeniden hatırlama”sı, “Türkiye ve Kürdistan kentlerine yığılmış işçi ve emekçilerin doğrudan katıldığı, eşitlikçi, kolektif bir örgüt modeliyle iç gücünü tahkim etmeye yoğunlaşma”sı,
3) “Kürt halkının özgürlük mücadelesi”ni, “emeğin kurtuluşu doğrultusunda genel bir demokrasi ve özgürlük mücadelesinin parçası haline getirmek”,
4) “Kürt hareketinin tarihsel gücü, yalnızca bir ulusun hak arayışından öte yoksul köylülerin, kentli emekçilerin ve genç işsizlerin yaşadığı sömürüye karşı kolektif direnişinden doğmuştur. Dolayısıyla KÖH, kendisini diğer ulusalcı çizgi ve ‘çözüm’ anlayışlarından farklı ve devrimci kılan karakteristik özellikleri arasında yer alan bu köke dönmeyi başardığı ölçüde kendisine yeni soluk boruları açıp hareket alanını genişletebilir”,
5) “Ezilen halkların ve emekçilerin mücadelesiyle yan yana yürüme”.
Stratejinin ana halkası ise Alınteri’nin omuzlarında olduğunu düşündüğü görevde somutlanıyor:
6) “Görevimiz (…) Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve onun siper yoldaşı olan devrimci-sosyalist güçlere sınıf eksenli, halkçı, gerçek bir sosyalizm perspektifi temelinde en azından tutarlı bir anti-faşist ve anti-emperyalist bir yön ve dinamizm kazandırma iradesini kuşanmaktır.” (abç)
Altı çizilen ideolojik-politik iddia hem Alınteri gerçeğiyle bağı içinde, hem de “dogmatik düz mantığa dayalı kesin hüküm cümleleri”, “ölçüsü kaçmış tek yanlı yargılamalara savrulma”lar içindeki parti ve gruplarla bağı içinde epey biçimsiz duruyor, fakat konu bu değil. Not edip geçiyoruz.
Vurgulananlardan kolayca anlaşılabileceği gibi, faşist inkarcı sömürgecilik ile Kürt ulusu arasındaki çelişki ve güncel planda bununla bağlı ulusal demokratik haklar ve ulusların kaderlerini tayin hakkı mücadelesi Alınteri’nin yeni dönem stratejisinde anlamlı bir yer tutmuyor.
Zihniyet değişmeyince, atılan adımları silen bir geri “sıçrayış” da kaçınılmaz oluyor. Alınteri derin bir uykudan uyanmış gibi adeta ‘90’lı yılların ikinci yarısındaki GAP tartışmalarındaki zihniyetiyle konuşmaya başlıyor. GAP’ın bölgeyi kapitalistleştireceği, ulusal çelişkinin yerini sınıfsal çelişkinin alacağı vb. tartışmaları ve bağlı görevleri en azından Alınteri hatırlıyordur.
Bugün veya savaşın mevcut aşamasında, niteliksel kazanımlar elde etmeyi, hiç değilse siyasi ve ruhsal saflaşmayı, faşist inkarcı sömürgeciliğin maskesini indirmeyi, kitleleri geleceğe hazırlamayı örgütleyecek güncel politik görevlere (faşist sömürgeciliğin ateşkes ilan etmesi, ulusal varlığın tanınması, anadilde eğitimin kabul edildiğinin ilanı, Abdullah Öcalan’ın ve savaş esirlerinin serbest bırakılması, TMK’nın iptali, tüm bunların anayasa ve yasalarla resmileştirilmesi…) bir parça ilgi göstermeyen, önüne bu görevleri çekmeyen, devrimci, antifaşist, ilerici güçleri bunlar doğrultusunda birleşik mücadeleye çağırmayan stratejisiyle, “dogmatik düz mantığa dayalı kesin hüküm cümleleri”, “ölçüsü kaçmış tek yanlı yargılamalara savrulma”lar iddialı değerlendirmeleri Alınteri’ni bir kördüğüme mahkum hale getiriyor.
Devrimci Parti’nin Dipnot Oportünizmi
MYK’sının yayınladığı uzun açıklamasını okunduğumuzda, Devrimci Parti’nin PKK 12. Kongre kararları hakkında “doğru-yanlış” görüşünde olduğunu anlıyoruz. “Ezen ulusun sosyalistleri, devrimcileri” kimliğiyle konuşan Devrimci Parti MYK, bir cümleyle yazdığını ikinci cümleyle siliyor.
Örneğin, “bu karar, mücadelede bir dönemin sonunu değil; biçiminin değişerek süreceği yeni bir politik momenti gösterir. Bu yönüyle Devrimci Parti olarak bu süreci mücadelenin sona ermesi değil, farklı biçimlerde sürecek yeni bir mücadele evresi olarak görmekteyiz” diyor ve ardından, “Faşist devlet açısından bugün itibariyle demokratikleşmenin en ufak bir kırıntısı görünmemekte, aksine baskı ve şiddet daha da artırılmaktadır. Bu nedenle gerçek demokratikleşme AKP-MHP faşist bloğunun yıkılması ve demokratik halkların irâdî olduğu bir Türkiye’de mümkündür” dipnotunu düşüyor.
“PKK’nin silahlı mücadeleden çekilmesi, demokratik mücadele zeminlerinin daha fazla öne çıkacağı bir dönemin kapısını açmıştır” diyor ve buna, “Türkiye’de demokratik alanın daraltıldığı, ifade özgürlüğünün baskılandığı ve seçilmişlerin görevden alındığı koşullarda, fiili-meşru mücadele hattı güncelliğini korumaktadır. Bu hattı savunmak, bir tercihten öte, halkların tarihsel ve siyasal öz savunma hakkının ifadesidir” dipnotunu düşüyor.
Dipnot sihirbazlığı demek haksızlık olmasa gerek.
Bu sihirbazlığı bir yana bırakırsak, Devrimci Parti’nin yayınladığı açıklamadan anladığımız odur ki, bir partinin mücadelenin zora dayalı biçimlerinin ve illegal örgütlenmenin ömrünü doldurduğunu; günümüz dünyasında özgürlük ve toplumsal adalet mücadelesinde geçerli politik biçimlerin ve örgütsel araçların yasal, barışçıl, parlamenter ve fiili meşru nitelikte olduğunu ilan etmesi kendi sorunudur. Bunun doğruluğu, yanlışlığı, ideolojik, siyasi niteliği hakkında bir cümle bile kurulamaz. Biz kendimizden sorumluyuz.
Elbette bu da bir tutumdur. Fakat o durumda bu tutumu sosyalizm, ulusal özgürlük iddialı tüm parti ve örgütlerin görüş ve siyasi varoluşları karşısında da sergilemek, ideolojik mücadeleyi böyle bir içerik ve biçimle sınırlamak gerekir. Devrimci Parti’den devrimcilerin değişik yayın organlarındaki yazı ve değerlendirmelerinde bu ilke ve yöntemi esas almadıkları, bu yazıları okuyan her insan için açık bir gerçektir.
Devrimci Parti, MYK imzalı uzun açıklamada, PKK 12. Kongre kararlarının temellendirildiği teorik tezler hakkında tek bir değerlendirme cümlesine yer vermemeyi başarıyor.
Yinelememek için Komün Gücü’ne ve Alınteri’ne yönelttiğimiz soruların Devrimci Parti için de geçerli olduğunu söylemekle yetinelim. Devrimci Parti konuyu gündemine aldığı, tartıştığı, kitlelere seslendiği bir değerlendirme yayınladığına göre, PKK 12. Kongre kararlarının temellendirildiği teorik tezler hakkındaki görüşlerini açıklama sorumluluğu var.
Dikkat çekilen konulardaki oportünist sihirbazlığına karşın, Devrimci Parti açıklamasının, “devrimci demokratik kamuoyunu” “Abdullah Öcalan’ın ve tüm savaş esirlerinin, devrimci, antifaşist politik tutsakların serbest bırakılması”, “Koşulsuz ateşkes ilan edilmesi”, “Terörle Mücadele Kanunu adlı yasanın iptali”, “JİTEM, Özel Tim, koruculuk gibi faşist sömürgeci kirli savaş örgütlerinin dağıtılması”, “Faşist devlet güçlerince kaybedilen devrimcilerin, yurtseverlerin, demokratların gömüldükleri yerlerin açıklanması”, “Rojava ve Başûr işgallerine derhal son verilmesi” gibi ulusal demokratik talepler ve kimi genel taleplerle mücadeleye davet etmesi sürecin bir başka ihtiyaç ve görevi karşısında doğru bir politik perspektif ve çağrı olarak önemlidir. Bunun verili güçle pratiğe taşınması söze değer, inandırıcılık ve güven katacaktır.
Kaldıraç Kendini Meseleyle Kitabi Ve Dışsal İlişkilenmeye Kelepçeliyor
Kaldıraç, görüşlerini Deniz Adalı imzalı bir yazıyla açıkladı.
“PKK’nin feshi ve silah bırakma kararı” başlıklı yazısında Deniz Adalı da, marksizm-leninizmin devlet teorisini aşmak ve günümüz dünya koşullarının bu konudaki teorik-ideolojik ihtiyaçlarına çözüm olmak; devrim yerine demokratik dönüşümü esas almak; Lenin-Stalin önderliğindeki devrimci, sosyalist iktidarla Kruşçev-Brejnev-Gorbaçov yönetimindeki kapitalist restorasyoncu modern revizyonist iktidarı “reel sosyalizm” bulamacında eşitleyen bir çizgide Ekim devrimi ve sosyalizm eleştirisi yapmak; “demokratik toplum sosyalizmi” teorisiyle “reel sosyalizmi” aşmak iddialarını ve 12. Kongre kararlarının bu temelde alındığı gerçeğini gündem dışı tutuyor. Soru, tartışma ve eleştirilerini iki kararla sınırlıyor.
Bunun yanı sıra, gerek silahlı mücadeleden stratejik olarak vazgeçerek bunu teorik-ideolojik bir formülle ilan etme, gerekse de bir yönüyle sömürgeciliğin faşist inkarcı alerjisi, bir yönüyle yasal, silahsız mücadelenin gereği olarak illegal partiden ve PKK isminden vazgeçme kararları için doğru veya yanlış demek üzerimize vazife değil tavrıyla hareket ediyor.
“Dünya devrimci tarihi içinde silahlı mücadele yürüten bir örgütün, bir gün gelip de mücadele yöntemini değiştirmek üzere, silahlı mücadeleyi terk ettiğini birçok kere görmüşlüğümüz var. Bu ilkesel olarak reddedilemez” deyip ekliyor: “Biz, böylesi bir kararı doğru ya da yanlış olarak ele alamayız.” (abç)
Görünen o ki, Deniz Adalı için PKK’nin feshi daha önemlidir. Bunu, “öte yandan, bir devrimci örgütün, kendini feshetmesi kararı, silahlı mücadeleyi bırakma kararı kadar yaygın değildir ve istisna kabul edilmelidir” sözleri ve devrimin zaferi sonrasında partinin gerekliliği ve işlevi tartışmasıyla ifade ediyor. Fakat sonuçta fesih kararı için de doğru veya yanlış demekten uzak durmayı tercih ediyor. O kadarı bizi ilgilendirmez tavrını esas alıyor.
Oysa devrimci üslup içinde, nesnellikten kopmamayı kılavuz edinerek yürütülecek ideolojik ve teorik mücadelelerin yararlı birer dinamizm kaynağı olması tümüyle olanaklıdır.
Bunun yerine belirli siyasi, toplumsal ve uluslararası koşullar altında ve yine belirli hedefler temelinde oluşturulmuş kader belirleyici kararların gerekçelerini ele almaktan, doğurabileceği sonuçlara dair olumlu veya olumsuz bir görüş söylenmekten kaçınmak biçimindeki bir tarafsızlığı oportünist tarafsızlık olarak nitelemek haksızlık olmayacaktır.
Oportünist tarafsızlığın ise mücadeleye herhangi bir yararı yoktur.