Gelişen kitle hareketlerinin en önünde yürüyen ve daha ileri gitmek için silaha, mücadelenin şiddet veya askeri araçlarına dayalı yöntemlerini arayanın bu arayışı yanıtlayacak devrimci öncüyle buluşması dönemin devrimci önderlik sorununun kritik bir halkasıdır, yeni bir devrimci yükselişin öznel koşuludur. Burjuva devletler, bu eğilim karşısında umudu, silahı ve devrimci amaçları gömmek için var güçleriyle saldırıyorlar. Devrimci öncülere düzeniçileşmeyi, silahsızlanmayı, olmazsa topyekün imhayı dayatıyorlar.
Tarihin bir kırılma anındayız.
1989-90’da Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve emperyalist küreselleşme kapitalizmine entegrasyonu ile girilen, tasfiyeci kuşatma ve sert liberal akıntı ile karakterize olan ve uzayan “ara dönem”in içindeyiz. Devrimci sosyalistler fırtınanın tam ortasında, cereyanın kıskacında. Belli yönleriyle yol ayrımında.
Kaos Çağında Gündelik Vahşet
Dünya genelinde Ukrayna savaşı ile oluşan siyasi saflaşmalar tablosu her yeni gelişmeyle pekişiyor. 7 Ekim Aksa Tufanı’nı takiben Ortadoğu’da siyonist rejimin dizginsiz işgalci ve yayılmacı saldırıları ile gelişen bölgesel savaş konjonktürü, Suriye’de rejimin HTŞ’ye devri, Orta Asya’da Hindistan-Pakistan savaşı, Akdeniz’de kızışan gerilim, Trump’ın iktidarlaşması ile tırmandırılan Çin eksenli “ticaret savaşı” bu tabloya belirginlik kazandıran eşikler oldu.
Emperyalist küreselleşme kapitalizmi iktisadi yeniden üretim imkanlarını sonuna dek seferber etmesi, işgücünü ve doğayı limitine dek mutlak sömürüye tabi tutmasına rağmen tıkanıklığını aşamıyor. Her yeni çıkış bir çıkışsızlığa varıyor. Trump’ın başta Çin tekelleri gelmek üzere rakip mali sermaye ülkelerini köşeye sıkıştırma ve tehdit amaçlı uygulamaya koyduğu gümrük vergileri politikası içte mali sarsıntıları tetikledi. “Dolar emperyalizmi”nin aşınması durdurulamıyor. Poly-crisis, yani “çoklu kriz” emperyalist küreselleşme kapitalizminin bugünkü normali. ABD’nin emperyalist burjuvazisinin yayın organlarından The Economics’in birkaç ay önce itiraf etmek zorunda kaldığı gibi bu kapitalizmin Age of Chaos’u (kaos çağı).
İngiltere, Almanya, Hollanda gibi “güçlü demokrasi”lerde hükümetler parlamenter dönem sonlarını zor getiriyorlar veya getiremiyorlar, kabineler birkaç el değiştiriyor. Olağan burjuva siyasetin ve parlamenter demokrasinin krizi işçiler, emekçiler, gençler, kadınlar içerisinde siyasi uçlaşma eğilimlerini güçlendiriyor. Yeni faşist hareketler parlamentolarda, paramiliter yetiştirme kamplarında, burjuva ordu ve polis teşkilatı içerisinde, istihbarat bağlantılı burjuva yedek güç olarak geliştiriliyorlar. ABD’de, İtalya’da, Hollanda’da, Avusturya’da, Macaristan’da olduğu gibi hükümetleşiyorlar ve burjuva devletlerin, özelde de Batılı emperyalist devletlerin genel faşistleşme eğiliminin öncü kuvvetleri oluyorlar.
Trump ABD’si bu eğilimin kuşkusuz öncü saflaştırıcı ve kışkırtıcı tarafı. Tekelci mali sermayedarlarla kaynaşma düzeyi de dikkate alınırsa, büyüyen tehlikenin boyutlarını hayal etmek bile zor.
Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının çanları çalıyor. Enerji yol hatları gibi rakip emperyalist projeler, jeostratejik çıkarlar ve yeni sömürgelerin paylaşımları, dünya pazarı üzerinde hegemonya çarpışmaları başta Orta ve Uzak Asya gelmek üzere bütün dünyayı, hatta uzayı savaşın sahası yapıyor. Başta ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Çin ve Japonya olmak üzere Hindistan, Kore, Pakistan, İran, Suudi Arabistan, İsrail, Türkiye, Doğu Avrupa ve Balkan ülkeleri, Afrika ülkeleri, Avustralya ve Güney Pasifik ada ülkeleri, Kanada, daha doğrusu ve aslında bütün burjuva devletler savaş hazırlığındalar, orta vadeli geleceklerini savaşa göre kuruyorlar.
ABD tarafından geliştirilen, SSCB’nin dağılması ve Çin’in entegrasyonu ile sıçrama yapan, ABD’nin mutlak hegemonyasına dayanan tek kutuplu emperyalist küreselleşme düzeni çözülüyor. Bu düzenin kurumları ve hukuku, örneğin Birleşmiş Milletler, insan hakları ve savaş suçu mahkemeleri, denetleyici kurullar, regülatör örgütler, tanımlanmış uluslararası savaş kuralları vb. bizzat bu düzenin kurucu öncüsü ABD tarafından ortadan kaldırılıyor. Çünkü bu düzen artık ABD’nin mutlak hegemonyasını sağlamıyor, hatta bu hegemonyayı kaybetmemek için girişeceği saldırganlığın engeline dönüşüyor.
SSCB ile Soğuk Savaş yıllarında gelişen, ‘90’lardan sonra da nükleer silahlarla yürütülecek savaşın olası yıkıcı boyutları karşısında devam eden “Dehşet Dengesi” de bu temelde bozuluyor. 7 Ekim Aksa Tufanı’nın ardından siyonist İsrail’in savaşı İran’ı da içine alacak şekilde genişletme yönelimi, iki nükleer güç olan Hindistan ve Pakistan çatışmasının kızışması ve Ukrayna savaşında yeni dönem, dengenin dehşet lehine bozulduğunun emarelerini içeriyor.
Ortadoğu’da Netanyahu yönetimindeki siyonist rejim Trump’ın birinci döneminde yürürlüğe koyduğu stratejik tasfiye planını 7 Ekim’den sonra ABD ile ortaklaşarak, dizginsiz faşist devlet terörü ve bölgesel yayılmacı işgalci savaşla genişletti. Hamas’ın kontrolündeki Gazze’ye soykırımcı işgal uyguladı. Ebedi ve ezeli “güvenliğini” garantilemek için, Hizbullah, Yemen ve Şii güçlerin siyasi ve askeri iradesini kırmak üzere her türlü uluslararası hukuku ve normu çiğneyerek saldırdı. İşbirlikçi Arap devletleri ABD aracılığıyla imzalanan İbrahim Antlaşmaları’yla “İsrail’in güvenliği” stratejik ilkesine boyun eğerek soykırımın ortağı oldular. Siyonist-emperyalist saldırganlık, sivil katliamlar yapmaktan, gazeteci ve bilim insanı öldürmekten, hastane bombalamaktan, Gazze halkına diz çöktürmek için ambargo yoluyla eşi görülmemiş bir sefaleti örgütlemekten geri durmadı.
Vahşet normalleşiyor ve gündelikleşiyor. Dünyanın dört bir yanında özel savaş araçlarıyla, sosyal medya görüntüleriyle, hile ve yalanlarla, vahşet karşısında şok etkisi ve öfke duygusunun yerini alışma ve kanıksama, buna bağlı güçsüzlük duygusu alıyor. ABD öncülüğünde Batı emperyalizmi ve ittifak kuvvetleri gerileyen hegemonyayı durdurmak, rakip güçleri zayıflatmak ve sömürgeci amaçlarına uygun yeni bir düzen yaratmak için vahşet boyutunda şiddet, devlet terörü uygulamaktan geri durmuyorlar.
İnsan vicdanının bunalımı ve rasyonel aklın yıkımı toplumsal çürümeyi besliyor. Vahşet karşısında sessizlik, kanıksama ve tarafsızlık “insanlıktan çıkma”nın itici gücü oluyor. Fakat aklın isyanı ve vicdanın eyleme geçirdiği kitleler de var tabi. Gazze soykırımına karşı ABD başta gelmek üzere Batı’da gelişen gençlik hareketi bunun son örneklerindendi.
Rodriguez de işte bu hareketin bir çocuğu, onun yetiştirdiği bir militan. Vahşeti tanımlamak ve kanıksamamak ile başlıyor her şey: “İsraillilerin Filistin’e karşı işlediği vahşetler tanımı aşar, sayılarla ifade edilemez. Bu vahşetleri çoğunlukla okuyarak değil, videolarla izleyerek öğreniyoruz – bazen canlı olarak. Haftalar boyunca hızla artan ölü sayısının ardından, İsrail ölüleri sayacak kapasiteyi bile yok etti – bu da soykırımına büyük hizmet etti.”
Direnen Halklar Ve Öncülerine Dönük Sınır Tanımaz Tasfiyeci Ve İmhacı Saldırganlık
ABD’ci Batılı emperyalist küreselleşme bloku ‘90’lardan bu yana devrimci hareketin ve direnen halkların iradesini kırmak üzere ideolojik ve siyasi saldırganlığını artırdı. ‘80’lerde siyasi ve askeri zor yoluyla, Ortadoğu ve Latin Amerika’da faşist darbeler örgütleyerek, SSCB’nin yıkılmasıyla ‘90’lardan sonra ideolojik ve siyasi tasfiyeciliği örgütleyerek, olmazsa fiziki imhayı dayatarak bu hedefi sürdürüyor.
Emperyalist küreselleşme üretim zinciri ve modelinde geliştirdikleriyle işçi sınıfı hareketini büyük ölçüde parçaladı, sendikal hareketi daralttı. Sınıf bilinci dumura uğradı. Modern revizyonist SSCB’nin varlığında bir tür küresel stratejik dengeden yararlanarak ayakta duran çoğu devrimci parti ve ulusal kurtuluş hareketi SSCB’nin yıkılmasıyla teslim oldu veya takatsiz kaldı. “Tarihin sonu”nu ilan eden burjuva neoliberal ideologlar işçilere, halklara ve gençlere teslim olma çağrıları yaptılar.
Devrimci hareket emperyalist merkezlerde derin bir ideolojik-örgütsel bunalıma sürüklendi. Avrupa’da son kuşak kent gerilla gruplarının tasfiyesi ve ABD’de militan siyah hareketi Kara Panterler’in eylemsizliğe geçmesi ile, çeşitli komünist veya komünizm iddialı grupların da ya reformcu çerçevede yeniden yapılanmaları ya da tümden tasfiye olmalarıyla, ‘90’larla artık gün yüzüne çıkan yapısal bunalımın ağır bastığı, sosyalizm için mücadelenin uzayan ara dönemine girildi.
Tasfiyeci akıntıya rağmen emperyalist küreselleşme sistemine, sömürgeciliğe ve faşizme karşı mücadele eden, silahı ve illegal temelini koruyarak umudu ayakta tutan örgütler ve partiler oldu. Özellikle de ulusal kurtuluş ve yerli sorunlarının çözümüyle devrimci çizgide ilişkilenen örgüt ve partiler, halklaşan silahlı devrimci örgütler mücadelelerini sürdürdüler. İç tasfiyeci eğilim ve gruplara karşı mücadele içerisinde Filipinler’de FKP-YHO, Hindistan’da HKP(Maoist), Filistin’de FHKC ve FDKC başta gelmek üzere ulusal direniş hareketleri, Türkiye ve Kürdistan’da Kürt ulusal demokratik hareketi ve Türkiye devrimci hareketi bunların başında geliyordu. Nefesleri bugüne dek yetmese de Kolombiya başta olmak üzere Latin Amerika’daki gerilla hareketleri ve Nepal, Bangladeş gibi ülkelerdeki devrimci savaş örgütleri de ‘90’lardan sonra savaşı sürdüren örgüt ve partiler arasındaydı.
Emperyalist küreselleşmenin varoluşsal krizi burjuva ideolojinin krizidir. Dünya emperyalizmi kendisini iktisadi, siyasi ve moral yönleri kadar ideolojik olarak da yeniden üretemiyor. Kapitalistler için dahi kaos ile karakterize olan emperyalist küreselleşmenin varoluşsal kriz dönemi işçi sınıfı ve ezilenler bakımından bir ayaklanmalar çağına denk düşüyor. ‘90’lardan sonra inisiyatifi açıkça eline alan uluslararası burjuvazi, varoluşsal krizi içerisindeyken, devrimci öncülerin ve silahlı devrim ocaklarının tasfiyesini veya düzene entegrasyonunu bir beka sorunu olarak, varoluş koşulu olarak ele alıyor. Çünkü bütün deneyimler ortaya koyuyor ki, her ne kadar kitle hareketleri ve halk ayaklanmaları bugünkü siyasi çehrenin belirgin bir özelliği olarak emperyalist küreselleşme kapitalizmini zorluyorlarsa da, devrimci önderlik yoksunluğu içerisinde kalıcı kazanımlar elde edemiyorlar, sınırlarına çarpıp geri çekilmek zorunda kalıyorlar.
Halk ve kitle hareketlerinin silahla, devrimci önderlikle buluşmamaları için her şeyden önce umut ve esin kaynaklarını, dünya devrim üslerini, silahlı devrim ocaklarını tasfiye etmek gerekiyor. Filipinler’de Marcos Jr iktidarı, Hindistan’da Modi rejimi, İsrail’de Netanyahu liderliğindeki ırkçı-faşist koalisyon ve Türkiye/Bakur Kürdistan’da Tayyip Erdoğan şefliğindeki faşist rejim ABD ile ortaklık temelinde bölgelerinde birer karşıdevrimci üs ve kontrgerilla merkezi olarak yapılandırıldılar. Bu uluslararası tasfiyeyi limitine vardırma konseptidir. Bütün bu ülkeler 2014-15’ten itibaren kendi ülke özgünlükleri içerisinde “çöktürme planları”nı devreye koydular. İdeolojik-siyasi tasfiyeciliğin örgütlenmesi, düzene entegrasyonun sağlanması, olmazsa fiziki imhanın gerçekleşmesi kararları bu temelde yürürlükte.
Batılı emperyalizm bu kapsamda ayrıca geleneğe saldırıyor, onun yeni kuşaklara verdiği ilhamı ve ayakta tuttuğu umudu gömmek istiyor. Almanya’da 30 yıldır eylemsizlik içerisinde yeraltında yaşayan RAF militanlarını ele geçirmek için tüm devlet imkanlarını yeniden seferber ediyor örneğin. Veya Ukrayna savaşını fırsat bilerek antikomünizmi yeniden yükseltiyor, komünizmin sembollerini yasaklıyor.
Siyasal mücadeleler tablosunun sertleşmesi ve yeni bir emperyalist paylaşım savaşının emarelerinin ortaya çıkması devrimci harekette iç saflaşmayı ve ideolojik-siyasi bunalımı derinleştirdi. Oportünizm tıpkı 1914 dönemecinde 2. Enternasyonal’in çöküş aşamasında olduğu gibi sosyal-şovenizm düzeyine sıçradı. Devrimci proletaryanın bağımsız, özgücüne dayalı, emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme hedefli hareketini geliştirmek yerine burjuva kampların birine yedeklenen politik taktikler belirginlik kazandı. Başta birer bölgesel karşıdevrim üssüne dönüştürülen burjuva diktatörlükler olmak üzere bir dizi ülkede, illegal temeli olan partilere, düzen dışı varoluş gösteren yapılara dönük tasfiyeci kuşatma altında, silahlı mücadeleden, özellikle de gerilla savaşı yönteminden vazgeçiş veya silah kullanmayı belirsiz bir geleceğe erteleme, düşünüş ve eylemde yasal devrimciliğin gelişimi, reformizm ve parlamentarizm yaygınlaştı. Devrimci örgüt ve partilerde söz ve eylem arasındaki açı farkı bu temelde büyüdü. Ulusal kurtuluş hareketlerinde dar ulusal pragmatizm öne geçti.
PKK’nin 12. Kongresi’yle bir eşiği aşan “Barış ve Demokratik Toplum” süreci bu fenomenin Türkiye ve Kürdistan’daki yansımasıdır. Ulusal dirilişi, TC’de burjuva-demokratik zeminde elde ettiği mevzileri, Kürt kadın hareketini, Rojava-Kuzey Doğu Suriye’de ulusal kurtuluş devrimini dahil bütün siyasi kazanımlarını silahlı mücadeleye ve gerilla gücüne dayanarak kazanan Kürt ulusal demokratik hareketi, önderi Öcalan’ın perspektifleri ışığında toplanan 12. Kongrede, Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ve demokratik toplum sosyalizmi hedefiyle silahlı mücadeleyi sonlandırma ve PKK’yi feshetme kararı aldı. Burjuva devletle bütünleşme temelinde iktidarı hedeflemeyen bir ulusal ve sosyalist mücadele anlayışındaki Öcalan’ın yeni paradigmasını esas alan Kürt ulusal demokratik hareketi, Öcalan’ın “bütün toplumsal sorunların çözümünde diyalog tek sonuç alıcı yöntemdir” tezini kabul etti.
Bırakalım sermaye-emek ve devlet-halk çelişkisinin konularını, ezen ve ezilen arasındaki savaşımı, emperyalist güçlerin dahi belli başlı sorunlarını diyalog yoluyla, silahsız biçimlerle çözemedikleri bir kesitte, siyasette mutlak zor kullanımının, şiddetin öne geçtiği bir tarihsel momentte, uluslararası devrimci hareket boğuştuğu yapısal krizin, illegalitenin yeni dönem sorunlarının, aşırı güç eşitsizliğinin yarattığı askeri tıkanmaların ve tasfiyeci kuşatmanın saflarında yarattığı etkinin basıncı altında düşünüyor, politika, taktik tutum ve mücadele biçimlerini böyle belirliyor.
Dünya devrimci ve emekçi sol hareketinde siyasi iç saflaşmada oportünizm ile devrimci sosyalizm; sosyal şovenizm ile enternasyonalizm arasındaki ayrışma giderek reformculuk/parlamentarizm ve devrimcilik arasındaki ayrışmaya tekabül ediyor. Yazık ki ağır basan, devrimci öncüleri kuşatan esas eğilim sağcı reformculuk ve legalist arayışlar oluyor.
Doğrusu, dünyanın çeşitli ülkelerinden devrimci parti ve örgütlerin çoğu, değil siyonist-emperyalist işgalci savaş ve Gazze soykırımı karşısında zora dayalı caydırıcı eylemler yapmak, bu gündemi istikrarlı biçimde fiili meşru mücadelenin konusu yapamadı. 7 Ekim Aksa Tufanı’nın meşruiyetini, Filistin halkının varlık-yokluk savaşını ciddiyetle sahiplenemedi. Soykırıma karşı dünyanın tepkisini sokaklara taşımaya, büyük bir enternasyonal dayanışma cephesi örmeye önemli bir etkide bulunamadı. Birçok örnekte devrimci parti ve örgütlerin güç yetersizliği koşullarında karşılaşacakları baskı ve devlet terörü kaygısının, böyle bir açık çarpışmaya girmeyi göze alamamanın önemli bir rol oynadığına şüphe yok.
Fiili Meşru Mücadelenin Sınır Boylarında Kitleler
Emperyalist küreselleşme kapitalizminin varoluşsal krizi koşullarında işçilerin ve ezilenlerin olağan burjuva politikaya, onun argümanlarına, kurumlarına, adaletine ve pozitif bilimlerine güveni zayıflıyor. Ezilenler düzenin dışına çıkan yollara yöneliyorlar. Tepkilerini çeşitli biçimlerde yansıtıyorlar. Kah ayaklanarak, kah uzun süreli kitle hareketleri biçiminde, kah sandığa gitmeyerek, kah greve çıkarak. Ve kitleler fiili meşru mücadelenin sınır boylarındalar, hatta Rodriguez örneğinde de görüldüğü üzere bu sınırları aşıyorlar.
Afrika’da, Latin Amerika’da, Avrupa metropollerinde, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da ayaklanan kitleler, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde çağın önemli bir politik aktörü ve öznesi olduklarını defalarca gösterdiler. Devrimci önderlik yoksunluğu bu ayaklanmaların ortak bir özelliği iken devrimci önderliklerin oluşumunu mayalandırdırmakta oldukları da bir o kadar gerçek. Farklı siyasal, toplumsal veya kültürel gelişmelerin fitillediği ayaklanmalar genellikle büyük politik kazanımlar elde edemeden geri çekilmek zorunda kalıyorlar.
Çeşitli siyasi ve sosyal sorunlar ve talepler kapsamında gelişen kitle hareketleri de düzen sınırlarını aşma eğilimleri taşıyorlar. Fridays for Future ekoloji öğrenci hareketi –her ne kadar düzeniçi talepleri öne sürse de– tarihin en uzun süreli, istikrarlı ve kitlesel okul boykotunu örgütleyerek fiili meşru direnişin önemli bir örneği oldu. Dünya kadın hareketi artan erkek egemen devlet saldırılarına, kadın cinayetlerine ve kürtaj yasakları gibi uygulamalara karşı militan çıkışlar yapıyor. LGBTİ+’lar özellikle de yeni faşist hareketlerin heteroseksist politik saldırıları karşısında kazanımlarını ve yaşam haklarını sahiplenmek ve savunmak için fiili meşru mücadele çizgisinde ilerliyorlar, örneğin Onur Yürüyüşlerini faşist çetelere karşı savunmak için özsavunma birimleri kuruyorlar. İşçiler patronlara karşı işyerlerinde geleneksel sendikal mücadele tarzı ve pasif direnişi kendiliğinden aşıyorlar, Amazon depo grevi bu militan işçi hareketi eğiliminin berrak bir örneğiydi. Avrupa’da antifaşist gençler, ülke sınırlarını da aşacak şekilde, faşist liderlere karşı yarı-askeri eylemler, milis hareketleri örgütlüyorlar, sonra da kendi oluşturdukları olanaklara dayanarak yeraltına geçiyorlar.
Bu bir eğilim. Tabii ki bunun karşısında düzeniçi, reformcu eğilimler ve liberal programlar da kitle hareketlerinde etkin, hatta hegemon. Önemli ve aynı zamanda belirgin olan ise, bu eğilimlerin kitle hareketleri içerisinde birlikte ve aynı zeminde akma potansiyelinin hayli daralmış olması ve dolayısıyla kopuşa varacak bir trendin gelişmesidir. Kitle hareketlerinde de artık devrimcilik ve reformculuk arasındaki ayrışma ve iç saflaşma mücadelenin erken bir safhasında radikal biçimde bölünmelere ve “iki ayrı çizgiye”, “iki ayrı taktiğe” dönüşüyor.
Örneğin Batı’da savaş karşıtı kitle hareketi büyük ölçüde NATO’nun solunda hizalandı. Hem Ukrayna savaşında NATO yanlısı tavır takındı, hem de Gazze soykırımı karşısında uzun süre “sivil katliamlar”, “Hamas’ın kadın düşmanlığı”, “islamcı faşizm”, “İsrail’in varlık hakkı” argümanlarıyla, amalar ve fakatlarla hareket etti. Avrupa’da soykırıma karşı büyük kitlelerin hareketi aslında gecikti. Bunun bir istisnası Filistin’le dayanışma hareketinin güçlü bir geleneğe dayandığı İngiltere’ydi. Onun dışında esasen öğrenci hareketi öndeydi. Almanya’da sosyalist gençliğin, özellikle de sosyalist genç kadınların öncü saflaştırıcı rolü belirgindi. ABD’de ise yine üniversite gençliğinin hareketi öne çıktı, üniversite idareleri ve iktidarın bütün baskı ve tehditlerine rağmen güçlü bir siyasi kitle hareketi başlamasına rağmen Gazze vahşetini yanıtlayacak bir toplumsal genişliğe varamadı. Bu yükü ve ağırlığı omuzlarında hisseden eğilim bizzat öğrenci hareketi içerisinden Rodriguez fenomenini doğurdu.
Tetiği Çeken Bilinç
Rodriguez’in manifestosu çağımızın bir manifestosu, eylem kılavuzudur.
Hiç de “bireysel terör” değildir. Tetikte kolektif bilinç vardır, örgütlü vahşet ve soykırım karşısında, sömürgecilik ve işgale karşı bir halkın, öğrencilerin, dünya ezilenlerinin bilinci vardır. Rodriguez sorumluluk sahibidir. Tetiği çeken bu kitle hareketinin fiili meşru sınırını aşan eylem yönelimi, vicdanın gereği ve politik zorunluluğunun bilincidir.
Manifestonun anahtar kelimesi fedakarlıktır. Gençler kendilerini Gazze soykırımını durdurmak için feda ediyorlar, kendilerini daha yüksek, devrimci değerler uğruna feda edebilecek kararlar alıyorlar. Rodriguez’in ana motivasyonu katliamı durdurmak için kendilerini feda eden “Aaron Bushnell ve diğer” ölümsüzlere ve tutsaklara bağlılıktır.
Rodriguez eyleminin sahibidir. Ne yaptığını da, hangi sonuçlarla karşılaşacağını da biliyor. Sonuçlarını göze alıyor.
Çünkü “hükümet temsilcilerimizin bu katliamı desteklerken hissettikleri cezasızlık hissi, aslında bir illüzyon olarak ifşa edilmelidir”.
Siyonist-emperyalist saldırganlık ve savaş bir küresel sorunudur ve ABD’de, Batı metropollerinde de bu suçun destekçileri ve ortakları var: burjuva hükümetler. Rodriguez insanlık suçu işleyenlerin hiçbir yerde, hiçbir zaman cezasız kalmayacağını iki tarihsel referansla hatırlatıyor. Savaşın sakin arka bahçeleri yoktur. Rodriguez devrimci adaletin, ezilenlerin ahının mutlaka yerine getirileceğini bildiriyor. Aynı zamanda bunun meşruluğunu savunuyor. Vahşet ortaklığı karşısında cezasızlık hissini eylemiyle parçalıyor!
Bu, savaşın “eve” taşınması ile mümkündür. Emperyalistler ve ideologları, “Gazze için yükselmenin, bu savaşı evimize taşımanın bir anlamı olmadığını göstermek istiyorlar.” Rodriguez bu düşünüş tarzı ve ahlaki yargıya eylemiyle cevap veriyor, enternasyonal dayanışma pratiğini eylemiyle anlamlandırıyor.
Çünkü “soykırımın ilk haftalarında yapılan şiddet içermeyen protestolar bir dönüm noktası gibi görünüyordu. Daha önce hiç Batı’da bu kadar çok, on binlerce insan Filistinlilerle dayanışma içinde sokaklara dökülmemişti. Daha önce hiç bu kadar çok Amerikalı siyasetçi, retorik de olsa, Filistinlilerin de birer insan olduğunu kabul etmek zorunda kalmamıştı. Ama bu retoriğin şimdiye kadar pek bir karşılığı olmadı.”
Kitle hareketinin sınırları aşılmalıydı, “karşılığı olan” bir eylem biçimi ve yöntemi arayışına girilmeliydi. Bu, fiili meşru mücadeleden mücadelenin şiddet içeren biçimlerine sıçramaya denk düşüyor. Rodriguez şahsında pratiğe dönüşmüş olsa da bu bir kitle eğiliminin ifadesidir. Rodriguez manifestosunda bunu şu şekilde ifade ediyor: “Bugün en azından birçok Amerikalı için bu tür bir eylem gayet anlamlı ve belki de tek akla yatkın seçenek gibi görünüyor.”
Çünkü “Silahlı bir eylem, illa ki askeri bir eylem değildir. Genellikle değildir. Genellikle bir tür tiyatrodur, gösteridir; birçok silahsız eylemle bu yönü ortaktır.”
Politika, devlet işlerine müdahale, yönlendirme ve dönüştürme sanatıdır. Politik hedefler mücadele araç ve biçimlerine yaklaşımı belirler. Belirleyici olan hedeflerdir, onların haklılığı veya haksızlığıdır. Rodriguez manifestosunun merkezine “silah”ı koymaz, silahlı mücadele araç ve biçimlerini, eylemin kendisini amaçlaştırmaz. Silahlı eylem onun için öğrenci kitle hareketinin politik taleplerinin başka mücadele biçimleriyle sürdürülmesidir. Silahlı ve silahsız eylem arasında “abartılacak” bir ayrım yoktur!
Rodriguez’in eylemi askeridir, tarzı ve taktiği askeridir, hedefi askeridir. Rodriguez bir suikastçıdır. Dahası, Aksa Tufanı’nın askeri çizgisi ve hedefleri temelinde bir suikastçıdır. Vicdanının ve aklının itici gücü onu her ne kadar eylemde sınırlarının ötesine taşısa da, küçük burjuva entelektüel ve ahlaki ufku, pozitivist devlet-ordu-politika anlayışı onun fikrini ve manifestosunu sınırlar. Fakat eylemin kendisi bu anlayışın pratik eleştirisi, mahkum edilişidir.
Rodriguez’in son derece keskin bir dille ifade ettiği üzere, “Bugün […] bu tür bir eylem gayet anlamlı ve belki de tek akla yatkın seçenek gibi görünüyor.” Silahlı ve şiddete dayalı olanları dahil mücadele araç ve biçimlerini “anlamlı” ve “akla yatkın” kılan uğruna mücadele edilen talep ve hedeflerin toplumsal meşruiyeti ve haklılığıdır.
Çünkü “soykırıma karşı olan bizler, faillerin ve suç ortaklarının insanlıktan çıkmış olduğunu savunarak bir tür tatmin buluyoruz. Bu görüşü anlayabiliyorum, çünkü tanıklık ettiğimiz vahşet –ekran aracılığıyla bile olsa– ruhu çok fazla zorluyor. Ama insanlık dışılık dediğimiz şey aslında oldukça sıradan, sıradan bir insana özgü bir durum. Bir fail aynı zamanda sevgi dolu bir ebeveyn, saygılı bir evlat, cömert bir arkadaş, hoş bir yabancı, bazen kendi menfaati dışında bile ahlaki güç gösterebilen biri olabilir –ve yine de bir canavar olabilir. İnsan olmak, birini hesap vermekten muaf kılmaz.”
Tarih kendi çıkarları peşinde koşan insan faaliyeti dışında bir şey değildir. Bu çıkarları son kertede belirleyen insanların toplumsal konumları, sınıf ilişkileridir. Her ne kadar toplumsal sorunlar, çatışmalar, savaşlar “sistem sorunları” olsalar da, bu düzeni ayakta tutan, ondan faydalanan, onun sahibi insanlar ile çıkarları uzlaşmaz olarak bu düzenle çelişen, onun tarafından ezilen insanlar arasındaki gerçek ilişkilerin ürünüdürler. Vahşeti uygulayan da, onu durduracak olan da, ezen de, ezilen de sosyal çıkarları ile insandır! Yaşam da, “insan olmak” da kendi başına kutsal değildir. Rodriguez’in bu felsefi-ontolojik koyuşu devrimci eylemin önünü açar, meşruiyet zemini kazandırır.
Daha birkaç ay önce ABD’de Luigi Mangione adındaki bir genç, kar hırsının vahşileştirdiği sektörlerden sigorta şirketi United Healthcare CEO’suna silahlı bir eylem gerçekleştirmiş, haftalarca yeraltında yaşamıştı. Bu dönemde başta gençler olmak üzere ezilenler sosyal medyada Mangione’ye sempatilerini çeşitli biçimlerde yansıttılar. “Çağımızın Che Guevara’sı” benzetmesi dahi yapıldı. Yakalandıktan sonra ölüm cezasına çarptırılan Mangione de, tetiği çekerek “kendi” adaletini sağlarken, bu haksızlığı ve adaletsizliği doğuran koşulların bilincindeydi. Sadece haksızlığa karşı öfke yok, bu haksızlığı yaratanın şirketlerin yöneticileri, CEO’ları, burjuvalar olduğuna dair bilinç de var. Yani onun da hedefinde düşmanı, “bir” burjuva vardı!
Tarihin bir kırılma anında tetiği çeken Rodriguez’in bir gözü de dünya devrimcilerine, devrimci öncülere keskin bir bakış atıyor.
Gelişen kitle hareketlerinin en önünde yürüyen ve daha ileri gitmek için silaha, mücadelenin şiddet veya askeri araçlarına dayalı yöntemlerini arayanın bu arayışı yanıtlayacak devrimci öncüyle buluşması dönemin devrimci önderlik sorununun kritik bir halkasıdır, yeni bir devrimci yükselişin öznel koşuludur. Burjuva devletler, bu eğilim karşısında umudu, silahı ve devrimci amaçları gömmek için var güçleriyle saldırıyorlar. Devrimci öncülere düzeniçileşmeyi, silahsızlanmayı, olmazsa topyekün imhayı dayatıyorlar. Silaha sarılana, devrimciye “ibretlik” cezalar yoluyla kitle hareketlerinin devrimcileşmesini önlemek istiyorlar. Sınırsız vahşet ve sömürü karşısında insani vicdanın körelmesini ve rasyonel aklın yıkımını teşvik ediyorlar. Fakat bizzat kitle hareketi içerisinden çıkan Rodriguez gibi feda ruhuna sahip gençler eylemleriyle bu saldırıları boşa çıkarıyor, yükseltilen korku çitlerini yerle bir ediyorlar. Bunu da canavarın kalbinde, emperyalizmin merkezinde yapıyorlar.
Onun manifestosunun ve dönemimizin kesin bir buyruğudur: Rodriguez’ler devrimci öncüyle, devrimci örgütle, devrimci programla, devrimci amaçlarla buluşturulmalı!
Dipnot
*ABD’nin başkenti Washington’da İsrailli iki diplomat 30 yaşındaki Elias Rodriguez tarafından öldürüldü. Dört kişiye yönelik gerçekleşen eylemde iki kişi de yaralı olarak hastaneye kaldırılmıştı. “Free Palestine” (Özgür Filistin) sloganı atan Rodriguez’in eylemin ardından kaçmadığı ve polise yaklaşarak “Ben yaptım, Gazze için yaptım” dediği ortaya çıktı. Yazıdaki bütün alıntılar onun eyleminden iki gün önce kaleme aldığı manifestodan.