Kolektif olarak açlık grevine mi gireceğiz? İsrail ordu güçleri gemiye geldiklerinde hangi sloganı atacağız? Hapishanede direniş nasıl olacak? Örgütlenme burada çok önemliydi. Hem gemideki günlük yaşamı örgütlemek, hem de umudu, direnişi ve tepkileri örgütlemek, harekete geçebilmeyi sağlamak ve baskılar altında kırılmamayı başarmak bağlamında örgütlenme gerçekten belirleyici bir yerde durdu.
Ablukanın kökeni bir insani krizde değil, sömürgeci bir işgalde yatıyor. Bu nedenle bu eylemi yalnızca insani bir eylem olarak değil, öncelikle politik bir eylem olarak anlamamız gerekiyor. Başarısını da yalnızca gemilerin fiilen insani yardım ulaştırıp ulaştıramamasına göre değil, eylemin politik sonuçlarına göre değerlendirmeliyiz.
Almanya’dan iki genç sosyalistsiniz. Filistin direnişine ilginiz nereden geliyor ve sizin için dayanışma ve enternasyonalizm ne ifade ediyor?
Anna Liedtke: Bence burada sadece Filistin’in özgürlük mücadelesine bir ilgi söz konusu değil; sosyalistler açısından Filistin’in kurtuluşunun emperyalizme karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemeyeceği gerçeği var. Nerede bir ezilen varsa, orada direniş de vardır – Avrupa’da da öyle.
Elbette, duyduğumuz ve okuduğumuz hikayeler, bizi etkileyen insanların deneyimleri bizim için büyük rol oynuyor. Örneğin Kobanê yeniden inşası kampanyası: özellikle genç insanlar IŞİD’e karşı verilen kahramanca direnişten sonra şehri yeniden inşa etmek için yola çıktılar. Burada, filo ve SGDF’nin kampanyası arasında bazı paralellikler de görülebilir; ikisinde de enternasyonalist ruh açıkça hissediliyor. Bu noktada genç kadınlar olarak aynı zamanda Rachel Corrie ve Ayşenur Ezgi Eygi’ye de değinmek istiyoruz. Batı Şeria’ya giderek siyonist işgal güçlerinin karşısında bilinçli bir şekilde konumlandılar ve bu uğurda canlarını verdiler – daha doğrusu, İsrail güçleri tarafından kasten öldürüldüler. Onlar da enternasyonalizmi cisimleştiriyor ve enternasyonalizmin pratik bir şey olduğunu gösteriyorlar.
Tarihe biraz daha geriden baktığımızda, özellikle filonun eylem biçimi açısından, Che Guevara’yı da incelemek oldukça doğal. 1956’nın sonunda Granma gemisiyle Küba’ya doğru, devrimi ileri taşıma hedefiyle yola çıkmıştı. Devrimci güçlere karşı uygulanan ağır saldırılara ve başlangıçtaki ağır kayıplara rağmen, Küba devrimi için büyük adımlar atmışlardı.
Tüm bu örnekler, enternasyonalizmin soyut ya da sadece teorik bir görüş olmadığının, bilhassa devrimci eylemde anlam kazandığının göstergesi.
Sofia Willer: Anna’nın söylediklerine katılıyorum. Enternasyonalizm eylemli ve pratiktir. Buradan yola çıkarsak, enternasyonalizm aynı zamanda bir gerekliliktir, çünkü yaşadığımız dünya küresel bir dünyadır. Alman sermayesi dünya çapında ezilenlerin karşısında düşmanca bir konumdadır ve bu onun siyonizme koşulsuz desteğinde özellikle görünür. Alman sermayesi, Filistinlilerin işgal altında olması kadar, burada işyerlerinde yaşadığımız sömürüye, kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak maruz kaldığımız baskıya da dayanıyor.
Bu meselenin bir tarafı. Diğer tarafı ise, gençlik olarak her gün Gazze’den videolar görüyoruz, birbirimizle iletişim halindeyiz ve kendimizi yeni bir biçimde dünya gençliği olarak anlıyoruz. Sermaye uluslararası düzeyde örgütlendi, ama biz de öyle.
Dolayısıyla biz ezilenlerin cephesini temsil eden halkların yanında koşulsuz bir şekilde yer aldığımızda ve onların direnişini sürdürdüğümüzde, bu emperyalistler için ciddi bir tehlike arz ediyor. Önemli olan şu: biz bu gemilere yalnız bırakılmış ya da çaresiz Filistin halkına “acıdığımız” için binmedik. Bu gemilerdeydik, çünkü Filistin direnişinin çağrısı bütün dünyaya yayıldı ve sokaklar Filistin’in renkleriyle doldu.
Dayanışma, halklar arasında eşit bir ilişki temelinde, bugünün emperyalist küreselleşme koşullarında enternasyonal düzeyde verilmesi gereken ortak bir mücadeledir. Lübnanlı komünist George İbrahim Abdallah, kefiyenin dünya çapında faşizme karşı bir sembole dönüştüğünü söylemişti. Almanya sokaklarındaki deneyimimiz şudur ki, 7 Ekim’den beri neredeyse hiçbir kayda değer antifaşist ya da antikapitalist protesto kefiyesiz, Filistin halkının direnişinin bu sembolü olmadan gerçekleşmiyor. Yani Filistin direnişi bizim kuşağımıza Almanya’da sınıf mücadelesini yeni bir nitelikle güçlendirme imkanı veriyor. İşte bu, proleter enternasyonalizmidir.
Alman hükümeti İsrail’in en yakın ticaret ortaklarından biri. 7 Ekim’den sonra Almanya’daki gelişmeler nasıldı? Bu durum filoya katılma kararınızı etkiledi mi?
Sofia Willer: Alman devleti 7 Ekim’i içe dönük baskılarını daha da artırmak ve askerileşmeyi ilerletmek için bir fırsat olarak kullandı. Filistin’le dayanışma her zaman Alman devleti tarafından kriminalize edilmiştir, fakat 7 Ekim’den sonra İsrail’in Filistin’e saldırılarına karşı protestolar birkaç gün içinde yeni polis taktiklerinin, gözetim ve takip yöntemlerinin ve şiddet kullanımının teste sokulduğu bir deney alanına dönüştü. Bu süreçte devletin tutumunu belirleyen cümle, Angela Merkel’in 2008’de Knesset’te ilk kez söylediği söz oldu: “İsrail’in güvenliği Alman devletinin Staatsräson’udur.” Staatsräson, yani devlet aklı, İsrail’in var olma hakkının ve güvenliğinin her koşulda Alman devleti tarafından savunulacağı anlamına geliyor.
Dolayısıyla okullarda kefiye, Filistin kolyesi ve bayrak taşımak yasaklanırken, eski başbakan Olaf Scholz “devlet aklı” kavramını yeniden kamuoyunun gündemine getirdi ve medya aracılığıyla Filistin halkına, tarihine ve direnişine karşı büyük bir propaganda saldırısı başlatıldı. Bu, Filistin halkıyla dayanışmanın, hakim düşünce tarzına açıkça karşı çıkmak, Alman devletinin baskılarıyla yüzleşmek anlamına geldiği bir dönemdi – ve bunu yapmak her zamankinden daha önemliydi. Çünkü 7 Ekim yalnızca siyonist işgalin yenilmez olduğu mitini yıkmakla kalmadı, aynı zamanda Almanya’da da kimin hangi çıkar doğrultusunda hareket ettiğini açığa çıkardı, egemenlerle ezilenler arasındaki cepheleri daha da keskinleştirdi.
Ve önemli olan nokta şu: Devletin ve medyanın tüm baskılarına rağmen binlerce kişi kararlı durdu ve sokaklara çıkmaya devam etti. Devlet alınan bu tutumu artan baskılarla geri püskürtmeyi başaramadı. Soykırımın kendisi ve siyonist İsrail’in eylemleri büyük ölçüde kendi kendini teşhir etti, fakat aynı zamanda dayanışma hareketinin baskısı da İsrail’in itibarını ve uluslararası konumunu zayıflattı, Filistin ve direnişin toplumsal algısını değiştirdi.
Bu beni de, Almanya’daki pek çok genci etkilediği şekilde etkiledi. Alman devletinin insanlık düşmanı tutumu, hem İsrail’e verdiği destek hem de sokaklarda yaşadığımız devlet baskısı deneyimleri, bilincimizi keskinleştirdi. Bir soykırıma karşı sokağa çıktığım için hastanelik olmayı ya da yüksek cezalar almayı göze almak zorundaysam, bu nasıl bir devlettir, bu nasıl bir demokrasidir? Küresel Sumud Filosu iki yıl süren soykırımdan sonra bir araç haline geldi, çünkü soykırım bitmedi, Alman devletinin desteği bitmedi ve baskılar bitmedi. Bu yüzden bu kararı aldık.
Anna Liedtke: Sofia’nın dediği gibi, baskılar tarafından kırılmış veya sindirilmiş değildik, tam tersine Almanya’daki bu gelişmeler bizi filoya katılma konusunda daha da cesaretlendirdi. Ancak baskılara baktığımızda, özellikle kadın ve LGBTİ+ hareketinde büyük bir potansiyel olduğunu, devletin bunu fark ettiğini ve ona göre davrandığını görüyoruz. Genç kadınlardan oluşan bir örgüt olarak biz de birçok baskı yaşadık. 7 Ekim’den hemen sonra ev baskınları yapıldı ve yüksek cezalar verildi. Suçlamalar gerekçesiz ve temelsizdi, amaç açıkça gözdağı vermekti. Devlet net bir mesaj iletmek istedi: kadınlar olarak bu kadar kararlı olmamalıydık. Fakat bu durum bizim irademizi kırmadı, tam tersine, sonraki dönemde daha fazla destek aldık ve örgüt olarak büyüdük.
Bu aynı zamanda cinsiyetçi polis şiddetinin arttığı bir dönemdi. Cesur kadınlar her gün polis tarafından şiddete maruz kalıyor, saldırıya uğruyor ve baskı görüyordu. Hem tacize maruz kalıyor, hem de saçlarımızdan çekiliyor, hatta gözaltında cinsel şiddete maruz bırakılıyorduk. Tüm bunlar artık günlük hale geldi. Ayrıca LGBTİ+ protestolarının, özellikle “No Pride in Apartheid” eylemlerinin giderek daha fazla saldırıya uğradığını da görüyoruz. Bu eylemler, İsrail kendini ne kadar LGBTİ+ dostu göstermeye çalışsa da, LGBTİ+’ların hem İsrail içinde kriminalize edildiğini hem de özellikle soykırımı meşrulaştırmak için İsrail tarafından bir araç kullanıldığını çok açık ortaya koyuyor.
Direnen, enternasyonalist LGBTİ+’lar devlet için büyük bir tehdit. Bu yalnızca doğrudan şiddet biçimindeki baskılarda değil, baskının transfobik karakterinde de kendini gösteriyor: tacizden gözaltında cinsel şiddete kadar her şey – tüm bunlar Almanya’da da yaşandı.
Küresel Sumud Filosu yüzlerce gemiyle Gazze ablukasını kırmak gibi tarihi bir hedef belirledi. Küresel Sumud Filosu nasıl ortaya çıktı ve sizce hedefine ulaştı mı?
Anna Liedtke: Gazze’ye doğru yola çıkan Küresel Sumud Filosu son 20 yıl içinde Gazze’ye gitmek üzere yola çıkan sayısız diğer deneyden bağımsız düşünülemez. Buna özellikle bu yıl bizim de içinde yer aldığımız Özgürlük Filosu Koalisyonu dahildir. Küresel Sumud Filosu, bir anlamda, uluslararası direniş hareketinin birikmiş bir niteliği ve yeni bir seviyeye ulaşmış halidir – Global March to Gaza’dan, yazın Kuzey Afrika’dan Gazze’ye doğru yola çıkan Sumud konvoylarından ve farklı ülkelerde kendi hazırlıklarını yapmış çeşitli gruplardan ortak bir iradeyle ortaya çıktı. Bunların arasında özellikle Mağrip bölgesi, Avrupa ve örneğin Malezya’dan gelen gruplar vardı.
Dolayısıyla bu bir örgüt değil, ortak bir iradenin anlık ifadesi olarak yola çıkmış, yaklaşık 50 gemi ve 450 kişiden oluşan bir harekettir. Elbette bu kadar çok insan ve geminin varlığından kaynaklanan sorunlar vardı. Bir diğer zorluk ise çoğunluğunun örgütlü güçler olmamasından kaynaklanıyordu. Fakat önemli olan şuydu: ne yol boyunca ne de hapishanelerde, kimsenin iradesi kırılamadı ve görev durdurulamadı.
Bu süreçte önceki deneyimlere de bakılabiliyordu, çünkü geçmiş yıllarda Gazze’ye yola çıkan, 2016’da hareket eden kadın teknesi de dahil olmak üzere birçok gemi vardı. Burada “bizim” gemimizden de bahsetmek istiyorum: Conscience. Bu teknenin aslında 2024’te İstanbul’dan Gazze’ye hareket etmesi planlanıyordu, fakat Türk devlet kurumlarına yapılan baskılar nedeniyle limandan çıkmasına izin verilmedi. Protestolardan sonra ise diğer gemilerle birlikte değil, tek başına çıkmasına izin verildi. Malta açıklarında bombalandı ve yoluna devam edemedi.
Daha sonra Handala ve Madleen isimli gemiler Gazze’ye doğru yola çıktılar, katılımcılar İsrail hapishanelerinde tutuldu ve diğer tüm deniz görevlerinde olduğu gibi şiddet gördüler. 2025 sonbaharında Conscience tamir edilmişti ve çoğu doktor ve gazeteci olan yaklaşık 100 kişiyle Gazze’ye doğru tekrar yola çıkabildi.
Bu sonbaharda aktivistlerin başına ne geleceği elbette tamamen belli değildi. Çünkü kısa aralıklarla iki dalga halinde Akdeniz’i geçen yaklaşık 650 aktivist vardı ve bu durum İsrail donanmasının özel birliklerinin gemileri durdurmasını zorlaştırmıştı. Ben Gvir’in tehditleri bile kimsenin iradesini kıramadı. Tüm risklere rağmen aktivistler bu yasadışı ablukayı kırmak üzere yola çıktılar.
Sofia Willer: Birkaç ekleme yapmak istiyorum. Ablukanın kökeni bir insani krizde değil, sömürgeci bir işgalde yatıyor. Bu nedenle bu eylemi yalnızca insani bir eylem olarak değil, öncelikle politik bir eylem olarak anlamamız gerekiyor. Başarısını da yalnızca gemilerin fiilen insani yardım ulaştırıp ulaştıramamasına göre değil, eylemin politik sonuçlarına göre değerlendirmeliyiz.
Kısacası, amacımız İsrail’in uluslararası konumunu daha da zayıflatmak ve gemilere binen insanların vatandaş oldukları ülkelerin suç ortaklığını görünür kılmaktı. Bu eylemin en büyük başarısı gemilerdeki insanların kararlarının ve iradesinin dünya ölçeğinde bir iradeye dönüşmesi ve uluslararası dayanışma hareketinde niteliksel bir sıçrama yaratmasıdır.
Gemilerin denizde olduğu haftalarda büyük kitle protestolarının çıkış noktasına dönüştüler ve aylardır çıkaramadığımız kadar insanı sokaklara taşıma imkanı doğdu. İkinci büyük başarı ise bu süreçte işçi sınıfıyla ve sınıf mücadelesinin araçlarıyla kurulan yeni bağlardı. Cenova liman işçilerinin “Eğer gemilerle, yoldaşlarımızla bağlantımız 20 dakikalığına bile koparsa Avrupa’yı bloke ederiz” demeleri bu hareketin geleceği için tek mümkün yolu gösterdi. Çünkü enternasyonalizm, gerçekten emperyalizmi ve zorunlu olarak kapitalizmi sona erdirmek istiyorsa, işçi sınıfının enternasyonalizmi olmalıdır.
Her ne kadar biz sosyalistler filo hareketi içinde en büyük güç olmasak da ve birçok sol cenahta olduğu gibi burada da örgütsüzlük ve postmodernizm zaafları var olsa da, bu hareket bizim için önemli bir sıçrama tahtası haline geldi. Sosyalistler böyle anlarda geri durmamalı, seyretmemeli, tam tersine bu hareketlerin tam ortasında konumlanarak onları her yönden örgütlemelidir. Gemilerde, sokaklarda, okullarda, üniversitelerde, özellikle limanlarda ve fabrikalarda örgütlülüğü büyütmelidir.
Küresel Sumud Filosu, bizim için, gençlik ve işçi sınıfı için önemli bir deneyim oldu. İsrail’in uluslararası izolasyonunu daha da ilerletti ve yeni eylemler için bir çıkış noktası oluşturdu. Bu bakımdan, hedefleri ve tarihsel rolü doğrultusunda başarılı olduğunu düşünüyorum.
Toplamda 8 gün boyunca gemideydiniz, Tunus limanında ve sonrasında İtalya’da birkaç hafta geçirdiniz. Gazze’ye yapılan bu yolculuk devrimci gelişiminizde ne gibi bir rol oynadı? Karşılaştığınız zorluklar nelerdi ve birer sosyalist olarak kendinize hangi görevleri biçtiniz?
Sofia Willer: Bence ikimiz için de en büyük zorluk, ama aynı zamanda en büyük gelişim, kendi sabrımızla yüzleşmekteydi. Kastettiğim sabır, pasif bir dayanma gücü değil, aktif bir bekleyiş bağlamında sabırdır. Belirsiz durumları beklemek ve sürekli yeni zorluklarla başa çıkmak kolay değil. Bunun için hareket etme isteğimizi ve kendi netliğimizi hem duraklama anlarında hem de kaos anlarında koruma yeteneğine ihtiyaç var. Ama aynı zamanda bu tür zorluklarla karşılaştığımızda pratik özeleştiriler verdik ve tekrar ileriye doğru adım attık.
Biz sosyalist örgütleyiciler olarak, her zaman, bulunduğumuz her yerde kolektif bir irade yaratma görevini üstlendik ve ortak anlarda kolektifi ileriye taşımaya çalıştık. Bir gemide yaklaşık 100 yolcu olduğunu göz önünde bulundurursak, farklı siyasi görüşlerin, karakterlerin ve çıkarların olacağını zaten bekliyorduk. Bu durum da yaşandı. Genç kadınlar olarak ilk başta herkesin bizi ciddiye alması için mücadele etmemiz gerekti. Bunu inisiyatif alarak yaptık. İtalya’daki ilk günümüzde, Al-Shifa Hastanesi’nin tanklar tarafından kuşatıldığı haberi geldi. Biz de tüm doktorları bir araya getirip bir dayanışma mesajı düzenledik. Böyle eylemleri organize etmek ve yolculuk günlerinin politik yönünü şekillendirmek gemideki ana aracımız haline geldi.
Küresel Sumud Filosu’nun bizden birkaç gün önce yola çıkmış olduğunu ve yolculuk sırasında saldırıya uğrayacağını öngörebiliyorduk. İlk günümüzde sabah toplantısında, eğer yoldaşlarımıza saldırı yapılırsa gece kalkıp onlara ve dünyaya bir mesaj olarak ortak bir video hazırlamayı ve kararlılığımızı göstermeyi önerdik. Ayrıca, Filistin’de hayatını kaybeden gazeteci ve sağlıkçılar için bir anma düzenledik. Bunlar tartışmaları ve kolektifi daha iyi yönlendirmek için attığımız pratik adımlardı.
Anna Liedtke: Bence, Tunus’ta gemiye binmemiş olmamıza rağmen, o zaman dilimi çok öğreticiydi. Çok bekledik, ama aynı zamanda ortaya çıkan kaosu da deneyimledik ve böyle büyük bir insan kitlesini gemilere yerleştirmenin ne kadar büyük bir çaba gerektirdiğini, spontane sorunlarla nasıl başa çıkılacağını gördük. Sofia gemiden bahsetti, ben de bu zaman diliminde doğru zamanda doğru müdahaleleri yapma yeteneğimizin keskinleştiğini düşünüyorum.
Tunus’taki aktivistler, ama aynı zamanda gemideki aktivistler, dünya çapındaki Filistin hareketinin bir kesitini oluşturuyor. Kiminle nasıl tartışacağımızı kestirmek bazen bizim için de zor oldu. Özellikle Kürdistan konusu, Kürt özgürlük mücadelesi ile Filistin özgürlük mücadelesi arasındaki bağlar herkes tarafından kabul görmedi. Ayrıca, açıkça politik islamcı gruplar da vardı. Ama limandaki ve gemideki deneyimlerimizden şunu söyleyebilirim ki, kendinize çok şey öğretiyorsunuz, kendi güçlü ve zayıf yönlerinizi doğrudan görüyorsunuz. Sofia’ya katılıyorum, kesinlikle önemli olan şey inisiyatif almaktı. Sosyalistler olarak bizim görevimiz, ki bu tüm sosyalistlerin böyle durumlarda yapması gereken bir şeydir, bir tür önderlik rolü üstlenmek, insanları ikna etmek ve asıl politik görevin karakterini ön plana çıkarmaktır. Yalnızca insani bir misyonla sınırlamamalıyız örneğin.
Gemide bu çok daha önemliydi. Devrimci olarak gemide olmak, aynı zamanda geniş bir bakış açısıyla tartışmak anlamına geliyor. Bazı temel kurallar zaten görev öncesinde belirlenmişti, örneğin bunun şiddetsiz bir eylem olacağı belliydi, ancak direnişin diğer soruları hala netleşmemişti – işte bu, gemideki zamanımızda bizim görevimizdi. Kolektif olarak açlık grevine mi gireceğiz? İsrail ordu güçleri gemiye geldiklerinde hangi sloganı atacağız? Hapishanede direniş nasıl olacak? Örgütlenme burada çok önemliydi. Hem gemideki günlük yaşamı örgütlemek, hem de umudu, direnişi ve tepkileri örgütlemek, harekete geçebilmeyi sağlamak ve baskılar altında kırılmamayı başarmak bağlamında örgütlenme gerçekten belirleyici bir yerde durdu.
Elbette burada da zorluklarla karşılaşıldı ve sürekli olarak bulunduğunuz yerin örgütlü bir alan olmadığını hatırlıyorsunuz. Bu, kimi erkeklerin fazlasıyla erkeksi davranışlar sergilemesi, ancak aynı zamanda bazı sorulara ilişkin çok farklı görüşlerin olması anlamına geliyor. Ve bu çelişkileri bir noktada kabul etmek gerekiyordu.
8 Ekim’de uluslararası sularda kaçırıldınız. İsrail hapishanelerindeki tutsaklığınız nasıldı? Siyonistlerle karşılaşmalarınızda ne düşündünüz ve diğer tutsaklarla herhangi bir temasınız oldu mu?
Anna Liedtke: Öncelikle şunu söylemek isterim ki, bu durum daha çok gözaltıydı, tutsaklık değil – birkaç gün, en geç birkaç hafta içinde serbest bırakılacağımızı biliyorduk. Bu, hapishanelerde yıllarca sorgusuz ve serbest bırakılma ümidi olmadan işkence gören on binlerce Filistinli tutsak ile kıyaslandığında büyük bir fark yaratıyor. Bizim gemimizdeki askerlerle karşılaştırıldığında, limanda ve hapishanelerde muamele farklıydı. Teknede hala “iyi insanlar” gibi görünmeye çalışsalar da, karaya ayak bastığımızda terörist olarak yaftalandık ve öyle de muamele gördük. Ashdod’daki limandan Ketziot’a götürüldük, burası özellikle iki intifada zamanında da yoğun olarak kullanılan bir işkence kampı ve 7 Ekim 2023’ten itibaren de oldukça sık kullanılmakta.
Cinsiyetlere göre ayrılmıştık, bir nezarethaneden diğerine taşındık, ta ki gece çok geç saatlerde hücrelere yerleştirilene kadar. Orada çeşitli türlerde şiddet ve işkence biçimlerini gözlemledik, örneğin uyutmama. Erkek tutuklulara karşı daha saldırgan bir muamele vardı. Uygulanan şiddet ırkçı ve cinsiyetçi yüzünü de gösterdi. Arap ya da siyahi devrimcilere karşı daha yoğun bir şekilde şiddet uygulandı ve cinsel şiddet hem kadınlar hem de erkekler üzerinde işkence yöntemi olarak kullanıldı. Üç gün sonra bizi bir sınır dışı etme merkezine götürdüler, burada iki gün daha kaldık. Uluslararası tutuklular olarak bazı korunma haklarımız vardı, ancak buna rağmen yine de işkence ve kötü muameleye tabi tutulmamız onların planlarını artık açık bir şekilde uyguladıklarını ve dünyadan gizlemeyi umursamadıklarını gösteriyordu. Sadece uluslararası sulardan 600’den fazla kişiyi kaçırabilmesi bile siyonist devletin Filistinlilere yönelik soykırımı son iki yıldır utanmazca gerçekleştirdiğinin ve dünya çapında hiçbir şekilde cezalandırılmadığının göstergesi.
Filistinli tutsaklarla karşılaşamasak da onlarla bir köprü kurma şansımız oldu. Hücrelerimizin duvarlarında onların mesajlarını gördük, biz de kendi mesajlarımızı bıraktık. Diğer çoğu tutsaktan farklı olarak, bizim şimdi bu deneyimlerimizi anlatma şansımız var. Tabii her zaman şunu vurgulamalıyız ki, bizim yaşadıklarımız, Filistinli tutsaklarının her gün yaşadıklarına kıyasla, buzdağının sadece görünen kısmı. Tutsak takasları sırasında bazı hikayeler neyse ki kamuoyuna yansıdı, ancak gerekli tepkiyi göremedi.
Sofia Willer: Ek olarak şunları belirtmek istiyorum. Bu yolculuğa hazırlıklı olarak çıkmıştık, ilk andan itibaren, lazerlerin alnımıza doğrultulduğu andan itibaren bedenimiz üzerindeki kontrolü kazanma mücadelesine başladık. Bu, gözaltı sürecimizde duruşumuzu belirleyen şeydi. Çünkü gözaltı ve işkence durumunda amaç insanı aşağılamak, iradesini kırmak ve insanlıktan çıkarmaktır. İlk adımımız, bu yüzden, teknede başlamış olan açlık grevine katılmak oldu. Bu, teknede geçirdiğimiz hafta boyunca ideolojik bir mücadeleyle ilgiliydi: Ne kadar direnmek gerekir? Hangi sloganlar atılır? Kolektifi nasıl güçlendiririz? Vurgulamak istediğim önemli bir nokta şu: Gözaltında önceden belki de bu şekilde tahmin edemeyeceğiniz birçok kişi kararlılıklarıyla örnek haline geldi ve bence bunun temelinde düşman bilinci en güçlü olanların en direngen oldukları gerçeği yatıyor. Arap devrimciler en yoğun şekilde ırkçı saldırılara uğradılar, ama aynı zamanda kararlı tutumları ve düşman bilinci onları siyonistlerle en doğrudan şekilde çatışmaya soktu. Özellikle Küresel Sumud Filosu’ndan Tunuslu devrimcilerin raporları Arap komünistlerinin siyonistlere karşı birleşik tutumunu göstermektedir. Onlar sloganları başlatarak tüm eylemin direniş düzeyini yükselttiler.
Hapishanelerdeki başlıca görevimiz birbirimizden tecrit olmamızı engellemekti. İlk gün Fransız bir devrimcinin tecrit edilip hücresinde dövüldüğünü öğrendik. Hep birlikte kapılara vurup onun adını haykırarak ve hücrelerimizi terk etmeyi reddederek karşılık vermeye karar verdik. Yaklaşık 10 dakika sonra gardiyanlar gelip hücrelere biber gazı sıkmaya çalıştılar. Bu uzun sürmedi ama sessizliği ilk bozduğumuz andı ve bize eyleme geçme konusunda cesaret verdi. Ertesi gün nispeten daha iyi koşullara sahip bir sınır dışı etme hapishanesine gönderildik, ancak burada gardiyanlar daha saldırgandı. Bizimle birlikte olan iki kadından tecrit edilmelerinden dolayı haber alamıyorduk ve artık Pazar sabahı sınır dışı edileceğimiz açıktı. Onları almadan gitmeyi reddetmeye karar verdik. Bu karar bizi güçlendirdi ve bu zamanı direniş hikayeleri anlatmak, spor yapmak ve slogan atmak için kullandık. Hücremde başka komünist kadınlar olmasa da, Cumartesi Anneleri’nin ve Olga Benario’nun hikayelerini dikkatle dinlediler. Ortak bir örgütlenme ve güçlenme anıydı bu. Bir süre sonra slogan attığımız için cezalandırıldık ve ellerimiz kelepçelendi, gardiyanlar hücre ışıklarını kapattılar, ama yine de birlikte güldük ve ağladık, hikayelerimizle birbirimizi güçlendirdik. Sonradan diğer devrimcilerle konuştuğumda, bazıları geceleri hücrelerinde yapılan aramalardan bahsetti. Benim hücrem gardiyanları en çok sinir eden hücreydi – gece boyunca nadiren arandık veya sayıldık, çünkü hücremize yaptıkları her ziyaret onlar için de bir meydan okumayla karşılaşmak demekti. Birleşik direniş ve dayanışma gerçekten de karşılığını buluyor.
Siz hapisteyken yeni bir ateşkes anlaşması imzalandı. Sizce bundan sonra ne olacak? Enternasyonal dayanışma hareketinin bundan sonraki görevleri nedir ve siz bu konuda hangi adımları atmayı planlıyorsunuz?
Sofia Willer: Hapishane aracındaki küçük bir yarıktan, gittiğimiz yolların İsrail’in yanı sıra ABD bayraklarıyla da donatıldığını gördük, çünkü Donald Trump ateşkes anlaşması için ziyarette bulunmuştu. Bu bayraklar özgürlüğün bir simgesi değil, bölgedeki işgalin ve emperyalist savaşın sürekliliğinin bir işaretidir.
Burada belirtebileceğimiz ikinci gözlem ise şu: Gardiyanlar bize ateşkes görüşmelerinden bahsetmediler. Tutukluların dış dünya hakkında sıkça bilgi alamadıkları bir gerçek, ama eğer İsrail için bir zafer olsaydı bunu mutlaka suratımıza vururlardı. Demek istediğim şu: bu ateşkesin imzalanabilmesinin birincil nedeni Filistin direnişinin kırılmamasıdır. Filistinliler hala Gazze’de, birleşik direniş yenilmedi, emperyalizm bir ara vermek zorunda kaldı, ama ardından yine Lübnan’a ve nihayetinde İran’a yönelmeyi planlıyorlar.
Biz, filo olarak bu süreçte, İsrail’in uluslararası konumunu daha da zayıflatmaya ve siyonizmi tecrit etmeye yardımcı olabilecek bir dalga olduk. Şu an karşı karşıya olduğumuz durum, direnişin kırılmamış olması ve ancak Filistinlilere yönelik baskı, işgal ve soykırımın da devam etmesidir. Ancak en önemlisi, Ortadoğu’daki bu savaş ABD’nin İran’ı kuşattığı bir savaş ve üçüncü dünya savaşına doğru giden başka bir eşik olacaktır. Enternasyonal dayanışma hareketi olarak ve bu emperyalist küreselleşme dünyasında gençlik olarak görevimiz, emperyalistlerin yeni bir dünya savaşına girmelerine izin vermemek ve ezilen halkların mücadele cephesini güçlendirmektir. Acı gerçek şu ki, Filistin emperyalizm ve kapitalizm koşullarında asla özgür olmayacaktır. Bu, Filistin’le dayanışma hareketiyle biriken potansiyelimizin militarizme, emperyalist savaşa ve nihayetinde kapitalizme karşı yönlendirilmesi gerektiği anlamına geliyor.
Anna Liedtke: Sofia zaten pek çok önemli noktaya değindi. Bence bunu somutlaştırmak için burada bazı önemli araçlar ve yöntemler de ortaya konmalı. İlkin, filo sırasında gördük ki, geniş bir seferberlik dalgası var ve buna elbette devam edilmesi gerekiyor. Yani özellikle İtalya’daki grevleri hatırlatmak isterim, ki bunlar tüm ülkeyi felç etmişti. Ayrıca, filoya yapılan saldırılara yanıt olarak organize edilen sayısız eylem var: belediye binalarının işgali, demiryolları ve diğer hatların işgali, kitlesel gösteriler, grevler vs. Bu mobilizasyon seviyesini tekrar yakalamak için en çok ihtiyacımız olan, Filistin hareketinde devrimci bir önderliktir. Potansiyel mevcut, bunu Palestine Action’ın cesur aktivistleri ve onların açlık grevleriyle görüyoruz, tıpkı Almanya’da Ulm5’in Alman-siyonist işbirliğine karşı nasıl militanca direnilebileceğini gösterdiği gibi.
Gelecek dönemde de başarıları sürdürmek ve öncelikle gençliği örgütlemek gerekiyor. Bunun yanı sıra, Avrupa’da nasıl emperyalizmle mücadele edilebileceğine bakmak da önemli. Özellikle sınıf mücadelesiyle kurulan bağlar burada büyük bir rol oynuyor. Çünkü baştan söylediğimiz gibi, Filistin’in özgürlüğü için verilen mücadele uluslararasıdır ve Avrupa’daki savaş hazırlıkları ya da burada işçi sınıfına yapılan saldırılardan bağımsız bir şekilde düşünülemez. Eğer biz gençliğin geleceği için mücadele ediyorsak, bu aynı zamanda Filistin için, Kürdistan için ve dünyanın tüm ezilen halkları için bir mücadeledir.
Bu röportajın sonunda, tüm gençleri örgütlenmeye, aktif mücadeleye çağırıyoruz. Umutsuzluk ve perspektifsizlik karşısında, emperyalist savaşlara ve krizlere, soykırıma ve faşist şiddete karşı özgür bir yaşam için, geleceğimiz için eyleme geçelim! Önümüzdeki görevler büyük ve belki de başarılması zor görünüyor. Ancak tarih boyunca sayısız örnek, hepimizin geleceği söz konusu olduğunda, bu tür mücadelelerde hiçbir görevin omuzlanamayacak kadar büyük olamayacağını gösteriyor.
Dipnot
*İtalya’dan kalkan Conscience gemisinde yer alarak Küresel Sumud Filosu’na katılan Young Struggle’dan Sofia Willer ve genç kadın örgütü ZORA’dan Anna Liedtke ile röportaj Gülistan Bolonina tarafından Marksist Teori için yapıldı.