Rojava’ya Sömürgeci Saldırı Ve Devrimin Geri Çekilişi

You are currently viewing Rojava’ya Sömürgeci Saldırı Ve Devrimin Geri Çekilişi

Temmuz 2011’deki devrim atılımından Ocak 2018’de Efrîn’e yönelik sömürgeci işgal saldırısına kadar olan dönem Rojava devriminin yükseliş yıllarıydı. Ekim 2014’te Kobanê’de IŞİD’e karşı kazanılan tarihi zafer devrimin yükselişini olağanüstü ivmelendirmişti. Yükseliş dönemi boyunca devrim hem coğrafi olarak genişleyip Kuzey ve Doğu Suriye’ye yayılıyor, hem Kürt-Arap ittifakını oluşturup siyasi ve askeri gücünü büyütüyor, hem de halkçı demokratik yönetim kurumlarını pekiştiriyordu. Sömürgeci Türk burjuva devletinin “Çöktürme Planı” paralelinde Ağustos 2016’da Cerablus’la başlayıp Efrîn’le ve Ekim 2019’da Serêkaniyê’yle devam eden işgalleri Rojava devriminin yükselişini durduran kapsamlı saldırılardı.

HTŞ’nin Halep’teki Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine saldırısının Rojava özerk yönetiminin kontrol altında tuttuğu topraklara yönelik genel bir saldırının girişi olduğu çok geçmeden görüldü. 

Golani BM Genel Kurulu’nda kürsüye ve Beyaz Saray’da Trump’ın huzuruna çıkmış, Suriye’nin IŞİD’e karşı “Uluslararası Koalisyon”a katılmasına ve İsrail’le güvenlik mutabakatını yenilemesine yeşil ışık yakmıştı. Buna karşılık, ABD emperyalizmi Sezar Yasası kapsamındaki yaptırımların tedricen kaldırılmasını vadetmiş, Golani yönetiminin pekişmesine istekli olduğunu göstermişti. 2025 yılı kapanırken Trump yönetimi SDG-HTŞ karşıtlığında ABD’nin siyasi tercihinin artık açıkça Golani yönetiminden yana olduğunu ortaya koyuyordu. 2026’nın hemen girişinde Paris’te imzalanan İsrail-Suriye güvenlik mutabakatı ise Golani yönetiminin İsrail tehdidini savuşturmasını ve SDG karşısında siyasi konumunu güçlendirmesini sağlamıştı.

Birkaç aylık bu kesitte Suriye’deki uluslararası dengeler değişime uğramış oldu. Paris mutabakatı zaten siyonist İsrail devleti ile Türk burjuva devleti arasında dolaylı ve geçici de olsa Suriye’nin işgal ve nüfuz sahaları şeklinde paylaşılmasını içeren bir konsensüs anlamına geliyordu. Erdoğan şefliğindeki faşist sömürgecilik bu denge değişimini SDG’nin mevcut siyasi-askeri konumundan geriye sürülmesi için kritik bir fırsat olarak gördü ve gecikmeden harekete geçti. HTŞ’yi ilkin SDG’yle müzakere masasından kalkmaya, hemen ardından büyük bir askeri kuvvet toplayarak Halep’e, devamla Fırat’ın bütün batı yakasına ve nihayetinde Rojava’nın tümüne saldırmaya yöneltti. Dışişleri bakanı Hakan Fidan, MİT başkanı İbrahim Kalın ve savunma bakanı Yaşar Güler’in Şam-Ankara hattında mekik dokumaları bunun ifadesiydi.

Faşist sömürgeciliğin yıllardır Kuzey ve Doğu Suriye’deki bütünlüklü siyasi özyönetimin ortadan kalkması, Kürtlerin federasyon veya bölgesel otonomi düzeyinde bir ulusal statüden kesinlikle yoksun bırakılması, SDG askeri kuvvetlerinin, YPG’nin ve YPJ’nin dağıtılması amacını güttüğü, Rojava’ya işgal ve suikast saldırılarının da, sömürgeci diplomasi manevralarının da bu amaçla bağlı olduğu ortadaydı. Kürt ulusal demokratik hareketi önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ndan sonra 10 Mart’ta Mazlum Abdi ve Muhammed Golani tarafından Şam’da imzalanan mutabakat ise SDG ile HTŞ arasındaki derin karşıtlığın ve Türk burjuva devletinin Rojava yönetimine hasımlığının savaşa yol açmasını yıl sonuna kadar ertelemişti. Fakat 10 Mart mutabakatı halkların ve inançların kolektif demokratik haklarının anayasal güvenceye kavuşturulmasında da, SDG’nin Şam merkezli devlet aygıtına entegrasyonunun sağlanmasında da herhangi bir ilerleme getirmemişti. Zira iki karşıt cepheden ne biri ne diğeri kendi siyasi pozisyonundan ve mutabakatla hedeflediğinden geri adım atmaya yanaşmamıştı. Rojava’nın geleceği konusundaki uyuşmazlık Kürt ulusal demokratik hareketi ile sömürgeci Türk burjuva devleti arasındaki uzlaşı sürecinin düğüm noktasını teşkil ediyordu.

Bu koşullarda SDG ile HTŞ arasındaki müzakereler ve yer yer de çatışmalar, İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin, Suudi hanedanının ve Arap emirliklerinin, en çok da ABD emperyalizmi, İsrail siyonizmi ve Türk faşist sömürgeciliğinin amaçları ve çıkarları arasındaki karşıtlıkların, örtüşmelerin, sürtünmelerin ve uzlaşmaların meydana getirdiği istikrarsız siyasi atmosferde 2025 yılı sonuna değin devam etmişti.

Bu zaman zarfında HTŞ yönetimi Alevilere ve Dürzilere saldırmaktan geri durmuyor, Suriye’de teokratik bir devletin kuruluş esaslarını içeren ve Golani’ye neredeyse sınırsız yetkiler tanıyan geçici bir anayasa getiriyor, düzmece bir meclis seçimi gerçekleştiriyor, askeri kuvvetlerini genişletip tahkim ediyor, bütün bu adımlarla siyasi iktidarını pekiştirip istikrarlı kılmaya uğraşıyordu. 10 Mart mutabakatı sayesinde savaşsız geçen 10 ayın sonunda, Suriye’deki uluslararası dengelerin geçirdiği değişimle beraber, artık SDG’nin pozisyonu daha dezavantajlı ve HTŞ’nin pozisyonuysa daha avantajlı hale gelmişti.

Erdoğan’ın sömürgeci faşist saray iktidarınca yönlendirilen HTŞ’nin Halep saldırısıyla başlattığı ve Ocak ayı boyunca süren savaş Kürt ulusal demokratik hareketinin iradesini kırmayı, faşist sömürgecilik lehine bir muhtevaya sahip yeni bir anlaşmaya razı olmasını sağlamayı hedefledi. ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi SDG’ye karşı açılan bu sömürgeci savaşa yol verdiler. Savaş boyunca Erdoğan şefliğindeki sömürgeci faşist rejim Öcalan önderliğindeki Kürt ulusal demokratik hareketiyle sürdürdüğü uzlaşı sürecinde de frene bastı, burjuva meclis bünyesindeki komisyonun çalışmalarını durdurdu.

Halep’te sergilenen ve kahramanca feda eylemlerinde sembolleşen direniş, Rojava’da halkların savunma seferberliğine itilim kazandırmış, Kürdistan’ın diğer parçalarında ve dünya halkları arasında mücadele yankısı yaratmış olmakla beraber, sömürgeci faşist Türk devletine ve HTŞ yönetimindeki silahlı güruhlara savaştaki hedeflerinden geri adım attırmayı başaramadı. Halep’in iki büyük Kürt mahallesini ele geçiren sömürgeci faşist karşıdevrim, saldırıyı önce Fırat’ın batısına ve ardından Rojava’nın tümüne genişletti. O güne değin Rojava devrimi güçleriyle ittifak halindeki Arap aşiretlerinin kayda değer bir bölümünün yüzünü HTŞ yönetimine dönmesiyle SDG’nin askeri yapısında ciddi çözülmeler meydana geldi. Rojava devrimi güçleri bu yeni durumda Arapların nüfusta büyük çoğunluğu oluşturduğu bölgelerden, sadece Rakka ve Dera Zor gibi devrimci-demokratik kazanımların pek az sirayet etmiş olduğu ve siyasi-askeri olarak tutunmanın mümkün görünmediği alanlardan değil, Minbic gibi devrimci-demokratik kazanımların nispeten gelişkin olduğu alanlardan da, savaşmaksızın çekilmeye yöneldiler. Önceki yıllarda Rojava topraklarının çok ötesine taşmış, Kuzey ve Doğu Suriye özerk yönetimine varmış olan devrim böylece hızla Rojava kentlerine doğru geri çekilmiş oldu, üstelik bu kentlerden Efrîn ve Serêkaniyê şimdi faşist sömürgeciliğin işgali altında bulunuyordu.

Öte yandan, Rojava devriminin kazanımlarının savaşla yok edilmesi tehlikesi, Rojava’da gelişen kitlesel savunma seferberliğinin yanı sıra, Kürt halkının Başûr’da tam anlamıyla ayağa kalkmasının, Bakur’da siyaseten silkinip kitlesel ve militan eylemlere girişmesinin, Avrupa’da canlanıp harekete geçmesinin fitilini ateşledi. İran devlet sınırları içindeki çoğu bölgeye yayılan halk ayaklanmasının alevleri zaten Rojhilat’tan da yükseliyordu. Dünyanın birçok ülkesinde komünist, devrimci, antiemperyalist ve antifaşist güçler ise yaygın ve etkili bir enternasyonal dayanışma halesi ortaya çıkardılar. Bir taraftan Kürt halkının Kürdistan’ın bütün parçalarında aynı direnme duygusunda ve eyleminde buluşması, bir taraftan da enternasyonal dayanışmanın yıllar sonra yeniden atılım yapması, sömürgeci faşist genel saldırı karşısında Rojava devrimi için temel bir siyasi savunma gücü meydana getirdi.

Rojava devrimi güçleri, Halep’teki kahramanca direniş günlerinin ardından, sömürgeci faşist karşıdevrim ancak Rojava kentlerinin neredeyse tamamını kuşattığında tekrar silahlı direnişe geçebildi. Rojava savunmasını güçlendirmek açısından son derece kıymetli zaman uluslararası diplomasi koridorlarındaki nafile girişimlere harcandı. Geciken bu silahlı direniş, SDG güçlerinin toplandığı Rojava kentlerini korumaya yetse de, askeri kuşatmayı kırmaya ve sömürgeci faşist genel saldırıyı püskürtmeye yetmedi. Rojava yönetimi 18 Ocak’ta imzalamayı kabul etmediği anlaşmanın bir benzerini 29 Ocak’ta imzaladı. Bu, faşist sömürgeciliğin giriştiği siyasi-askeri taarruz karşısında Rojava devriminin aldığı bir yenilgi oldu.

Erdoğan’ın sömürgeci faşist şeflik rejimi ve Golani’nin halk düşmanı yönetimi tarafından dayatılan anlaşmayla Rojava’nın bütünsel siyasi özerkliği sona erdi, idari yapıda Esad rejimi dönemindeki Hesekê ve Halep valilikleri modeline dönüldü, SDG askeri kuvvetlerinin kentlerin dışında konuşlandırılması ve Suriye vatandaşı olmayanların Suriye devlet sınırları dışına çıkarılması kararlaştırıldı, kentlerdeki idari kurumların, sınır kapılarının ve yeraltı kaynaklarının Şam yönetimine bağlanması yoluna girildi. Buna karşılık, SDG’nin savunma bakanlığına askeri entegrasyonu kendi kurumsal yapısı temelinde gerçekleştirmesi ve savunma bakanı yardımcılığını alması, Hesekê valisinin Kürtler tarafından belirlenmesi, Rojava kentlerindeki mevcut asayiş güçlerinin Şam yönetimince resmen tanınması kabul edildi.

29 Ocak anlaşması Rojava devriminin savaş sonucu uğradığı siyasi, askeri ve coğrafi kayıpları böylece resmileştirdi. Rojava enternasyonal devrimci bir üs olma niteliğini de yitirdi. Rojava devrimi güçlerinin siyasi ve askeri varoluşu ise nicel ve nitel düzeylerde hayli daralan biçimlerde korunmuş oldu. Anlaşmanın Abdullah Öcalan’ın duruma müdahalesinin izlerini taşıdığı bizzat Kürt ulusal demokratik hareketinin değişik temsilcilerince dile getirildi. Nitekim anlaşmanın muhtevası Öcalan’ın uzlaşı sürecine özgü siyasi programına ve Rojava için sunduğu siyasi hedeflere paralellik taşıyordu.

Sömürgeci faşist şef Erdoğan ve MHP’nin faşist lideri Bahçeli 29 Ocak anlaşmasından duydukları memnuniyeti sergilediler ve uzlaşı sürecindeki Rojava düğümünün artık çözüldüğü görüşünde olduklarını yansıttılar. Savaşın sonucu Rojava halkçı demokratik devrimi ile bölge sömürgeci faşist karşıdevrimi arasındaki kuvvet ilişkisi ve dengesinin Rojava aleyhine değişim geçirdiğini açıkça ortaya koydu.

Temmuz 2011’deki devrim atılımından Ocak 2018’de Efrîn’e yönelik sömürgeci işgal saldırısına kadar olan dönem Rojava devriminin yükseliş yıllarıydı. Ekim 2014’te Kobanê’de IŞİD’e karşı kazanılan tarihi zafer devrimin yükselişini olağanüstü ivmelendirmişti. Yükseliş dönemi boyunca devrim hem coğrafi olarak genişleyip Kuzey ve Doğu Suriye’ye yayılıyor, hem Kürt-Arap ittifakını oluşturup siyasi ve askeri gücünü büyütüyor, hem de halkçı demokratik yönetim kurumlarını pekiştiriyordu. Sömürgeci Türk burjuva devletinin “Çöktürme Planı” paralelinde Ağustos 2016’da Cerablus’la başlayıp Efrîn’le ve Ekim 2019’da Serêkaniyê’yle devam eden işgalleri Rojava devriminin yükselişini durduran kapsamlı saldırılardı. Devrim bu sömürgeci işgaller sonucunda önemli siyasi ve coğrafi mevzi kayıplarına uğruyor, ama Kürt-Arap ittifakının genişlemesi ve yeni toplumsal sözleşmenin hazırlanması gibi gelişmelerle söz konusu kayıpları dengeliyordu. Bu, Rojava devrimi için 2018’den 2025’e uzanan bir denge dönemiydi. ABD başta olmak üzere Batılı emperyalizmin devrimi ehlileştirme girişimleri denge dönemi boyunca hız kazanırken, bir yandan da Erdoğan şefliğindeki faşist sömürgecilik yeni saldırı tehditleri savururken, özerk yönetimin uluslararası diplomasiyi halkçı siyasi-askeri seferberliğin önüne geçirme zaafı da belirginleşiyordu.

Ortadoğu’da İsrail siyonizminin ve ABD emperyalizminin limitsiz saldırganlığının damgasını vurduğu yeni dönemin Suriye ve Rojava’daki ilk büyük sarsıntısı Aralık 2024’te Esad rejiminin düşmesi ve HTŞ’nin Şam’da yönetime yerleşmesi oldu. Bunun devrim için denge döneminin sonuna yaklaşıldığının alameti olduğu çok geçmeden gözler önüne serilecekti. Nihayetinde sömürgeci Türk burjuva devleti ve onunla işbirliği içindeki HTŞ yönetiminin Ocak 2026 saldırısıyla çok önemli kazanımlarını yitiren Rojava devriminin artık gerilemekte olduğu görüldü.

SDG’yi 29 Ocak anlaşmasını imzalamaya götüren nedenlerin başında Suriye ve Rojava’da değişen kuvvet dengeleri geliyor. Bu denge değişimi Arap aşiretlerinin birçoğunun HTŞ yönetimiyle anlaşma eğilimine girmesinde de dışavurdu. Kuzey ve Doğu Suriye’de Arap halkı içinde kendi ulusal dinamikleri temelinde güçlü bir antifaşist, devrimci veya komünist örgütlenmenin ne yazık ki çıkmayışı, Kürt-Arap ittifakında Arap tarafının esasen aşiretler formunda boy göstermesini ve dolayısıyla ittifakın nispeten kolay çözülebilir bir nitelikte olmasını getiriyordu. Fakat 29 Ocak anlaşmasıyla kabul edilen büyük siyasi ve askeri mevzi kayıplarının yolunun, bir yandan da, Rojava yönetiminin halen aşılmamış olan kritik zaafı tarafından döşendiği de bir gerçek.

Bu zaaf emperyalist ve gerici devletlerle siyasi diplomasinin gitgide halkların siyasi seferberliğinin önüne geçmesinde ifadesini buluyor. 2014 Kobanê direnişinde halkların seferberliği ve özgüce dayalı direniş belirleyiciydi ve Batılı emperyalizmi Kobanê direnişine YPG’den yana müdahil olmaya iten neden de buydu. Serêkeniyê işgaline öngelen günler ise Türk burjuva devletinin sömürgeci saldırganlığını durdurmada artık emperyalistlerle diplomasiden beklentilerin halk seferberliğinden beklentilere kıyasla öne geçmiş olduğuna tanıklık ediyordu. ABD emperyalizmi Rojava yönetimiyle taktik askeri işbirliği tutumunu devam ettirmediğinde, onu HTŞ’yle halkçı demokratik kazanımların çoğunun yitirileceği bir anlaşmaya zorladığında, SDG’nin Kuzey ve Doğu Suriye çapında büyük bir askeri direnişe geçememesinin başlıca nedeni de, yine HTŞ saldırısının önünün ancak emperyalist ve gerici devletlerle yürütülen diplomasi sayesinde alınabileceği yanılgısı oldu. Bu bir nevi “ne pahasına olursa olsun anlaşma yapmak” önceliği demekti.

Emperyalist ve gerici devletlerle diplomasinin öncelik oluşu Alevilerle ve Dürzilerle hakların demokratik ittifakını kurma çalışmalarının gecikmeli ve yavaş olmasında da pay sahibiydi. Oysa HTŞ saldırganlığına karşı fiilen direnen ve daha büyük direnme potansiyelleri de taşıyan Alevi ve Dürzi halklarının demokratik güçleri, kuşkusuz ki, Rojava devrimi için emperyalist devletlerden çok daha önemli ve öncelikli, doğrudan stratejik nitelikli müttefikler olarak değerlendirilmeliydi.

Söz konusu zaaf Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in emperyalistlerce düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nda tantanalı şekilde boy göstermelerinde tekrarlandı. Rojavalı liderlerin konferansa davet edilmeleri ve emperyalist devlet yöneticilerinin ilgisine mazhar olmaları, tabii ki, hem Rojava, Kürdistan ve dünya halklarının mücadelelerinin emperyalistleri zorladığı bir sonuç, hem de Rojava devriminin halen uluslararası düzlemde hesaba katılması gereken bir siyasi-askeri kuvvet olduğunun göstergesiydi. Fakat emperyalistlerle diplomasiye böylesine bağlanmanın zararları, en basitinden, Rojava’ya HTŞ saldırısını Avrupa ülkelerinde protesto eden ilerici ve enternasyonalist kitlenin Münih Güvenlik Konferansı’nı protesto eden kitleyle hemen hemen aynı olmasında ve Abdi-Ahmed ikilisinin orada verdiği pozları hayal kırıklığıyla karşılamasında berraklaştı. Oysa Rojavalı liderlerin sırtlarının sıvazlanmasının emperyalist ve sömürgeci sahteliğin tecellisi olduğu çoktan deneyimlenmiş, sırtını halkların siyasi seferberliğine dayamanın ve bunu zayıflatacak diplomasi fotoğraflarından kaçınmanın önemi fazlasıyla görülmüştü.

Rojava’daki ulusal demokratik kazanımlara geniş çaplı saldırı karşısında Kürt halkının Kürdistan’ın bütün parçalarında kitlesel biçimlerde eyleme yöneldiği, bu etkin siyasi savunma hareketine YNK ve PDK başta olmak üzere farklı çizgilerdeki Kürt partilerinin de dahil olduğu tablo, doğal olarak, ulusal birlik tartışmalarını alevlendirdi. Ülkesi dört parçaya bölünmüş ve çoğunluğu halen sömürgeci boyunduruk altında olan Kürt halkı için ulusal birlik elbette çok önemli. Nitekim 29 Ocak anlaşması öncesinde Kürdistan’ın farklı parçalarındaki halk kitlelerinin aynı mücadele duygusu ve düşüncesinde buluşmalarının, ortak siyasi amaç etrafında harekete geçmelerinin Rojava devrimi güçleri için ne kadar büyük bir siyasi kuvvet kaynağı oluşturduğu görüldü.

Fakat bu tablo, örneğin Barzani hanedanının zümre çıkarlarını esas alan bir burjuva parti olarak PDK’nin siyasi niteliğinin değiştiği anlamına gelmiyor. Bugünkü Kürdistan’ın toplumsal maddi gerçeği bir asır önceki Kürdistan gerçeğiyle aynı değil, 20. yüzyılın muzaffer ulusal kurtuluş mücadelelerinin birçoğunun yeşerdiği toprakların sosyal ve siyasal şartlarıyla özdeş de değil. Kürt ulusu içinde sınıfsal ayrışma özellikle Başûr ve Bakur’da o denli derinleşmiş, sömürgecilerle işbirlikleri o denli yapısallaşmış ki, Kürt partileri panoramasında çoğunlukla sınıfsal ve hatta zümresel çıkarlar ulusal çıkarlara baskın oluyor, Kürt burjuvazisi siyaseten ulusal çıkarlara yandaş ve karşıt çizgilerde yarılmaya uğruyor. Üstelik içinden geçmekte olduğumuz dönemde PDK’nin konjonktürel siyasetinin ulusal demokratik hareketle görünüşteki yakınlaşmasının temelinde, PDK’nin halkçı demokratik hegemonya sahasına doğru çekilmesi değil, ulusal demokratik hareketin silahsızlanma ve yasallaşma rotasında geri çekilmesi yatıyor. Bu durum, Kürdistan’da devrimci görevin, Kürt işçileri ve yoksullarına dayanan sosyalist yurtsever çizgide, hem ulusal siyasi birliği savunmak ve gerçekleştirmeye çalışmak ama hem de PDK gibi Kürt burjuva partileri hakkında ham hayaller yayılmasını engellemek ve ulusal birliğin adeta bir fetiş haline getirilmesine prim vermemek olduğuna işaret ediyor.

29 Ocak anlaşmasının çeşitli maddeleri tedricen uygulamaya sokuluyor. Rojava’daki idari kurumların ve iktisadi kaynakların işletilmesinin entegrasyonu, iç güvenlik örgütünün içişleri bakanlığına ve askeri birliklerin savunma bakanlığına bağlanmasının biçimleri konularında HTŞ yönetiminden heyetlerle idari ve teknik görüşmeler yapılıyor. Bununla beraber, anlaşmanın en kritik boyutlarının hangi somut biçimlerde hayat bulacağı, yani askeri birliklerin yeniden yapılandırılmasının, kadın askeri kuvvetlerin geleceğinin ve ademi merkeziyetçi siyasi yönetimin yetkilerinin ne olacağı henüz tam açıklığa kavuşmuş değil. HTŞ lideri Golani’nin atıf yapılan “Kürt hakları” kararnamesindeyse gerçek bir ulusal demokratik hak tanımı yer almıyor, anadilde eğitim hakkı dahi halihazırda tanınmıyor, Kürt halkı için ortada herhangi bir anayasal güvence zaten yok.

İsrail’in Golan Tepeleri’ni basbayağı ilhak etmesine, Suriye’nin güneyindeki işgalini kalıcılaştırmasına, Suriye hava sahasını serbestçe kullanmasına, Suriye ordusunun ağır silahlara sahip olmasını engelleyici hamleler yapmasına, hatta Dürzileri savunmak adına HTŞ’ye sıklıkla diş göstermesine sesini çıkarmayan Şam yönetimi, bu son derece tavizkar tutumunun da katkısıyla, Suriye’de bir merkezi devlet yapısı inşa edilmesinde ve Rojava’nın buna dahil edilmesinde karar kılmış olan ABD emperyalizminin ve “Uluslararası Koalisyon”un desteğini açıkça arkalamış durumda. 29 Ocak anlaşmasının Rojava yönetimine karşı mümkün olan en aleyhte biçimlerde uygulanmasını dayatacak ve Golani yönetimini de buna sevk edecek sömürgeci Türk burjuva devletininse Rojava’nın ulusal demokratik kazanımlarının tamamen tasfiye edilmesi stratejik niyetini bir yana bırakmadığı ortada. Bütün bunlar, 29 Ocak anlaşmasında belirtilen “entegrasyon”un uzun vadede Rojava devriminin kalan kazanımlarının da büyük ölçüde tasfiyesi, Şam yönetiminin Rojava’daki siyasi egemenliğinin tesisi yönünde uygulanmak istendiğine ve isteneceğine şüphe bırakmıyor.

Entegrasyonun hangi formlarda gerçekleştirileceği sorununun önümüzdeki süreçte zorlu bir siyasi mücadeleye konu olacağı, Kürt ulusal demokratik hareketinin silahlı kuvvetinin zayıflayıp değişen biçimlerde de olsa Rojava’daki varlığını koruduğu, dolayısıyla 29 Ocak anlaşmasının bir statüko oluşturmaktan halen uzak olduğu belli. HTŞ yönetiminin sırat köprüsünden geçmeyi başarıp başaramayacağı, Şam’daki iktidarına siyasi istikrar kazandırıp kazandırmayacağı da henüz netleşmiş sayılmaz. Kürt halkı başta olmak üzere Rojava’daki halkların ve inançların yanı sıra Suriye’de Dürzilerin ve Alevilerin de kolektif demokratik talepleri ve arayışları orta yerde duruyor. Sünni ve Arap olmayan halkların ve inançların varoluşları ile HTŞ yönetiminin karakteri arasında nesnel bakımdan uzlaşmaz bir karşıtlık bulunuyor.

Hasılı, Rojava ve Suriye’deki kuvvet dengeleri hiç de oturmuş değil ve çok geçmeden tekrar değişebilir. Rojava’da devrimci-demokratik halk direnci, Kürdistan’da ulusal birliğin gelişmesi yönlü adımlar, İsrail’in Dürzilerin kolektif demokratik talepleriyle ve Golani yönetimiyle ilişkilenişinin seyri, Türkiye ve Bakur’da halkların mücadeleleri, Rojhilat’ta Kürt halkının yeni bir ulusal demokratik atılımı ya da bir tür ulusal siyasi statüye erişme ihtimali, Bağdat’taki siyasi iktidar mücadeleleri ve Irak’taki olası siyasi yarılmalar ve elbette Kürt ulusal demokratik hareketi ile sömürgeci Türk burjuva devleti arasındaki uzlaşı sürecinin gidişatı güç dengelerinde şu veya bu düzeyde değişikliklere yol açabilecek etmenler arasında sayılabilir.

Rojava devrimi sömürgeci faşist karşıdevrimin Ocak saldırısıyla geri çekilmesine rağmen, devrimin halihazırda elde tutulan kazanımları hem Rojava’da hem de Suriye genelinde halkların yeni devrimci-demokratik atılımları için kaldıraç olmaya devam ediyor. Bu yüzden, Ocak saldırısının ardından meydana gelen yeni koşullarda, üzerinde anlaşmaya varılmış entegrasyonu halkçı demokratik mevzilerin bütünüyle düşürülmesi doğrultusunda gerçekleştirme dayatmalarına geçit vermemek kritik önemde. Rojava devrimi güçleri için Rojava dahilinde halklar ittifakını tazelemek, Suriye’deyse Dürzi halkıyla ve başta Aleviler olmak üzere Arap halkının demokratik kesimleriyle yeni ittifaklar kurmak, siyasi ve askeri savunmayı halk seferberliği temelinde tahkim etmek, yeni koşullara özgü örgütlenme ve mücadele biçimlerini devreye sokmak, enternasyonal kitle hareketinin siyasal ve moral kuvvetini yanına almak bu geçit vermez duruşun belli başlı dayanaklarını oluşturuyor.