NATO-Türkiye İlişkilerinin Tarihsel Seyri

You are currently viewing NATO-Türkiye İlişkilerinin Tarihsel Seyri

ABD ve Avrupa emperyalistlerinin yeni-sömürgesi çok uluslu TC, inkarcı-sömürgeci nitelikte bir burjuva rejim olarak, bağrında yapısal bunalım unsurlarını taşıyordu. Kuzey Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi (iktisadi ve siyasi ilhakı) ve Müslüman olmayan halkların tasfiyesi burjuva cumhuriyetin mayasının varoluşsal bileşenidir. Türk burjuva devleti, NATO’ya katılımı ile birlikte askeri doktrinini ve yapısını entegre ettiği gibi, NATO’yu da kontrgerilla yapısı ile sömürgeciliğini ayakta tutmanın aracı yapmıştır. Bu bakımdan önceleri bir yana NATO, yarım asırdır Kürt ulusal demokratik hareketine karşı savaşın parçası ve etkin tarafıdır.

NATO’nun Ankara zirvesi öncesi ABD-İsrail ikilisinin İran’a dönük başlattığı kapsamlı saldırı ve NATO bileşenleri arasında gelişen çatlaklar, Donald Trump’ın NATO’nun yapısını ABD ve “öteki ülkeler” arasındaki ilişkiler zemininde sorgulamasına ve bunun tartışılmasına yol açtı.

Trump, “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” diyerek ABD’nin merkezi rolünü tekrardan hatırlattı ve yeni dönemde “öteki ülkeler”le kurulacağı ilişkiye dair ipuçları verdi.

Faşist şef Erdoğan ve kurmayları da dönem dönem “stratejik özerklik” iddiaları ile ABD egemenliğine dayalı “dünya düzeni”ni sorgulayan açıklamalar yapıyorlar.

Bu durum NATO-Türkiye ilişkilerini tarihsel ve güncel yönleriyle gündemimize taşıyor.

Tarihsel Bir Olgu Olarak NATO-Türkiye İlişkisinin Kurucu Unsurları

NATO, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası oluşan siyasi çehrenin Batı tarafındaki belirgin öznelerinin başında geliyor. Bir askeri-politik ittifak olan NATO, kapitalist Batı’nın sosyalist SB ve Asya’daki halk demokrasilerine karşı kurulmuş emperyalist saldırı ve savaş örgütüdür.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası ABD Batı emperyalizmi içerisinde inisiyatifi elde etmiş, kıta Avrupa’sında, özellikle de Batı Almanya’da sınai-askeri nüfuzunu genişletmiştir. Almanya ve İtalya faşist koalisyonunun yenilgisi ve Japonya’nın kapitülasyonunun ardından Avrupa kıtasına W. Churcill’in deyimi ile “Baltık’taki Stettin’den, Adriyatik’teki Trieste’ye kadar kıta boyunca bir demir perde inmiştir.”

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ortaya çıkardığı egemenlik ilişkilerinde ABD, tekelci burjuvazinin mali ve sanayi sermaye birikimine dayanarak uluslararası ilişkiler sisteminde de şekillendirici bir rol oynamaya başlamıştır. Henüz savaş sona ermeden ABD, Bretton Woods Konferansı’nda savaş sonrası dünyanın ekonomik ve siyasi sisteminin “köşe taşlarını” döşemiştir. Dolara dayalı küresel mali rejimin bekçisi ve yeni-sömürgeleştirmenin aracı IMF savaşın bitişinde kurulmuştur.

ABD ve Batılı emperyalizmin bu aşamadan sonra önceliği kapitalist dünyayı bütünleştirmek ve saflaştırmak, sosyalist SSCB ve halk demokrasilerine karşı taraflaştırmaktır. Buna denk düşen bir askeri ve siyasi, sıkı örgütlenmiş ve merkezileşmiş, sürekli işleyen kolektif bir egemenlik aygıtı zorunluluğu öncelleriyle (1948’de kurulan “Batı İttifakı”) birlikte NATO’yu doğurmuştur.

Tek tek Batılı burjuva ülkelerde “iç saflaşma”nın bir konusu olarak da NATO gündemdedir. Antikomünist bir ittifak olan NATO, özellikle de yeni-sömürge ülkelerde işçi sınıfı ve ezilen halkların devrimci başkaldırısı ve sosyalizme yönelmelerini bastırmanın aracıdır.

NATO her şeyden önce ABD çıkarları ve egemenliği demektir. Dolayısıyla Türkiye-NATO ilişkileri söz konusu olduğunda da temel-belirleyici öncel Türkiye-ABD ilişkileridir. NATO, ABD’nin Batılı emperyalizm içindeki egemenliği ile birlikte diğer emperyalist ve yeni-sömürge ülkelerle “hiyerarşik ilişkileri”ni yansıtır.

Türk burjuva devleti, Osmanlı’nın mirasını devraldı. Bu miras her şeyden önce imparatorluğun dış borçlarını içeriyordu. Lozan Antlaşması ile TC Osmanlı’nın dış borçlarının yüzde 65’ini ödemeyi kabul etti. Türkiye bu ödemeyi 1954’e kadar sürdürdü. 1923 İzmir İktisat Kongresi de genç cumhuriyetin burjuva yönelimini açıkça ortaya koyan nitelikte yabancı sermaye yatırımlarının desteklenmesini içeriyordu. Türk burjuva devleti, 1929’da patlak veren dünya ekonomik krizinin ardından ortaya çıkan dış yatırım açığı ve sermaye birikimi boşluğu koşullarındaysa tekelci devlet kapitalizmine yönelmiş, SSCB’den krediler ve desteklerle sayısız devlet işletmeleri kurulmuştur.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında birçok yönüyle Almanya’nın sanayi ağırlıklı tekelci sermayesine bağımlı olan Türkiye’nin egemen sınıfları, Hitler faşizmiyle açık bir Saldırmazlık Paktı imzalayarak savaşın son aylarına kadar buna sadık kaldılar. Hitler-Mussolini faşist koalisyonunun yenilgisi öngörülünce ancak 1944’te ilişkiler kesildi, 23 Şubat 1945’te sembolik savaş ilan edildi. Aynı gün ABD ile karşılıklı askeri ve hammadde ticaretini içeren Karşılıklı Yardım Anlaşması (MAA) imzalandı.

Türk burjuva devleti, her ne kadar İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı boyunca “tarafsızlık” görüntüsü vermiş olsa da emperyalist sisteme angajeydi. Bu angajman İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası yeni-sömürgeci ilişkilerin gelişmesi ile birlikte bağımlılığa dönüştü.

ABD ve Batılı müttefikleri, dönemin ABD Başkanı Harry Truman ile anılan Truman Doktrini kapsamında SB’nin yayılmasına karşı “çevreleme”yi öne çeken bir siyasi-askeri strateji geliştirdiler. SB’nin Güney-Batı sınırındaki bölgesel jeostratejik konumu ile Türkiye tabii ki bu stratejinin dışında kalamazdı. Her şeyden önce de Boğazlar üzerindeki egemenliği Türkiye’yi ABD bakımından vazgeçilmez bir siyasi-askeri müttefik haline getiriyordu.

İsmet İnönü şefliğindeki rejimin Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı ilhak edeceği ve Boğazlar’da üs talep ettiği iddiaları karşısında ABD’den askeri destek istemesi ABD tarafından olumlu karşılandı. Yunanistan’da ise ABD iç savaşta Yunanistan krallığının zaferini güvencelemek için ekonomik ve askeri yardımlara izin verdi. Bu iki ülke “komünizmin tehdidi” altında sayılıyordu ve Truman Doktrini’nin dolaysız kapsamına alınmıştı.

NATO üyeliğine giden yolda Truman Doktrini önemli bir eşik olduysa da, tamamlayıcı yönünü Marshall Planı kapsamındaki iktisadi ve siyasi destek oluşturuyordu. Marshall Planı her ne kadar İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’yla yıkıma uğramış ülkelerin “kalkınması” hedefini sunsa da, “tarafsız” görünmüş ve savaşın sahası olmamış Türkiye gibi yeni-sömürge ülkelerde ise yeni-sömürge ilişkilerinin geliştirilmesinin, altyapı ve kilit sektörlere yatırımlar ile ekonomik ve siyasi bağımlılığın derinleştirilmesinin aracı haline getirilmiştir.

ABD-İngiltere-Fransa emperyalistleri, Sovyetler Birliği’nin “çevrelenmesi” stratejisiyle bağlı “hür dünya” argümanı kapsamında Türk burjuva devletine İnönü şefliğindeki tek partili rejimin yerine çok partili bir sisteme geçişi dayatmış, bu dayatma iç siyasi konjonktürel dönüşümle örtüşünce Menderes’in Demokrat Parti’si hükümete taşınmıştı.

ABD ve Batılı emperyalistler, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Türk burjuva devletinin Hitler-Mussolini taraflı tarafsızlığını ve Sovyetler ile ilişkilerini dikkate alarak, TC’nin başvurusunu ancak 1952 yılında Yunanistan ile birlikte NATO’nun ilk genişleme dalgasında kabul ettiler.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan 1952’deki üyelik sürecine kadar Türk burjuva devleti, diğer burjuva devletlerle bileteral ilişkilerini geliştirerek, NATO’ya bağımlı kurumsallaşmalar önererek yolu döşemeye çalıştı. NATO’nun güney kanadında Türkiye’nin de dahil olduğu bir Akdeniz Paktı’nın kurulması bunun başında geliyordu.

Türk burjuva devleti taraflılığını siyasi bir kararla, Kore Savaşı’na asker göndererek ispat etti. Çin devrimi ile oluşan yeni siyasi saflaşmalar tablosu içerisinde Türk askerlerinin Kore’de görev alması keskin bir politik pozisyondu ve Menderes başbakanlığındaki Türk devletine NATO’nun kapılarını açtı.

NATO’daki Türkiye

NATO’nun kurucu ve varoluşsal hedefleri açısından Türkiye’ye atfedilen rol neydi?

Türkiye bilindiği gibi jeostratejik açıdan kritik bir konuma sahiptir. İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerindeki egemenliği, Akdeniz’deki konumu, Sovyetler Birliği’yle sınırlarının kesişmesi, Avrupa/Batı’dan Ortadoğu’ya açılan ve nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülke olması bu konumun başlıca unsurlarıdır.

Türkiye, NATO’nun SB’yi “çevreleme” stratejisi kapsamında Güney cephesindeki ileri karakol işlevi görebileceği gibi, Müslüman ağırlıklı nüfuslara sahip bölge ülkelerinde nüfuz kazanmanın da “aracı” olabilirdi.

Nitekim öyle de olmuştur.

Kurulan üslerle SB ve halk demokrasilerine karşı “caydırıcı” askeri tehdit oluşturulduğu gibi bölgesel faaliyetler TC aracılığıyla yürütülmeye çalışılmıştır. Ne var ki, sonuncusu çok başarılı sonuçlar doğurmamıştır.

Soğuk Savaş yıllarında –1959’dan 1962’deki Küba Krizi’ne değin– Çiğli’de konuşlandırılan nükleer başlıklı Jüpiter füzeleri SB’ye karşı stratejik bir rol oynadı.

SB’den ideolojik olarak ve siyaseten uzaklaşan Tito revizyonizminin yönetimindeki Yugoslavya’nın Batılı emperyalizmle bağlarını güçlendirmek, Balkanlar’da nüfuz kazanmak ve sosyalist blokta çatlak oluşturmak için kurulacak Balkan Paktı’nın öncülüğü TC’ye verilmişti.

Yine Ortadoğu ülkelerini bir Ortadoğu Savunma Örgütü’ne ikna etme görevi Türkiye’ye verildi. Daha sonra Bağdat Paktı olarak anılacak bu örgüt Irak’taki askeri darbe ve Arap devletlerinin katılmayı reddetmesi ile her ne kadar işlevsiz kalmış olsa da, ABD ve NATO’nun Ortadoğu’da nüfuz kazanmasında bir rol oynamıştır.

Türkiye siyonist İsrail’i resmen tanıyan ilk “Müslüman ülke”dir. İsrail NATO üyesi değilse de Türkiye’ye Ortadoğu’da yüklenen görevlerden biri siyonist İsrail’in korunmasıdır. İncirlik Üssü Soğuk Savaş yılları ve sonrasında İsrail’in Ortadoğu’daki temel güvencesidir.

Türk burjuva devleti, Soğuk Savaş yılları boyunca iki kutuplu-iki sistemli dünyanın çatışma ve gerilim sahasının merkezindedir. Modern revizyonist Kruşçev yönetimindeki SB ile ABD arasında gerçek nükleer bir çatışma tehdidinin doğduğu Küba krizi ancak Sovyetler’in geri çekilmesi karşısında ABD’nin Türkiye’deki Jüpiter füzelerini sökmesi ile çözüldü.

Kıbrıs işgali ve gerilimi NATO-Türkiye ilişkileri bakımından da ilk krizi tetikler. İngiliz sömürgeciliğinin bölgedeki egemenliği zayıflıyordu. Ortadoğu’dan sonra Kıbrıs’ta da “bağımsızlık” talepleri yükseliyordu. Yunanistan’ın artan müdahaleleri ve Makarios yönetiminin askeri tehditleri karşısında İngiliz emperyalizmi, Rumlar ve Türkler arasındaki toplumsal çelişkileri kışkırtarak, Türk burjuva devletinin kucağına bir “Kıbrıs sorunu” bırakarak, varlığını uzatmaya ve nüfuzunu korumaya çalıştı. Türk burjuva devleti, bu gelişmelere Türkiye’de Rumlara karşı pogromlar kışkırtıp örgütleyerek yanıt verdi.

1964 yılında Türk burjuva devletinin Kıbrıs’a müdahale planlarına karşı ABD, Johnson mektubunda olası bir müdahalede Türkiye’nin NATO tarafından temin edilen silahları kullanamayacağını belirtmiş, vazgeçmesi çağrısı yapmıştı. Ne var ki, Yunanistan’da faşist albaylar cuntası ile birlikte Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması politikasının saldırgan boyutlar kazanması ve bizzat Kıbrıs’ta Makarios yönetiminin devrilmesi ve yerine cuntayla uyumlu Sampson’un yerleştirilmesi, Türk burjuva devleti tarafından Kıbrıs işgal harekatı ile yanıtlandı. NATO bunun üzerine Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı. Yunanistan NATO’yu tutum almamakla eleştirerek NATO’nun askeri kanadından çekildi. Kıbrıs işgali, Türkiye-NATO-Yunanistan ilişkilerinde gerilimli sonuçlar yaratsa da, Türkiye’nin NATO’daki pozisyonunu yapısal olarak dönüşüme uğratan bir etkene dönüşmedi.

Türk burjuva devleti NATO’nun ABD’den sonraki en büyük ordusuna sahiptir. Belli başlı bütün NATO “misyonlarına” katılmıştır. Afganistan, Kosova, Baltık ülkelerindeki askeri müdahalelerde yer almıştır. Türk subayları NATO’nun çeşitli komuta yapılarında görevler üstlenmektedir. Yine NATO eğitim ve tatbikatlarının parçası olunmuştur.

İçten içe çürümüş sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve Varşova Paktı’nın dağılması ile birlikte NATO ABD ve Batılı emperyalizmin dünya hakimiyeti ve çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Yugoslavya Savaşı başta gelmek üzere Körfez’deki ve öteki çatışmalarda rol üstlenmesi sağlanarak, özellikle de Varşova Paktı’nın dağılması ile oluşan boşlukları ABD’nin ve Avrupalı emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda değerlendirmenin aracı yapılmıştır.

Türk burjuva devleti de 12 Eylül askeri darbesi ile başlattığı neoliberal dönüşüm ve rejimin yeniden yapılandırılmasını 2000’lerde AKP iktidarı boyunca bu stratejik doğrultuda gerçekleştirmiştir.

Türkiye Ve Kuzey Kürdistan’da NATO

Üsler ve askeri entegrasyon

Türkiye ve Kuzey Kürdistan toprakları Türk devletinin NATO üyeliğinden önce de ABD-İngiliz emperyalistlerinin stratejik kapsamındaydı. “Türkiye’nin savunma kabiliyetini arttırmak ve havaalanı modernizasyonu” kapsamında Ekim 1950’de ABD tarafından hazırlanan planda, “Balıkesir, Adana, Eskişehir, Diyarbakır’daki havaalanlarının jet uçaklarına uygun hale getirilmesi, Eskişehir, Diyarbakır, Balıkesir, Bandırma’nın hava üssüne dönüştürülmesi, Afyon, Adana ve Kayseri’nin avcı uçağı üssü olarak donatılması ve Adana’da bir uçuş okulu kurulması”[1] yer alıyordu.

Türkiye, NATO üyesi olarak, üslerin kurulacağı arazilerin kamulaştırma maliyetlerini üstlenmeyi, ikmal, bakım, ulaşım ve lojistik gibi taşeronluk hizmetlerini üstlenmeyi kabul ederek, kullanım hakkını ABD’nin inisiyatifine bıraktığı üslere topraklarını açtı. İncirlik, Çiğli, Karamürsel, Yalova, Diyarbakır ve Sinop gibi stratejik bölgelerde bu üsler inşa edildi. Bu adımla Türkiye, NATO’nun askeri yapılanmasına topraklarını sunarken, üslerin kontrolünü fiilen ABD’ye devretti. Bunların bir bölümü ‘90’lardan sonra TSK’ya devredildi.

NATO üyeliği ile birlikte Türk burjuva ordusu kendisini NATO’nun askeri doktrini ve normları gereği yeniden yapılandırdı. Osmanlı-Alman askeri geleneğini terk eden TSK, NATO kuvvet yapısına uyumlu hale getirildi. Askeri teçhizat ve lojistik bu temelde geliştirildi. Türk genelkurmayı doğrudan NATO Savunma Planlaması’na dahil oldu. İzmir’de NATO’nun Kara Kuvvetleri Komutanlığı kuruldu. TSK, ACE Komutanlığı altında Avrupa’nın güneydoğu kanadından sorumlu hale geldi. ABD’nin sağladığı tanklarla mekanize ve zırhlı tümenler oluşturuldu. NATO’nun operasyonel faaliyetlerinin esnek ihtiyaçları için hızlı konuşlandırılabilir kolordu oluşturuldu. Hava ve deniz kuvvetleri bu temelde geliştirildi. İstihbarat ve iletişim NATO ağına alındı. Harp okullarında ABD/NATO ders müfredatı uygulanmaya başlandı. Jandarma ve Özel Kuvvetler NATO’nun COIN (Counter-Insurgency) doktrinlerine göre yeniden yapılandırıldı. NATO’nun tatbikat kültürü devralındı.

Kıbrıs krizi ile birlikte NATO’nun uyguladığı 10 yıllık ambargo döneminde Türk burjuva devleti askeri-sınai kompleksi geliştirecek işletmeler kurmaya yönelmişti. Bugün Tayyip Erdoğan’ın övündüğü TUSAŞ, ASELSAN ve APSİLAN bu dönem kurulan şirketlerdir. Fakat bunlar da mali ve teknolojik, lojistik olarak ABD emperyalizmine bağımlı olmuşlar, NATO’ya entegre olarak işletilmişlerdir.

Bu göreceliğin son örneği KAAN uçakları olmuştur. Faşist şeflik rejimi Rusya’dan S-400’leri aldıktan sonra ABD’nin savaş uçakları programından çıkartılmıştı. KAAN uçağı bu dönemde tamamen yerli savaş uçağı olarak tanıtılmış, iç kamuoyunda da faşist şeflik rejiminin propagandasına konusu edilmişti. Ne var ki, KAAN’ın motorlarının ABD’den alındığı ve ABD Kongresi tarafından onayının bekletildiği bizzat Hakan Fidan tarafından itiraf edildi.

Diğer üsler bir yana İncirlik’te bulunan NATO üssü bugün NATO’nun güney kanadındaki stratejik üssüdür ve egemenliğinin başlıca aracıdır. İstihbarat ve komuta merkezi olarak da işlev gören üs barındırdığı nükleer silahlarla da Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya bakımından tam anlamıyla NATO’nun bölgedeki karşıdevrimci karargahıdır.

Gladyo-kontrgerilla

NATO’nun Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki varlığının belirgin yönlerinden biri de kontrgerilladır. Emperyalist ve burjuva devletlerde “komünizme karşı mücadele”nin “iç görevleri” kapsamında ortaya çıkan yasa ve resmiyet dışı “görevler” için NATO’nun yönlendirmesi ve doğrudan komutasında kurulan örgütler Gladyo olarak anılır.

ABD-CIA, Avrupa’da İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası antikomünist istihbarat unsurlarının birikimine dayanarak Süper NATO olarak adlandırılan özel bir birim inşa etti. Bu unsurların arasında Hitler ve Mussolini faşizmlerinden kalma antikomünistler de yer alıyordu. Savaşın sonunda arşiviyle ABD’ye teslim olan Hitler’in azgın istihbaratçılarından Reinhard Gehlen 1946’da CIA kararı ile Almanya’da yeniden görevlendirildi ve daha sonra BND adını taşıyacak kurumu kurdu.

NATO’nun kurmaylığını yaptığı “Batı güvenlik mimarisinin” güney kanadındaki Türkiye Cumhuriyeti stratejik konumu gereği bu bakımdan da dikkatin merkezindedir.

Özel Harp Dairesi (ÖHD) Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı kurulmuş, hedefi Sovyet tehdidine ve “iç düşman”lara karşı özel savaşın yasadışı biçimlerini örgütlemek olmuştur. Bu doğrultuda Batı’daki halefleriyle benzer şekilde gizli silah depoları, eğitim kampları ve kurumlar geliştirilmiştir. Seferberlik Tektik Kurulu’nun devamcısı ÖHD, ‘70’lerden sonra yükselen iç gerilimler koşullarında kontrgerilla olarak anılacak iç savaş örgütüne evrilecektir.

ABD ve Avrupa emperyalistlerinin yeni-sömürgesi çok uluslu TC, inkarcı-sömürgeci nitelikte bir burjuva rejim olarak, bağrında yapısal bunalım unsurlarını taşıyordu. Kuzey Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi (iktisadi ve siyasi ilhakı) ve Müslüman olmayan halkların tasfiyesi burjuva cumhuriyetin mayasının varoluşsal bileşenidir. Türk burjuva devleti, NATO’ya katılımı ile birlikte askeri doktrinini ve yapısını entegre ettiği gibi, NATO’yu da kontrgerilla yapısı ile sömürgeciliğini ayakta tutmanın aracı yapmıştır. Bu bakımdan önceleri bir yana NATO, yarım asırdır Kürt ulusal demokratik hareketine karşı savaşın parçası ve etkin tarafıdır.

İtalya’da Gladyo, Fransa’da Rüzgarların Gülü, Danimarka’da Absalon, Almanya’da Gehlen örgütünden farklı olarak Türk Gladyosu/kontrgerillası sivil otoritenin ve devlet kurumlarının dışında örgütlenmemiş, bütün devlet yapısına içerilen bir gölge gibi yapılandırılmıştır. Bu yapılandırmada askeri darbeler, özelde de 12 Eylül darbesi özgün bir yerde durmaktadır.

Özellikle Kuzey Kürdistan’da ulusal demokratik hareket ile savaşın bir uzantısı olarak koruculuk sistemi, JİTEM ve özel timlerden oluşan karşıdevrimci aygıt, NATO karargahlarının iç savaş yönetiminin doğrudan ürünüdür.

ABD ve Batılı emperyalizmle bütünleştirici kurumsallaşma

1950’lerde Menderes hükümeti altında ABD emperyalizmi ve Batılı sermayenin ülkeye girişini teşvik edici yeni ve kapsamlı yasal düzenlemeler yapılmış, ithalata dayalı ekonomik üretim ve birikim modeli esas alınmıştır. Batılı emperyalizmle bu dönemde derinleşen ekonomik bağımlılık ilişkisi IMF’nin 1958’de dayattığı “İstikrar Programı” ile yeni bir boyut kazanmıştır. Bu bağımlılık bugüne kadar Türk burjuva devletinin iktisadi-siyasi gerçeğinin ağır basan yönüdür.

NATO’nun öncülüğünü yaptığı “komünizmle mücadele” başlığı ve önceliği, 1960’lardan sonra Türkiye’nin iç siyasal durumu bakımından da öncelik haline gelmiş, devlet yapısı NATO doktrinleriyle uyumlu şekilde yapılandırılmıştır.

1971’in yarı-askeri dönemi ve 12 Eylül darbesinin oluşturduğu siyasi çehre Türkiye’nin ABD stratejisi doğrultusunda dönüştüğü özgün ve yoğunlaştırılmış kesitler olmuştur. ABD’li yöneticilerin “bizim çocuklar” diye sahiplendiği Kenan Evren ve diğer darbeci generaller, neoliberal iktisadi ve siyasi yeniden yapılandırmada belirleyici roller üstlendiler. 24 Ocak kararları ile başlayan dönüşüm darbeci askeri yönetimin faşist devlet terörü altında ilerletildi.

Soğuk Savaş yıllarında ABD ve NATO’nun Varşova Paktı’nı “çevreleme” stratejisinin taktik unsurlarından biri Ortadoğu’da “Yeşil Kuşak”ı oluşturmaktı. Müslüman ülkelerde politik islamcı iktidarları teşvik ederek, onları destekleyip iktidara taşıyarak ve “komünist tehdit”e karşı seferber ederek SB’nin güneyinde komünizmden “etkilenmeyecek” bir tampon bölgeyi inşa etmek ABD ve NATO’nun jeopolitikasının vazgeçilmez bileşeniydi. Fethullah Gülen bu politik iklimin çocuğudur. Tarikatlar ve antikomünist faşist hareketler bu koşullar altında gelişme imkanı buldular.

Faşist Şeflik Rejimi-NATO İlişkileri

AKP, bir burjuva restorasyon partisi olarak, yeni yüzyılda ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları ve stratejisi ile örtüşerek iktidarlaştı.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Ortadoğu’nun yeniden dizaynı ve emperyalist küreselleşme kapitalizmine entegrasyonu, bölge pazarının bu temelde yapılandırılması, Doğu Asya’dan Batı’ya varan geniş bir coğrafyada kritik enerji ve ticaret yollarının güvenceye alınması, başta Akdeniz gelmek üzere kritik jeostratejik noktalarda ABD hakimiyetinin sağlanması, başta yükselen Çin emperyalizmi gelmek üzere rakip ülkelerin etkisinin sınırlandırılması, Ortadoğu’da siyonist İsrail’in varoluş meşruiyetinin kabul ettirilmesi hedeflerini güden ABD emperyalizmi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak bilinen stratejiyi devreye koydu.

2002’de Tayyip Erdoğan seçimi kazandığında kendisini BOP eş başkanı ilan etti, fakat sonraki yıllarda ABD’nin BOP köprüsünün altından çok sular akacaktı.

AKP-Gülen ittifakı bu dönemde hem “içte” hem de “dışta” neoliberal dönüşümün en etkili yönetimi oldu. Özelleştirme saldırıları hız kazandı, Mahmut Derviş programı eksiksiz uygulandı.

AKP-Gülen ittifakı Türk burjuva devletini faşist politik islamcı temelde dönüştürerek, “Yeni-Osmanlıcı” bölgesel yayılmacı iktisadi, siyasi ve kültürel etkisini geliştirdi. Bu yönelim ABD ve NATO tarafından da desteklendi. Tayyip Erdoğan ve faşist Türk burjuva devleti, bölgenin gerici Arap devletleri arasında ve Balkanlar’da Müslüman halklar içerisinde nüfuz kazandı.

2007-2008 dünya ekonomik krizinin açığa çıkardığı kapitalizmin varoluşsal krizi, ABD’nin dünya pazarındaki egemenliğini sarstığı gibi, Ortadoğu’da da ABD’nin emperyalist hegemonyasının irtifa kaybetmeye başlamasına zemin oluşturdu. Gerileyen ABD emperyalizmi karşısında yükselen Çin-Rusya ekseninin bölgesel etkisi gelişti, özellikle de İran’da molla rejimi, Libya’da Kaddafi rejimi ve Suriye’de Esad rejimi gibi anti-ABD’ci iktidarlara dayanarak nüfuzunu artırdı. 2010’da Tunus’ta patlak veren halk ayaklanması bütün bölgeyi bir devrimci durum çemberine aldı. Emperyalistler ayaklanmaların bir kısmını emperyalist küreselleşme sürecine direnç gösteren rejimleri yıkmak için kullandılar. Suriye iç savaşı sırasında Kürt ulusal demokratik hareketi Rojava devrimini gerçekleştirerek bir halkçı demokratik yönetim ilan etti. Siyonist İsrail ise daha da saldırganlaştı.

Türk burjuva devletinin yaşamakta olduğu rejim krizi bu koşullar altında şiddetlendi. Bölgesel yayılmacı ve iri bir mali-ekonomik sömürge olan Türk burjuva devletinin dümenindeki Erdoğan hükümeti, başta Gülen Cemaati gelmek üzere “içte” çıkar ayrışması içerisinde olduğu güçleri tasfiye ederek, Rojava devrimi ve Kobanê serhildanının, Gezi-Haziran ayaklanmasının ortaya çıkardığı devrimci durum dinamikleri karşısında devlet terörünü yoğunlaştırarak ve rejimin karşıdevrimci kapasitesini merkezileştirecek, bölgesel rekabette Türk sermaye sınıfının çıkarlarını en etkili biçimde savunacak bir rejim tipini, faşist şeflik rejimini kurumsallaştırdı.

Gülenci generallerin 15 Temmuz darbe girişimi sonrası konjonktür “yerli ve milli” söylemin, dış güçlerden “stratejik özerklik” iddiasının öne çıktığı bir dönem oldu. Türk burjuva devleti bu doğrultuda bölgede Rusya ile ilişkilerini geliştirerek emperyalistler arası çelişkilerden maksimum yararlanma arayışlarını artırdı. Bölgesel siyasi ve iktisadi çıkarlarıyla, her şeyden önce de Kürt ulusal kazanımlarının tasfiyesi amacıyla hareket ederken, ABD emperyalizmiyle kimi gerilimler yaşamayı da göze aldı.

Rusya’dan S-400 füzelerinin satın alınması ve akabinde oluşan, halen daha tam çözülmeyen kriz bu politikanın en görünür olgusu oldu. 2017’de Rusya’dan satın alınan S-400’lerin parçaları ABD’nin karşı hamleleri (Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programından çıkartılması ve çeşitli yaptırımların kapsamına alınması) nedeniyle on yıla yakındır depolarda çürütülüyor.

Şangay İşbirliği Örgütü’nün “diyalog ortağı” olarak faşist şeflik rejimi zaman zaman “tam üyeliği” gündeme getirse de iki tarafın, yani hem NATO’nun hem ŞİÖ’nün kesin tavırları nedeniyle henüz üyelik adımı atmış değil. TC’nin NATO’dan çıkmadan ŞİÖ’ye üye olamayacağı[2] ise muhataplarca dile getirildi.

Dünyada emperyalist bloklaşma ve rekabet keskinleştiği, Ortadoğu’da bölgesel saflaşmalar sertleştiği ölçüde faşist şeflik rejiminin esneme kapasitesi zayıflıyor.

Trump’ın ikinci başkanlık sürecinde ve İsrail’in tam tekmil saldırıya geçtiği Ortadoğu’daki yeni dönemde, özellikle de Esad rejiminin yıkılmasıyla oluşan bölgesel yeni siyasi denklemde, Türk burjuva devletinin NATO’yla ilişkileri de daha uyumlu bir hal aldı.

Faşist şeflik rejimi Ukrayna savaşının ilk döneminde her ne kadar arabulucu sıfatıyla sahnelerde yer almak istediyse de, Ukrayna’nın NATO üyeliğini desteklediğini açıkladı. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini, Kürt ulusal demokratik hareketine karşı yürüttüğü tasfiyeci savaşın bir şantaj unsuruna dönüştürse ve süreci uzatsa da, kabul etmek zorunda kaldı. Suriye’de ve Ortadoğu’da siyonist İsrail ile arasındaki bölgesel yayılmacı rekabet kızışmış olsa da, ABD’nin yönlendirmesiyle Gazze “Barış” Kurulu”nun parçası oldu, 5 Ocak’ta imzalanan Paris Mutabakatı çerçevesinde Rojava devrimine saldırma imkanı karşılığında İsrail ile uzlaştı.

ABD, DAİŞ’e karşı savaşta SDG ile taktik-askeri bir ittifak geliştirmiş olsa da, faşist inkarcı sömürgeciliğin Kürt ulusal demokratik hareketine, özellikle de Medya Savunma Alanları’na ve gerillaya dönük savaşı limitine vardırma yönelimine yol verdi. HTŞ iktidara taşındıktan sonra SDG’yi Rojava devriminin kazanımlarının tümden tasfiye edilmesi tehdidi karşısında Şam merkezli ordu ve siyasi yapı içerisinde eritmeyi amaçlayan çizgisiyle sömürgeci faşist Türk burjuva devletini yatıştırdı.

Faşist şeflik rejimi Temmuz’da gerçekleşecek Ankara zirvesini ABD-Türkiye ilişkilerinin bölgesel etkisini geliştirecek bir şova dönüştürmeyi deneyecek, faşist şef Erdoğan bu zeminde kendisini bölgenin ve hatta dünyanın başlıca liderleri arasında sergilemeye çalışacaktır.

Hasılı, faşist şeflik rejimi, Türkiye-NATO ilişkilerinde 1950’lerden bu yana sıkı bir askeri ve siyasi bağımlık altında olduğu gibi, bu ilişkiyi daha da derinleştirmiştir. Türkiye dün olduğu gibi bugün de son kertede Ortadoğu’da ABD ve Batılı emperyalistlerin bekçisidir.

NATO Ve Anti-NATO

Bütün tarihi boyunca Türk tekelci burjuvazisi içinde Batılı emperyalizme bağımlılık dışında güçlü bir siyasi-iktisadi eğilim gelişmemiştir. Dönem dönem Perinçek’in Vatan Partisi’nce kışkırtılan Avrasyacılık çizgisi veya Bahçeli’nin Türkiye-Rusya-Çin ittifakı söylemi Türk egemen sınıflarının ağırlıklı bir eğilimi ve uygulanabilir bir stratejisi olmamıştır.

Türk burjuva devleti 1950’lerden itibaren Ortadoğu’da ABD ve Batılı emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda hareket etmiş, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında İsrail’i resmen tanıyan ilk devlet olarak tarihe geçmiştir. Bu tanıma kararıyla o yıllarda Türk burjuva devleti bölge halklarının öfkesini de üzerine çekmiştir. İşbirlikçi faşist ve despotik Arap devletlerinin bir bir İbrahim Anlaşmaları aracılığıyla ABD-İsrail çıkarları doğrultusunda hizalanması ve faşist şeflik rejiminin politik islamcı bölge siyaseti bu öfkeyi belli yönleri ile törpülemiş olsa da, bölgenin antiemperyalist, anti-ABD’ci ve antisiyonist birikimi ve tepkilerinin başlıca muhataplarından biri halen TC’dir.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da “anti-NATO” 1960’lardan bu yana başta gençlik hareketi gelmek üzere devrimci-demokratik kitle hareketlerinin bayrağında yazılıdır. NATO’ya karşı başarılar da kitle mücadelelerinin bir kazanımı olmuştur. Üniformalı askerlerin sokaklarda görünür olmamaları, suç işlemeleri durumda uygulanacak prosedürde değişikliklerin yapılması, Türkiye’den götürdükleri ticari mallarla ilgili vergi yükümlülüğü getirilmesi, Türkiye’nin onayı olmadan üslerin kullanılmaması gibi halkın tepkisini yatıştıracak uygulamalar bu mücadelelerin sonucu olmuştur.

Bugün de gerçek anlamda NATO karşıtı bir hareket Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın mali-ekonomik bağımlılığı ve askeri entegrasyonuna karşı mücadeleyle iç içe geçerek gelişebilir. Ki bu, faşist şeflik rejiminin egemen olduğu Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da antiemperyalist nitelikte bir politik devrimin sorunudur, yani iktidar meselesidir.

Komünistler, ANTİFAŞİST, ANTİEMPERYALİST, ANTİSÖMÜRGECİ, CİNS ÖZGÜRLÜKÇÜ DEMOKRATİK DEVRİM PROGRAMI’nın ilgili bölümünde açıkladıkları üzere, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da “NATO’dan çıkılacak, hiçbir emperyalist, gerici askeri ya da siyasal bloğa katılınmayacak, ABD ve NATO üs ve kuruluşlarına el konulacak, bütün gizli anlaşmalar açıklanacak, gizli ve açık yükümlülükler iptal edilecektir.”

Yararlanılan Kaynaklar

Teori ve Eylem dergisi, NATO: Emperyalizmin Savaş Makinesi dosyası, Sayı 71

Ataöv, T., Amerika, NATO ve Türkiye, İleri Yayınları, 2006

Kibaroğlu, M., Türkiye-NATO İlişkileri, SETA Yayını, 14 Mart 2017

SETA/Uzmanlar Cevaplıyor, 70 Yıllık Türkiye-NATO İlişkileri, Şubat 2022

Duman, M., 70. Yılında Türkiye-NATO İlişkilerinin Tarihsel Boyutu, Akademik Hassasiyetler dergisi, C. 10, Sayı 21, 2023

Çiftçi, E., Prusya’dan NATO’ya Türk Ordusunda Batı Etkisi, Kronik Yayın, 2022


[1]Duman, M., 70. Yılında Türkiye-NATO İlişkilerinin Tarihsel Boyutu, Akademik Hassasiyetler Dergisi, 2023

[2]“Türkiye, ŞİÖ üyesi olmak için NATO’dan çıkmalı.” (Rusya’nın ŞİÖ Büyükelçisi B. Khakimov)