Selim Açan’ın Ulusal Demokratik Haklar Dersinden Bütünleme Sınavı

You are currently viewing Selim Açan’ın Ulusal Demokratik Haklar Dersinden Bütünleme Sınavı

Selim Açan’ın görüş açısının dışındaki gerçek, Bakur Kürdistan’da Kürt halkının yalnızca sömürgecilikle değil, ulusal inkarla karşı karşıya olduğudur. Bu, ulusal varlığın kabulü ve anadilde eğitim gibi devletin kabul etmemek için varını yoğunu ortaya koyduğu ve şimdi de aynı mevzide tutunmak için elinden gelen her şeyi yaptığı iki temel ulusal demokratik talebi koşullar. Bunu idrak edememiş ve politik mücadelede tuttuğu yer hakkında bugün bile açık kavrayıştan yoksun bir anlayış, eleştiri karşısında, “Kürt sorununun kavranışında sığ bir demokratizm” veya “Alınteri-Devrimci Proletarya geleneğinin KÖH’le siper yoldaşlığı ilişkisinin kökleri PKK’nin kurucu kadrolarıyla Ankara’da ADYÖD döneminde filizlenen yakınlığa dayanır” diyerek bir şey açıklamış olmaz.

Giriş İçin Birkaç Not

Selim Açan Marksist Teori’nin 66. sayısında yer alan “İlkesel Sorunlardaki Oportünist Tutumlar Ve Oportünist Tarafsızlık” başlıklı yazıya deyim yerindeyse jet hızıyla cevap verdi. Hız önemli tabii. Bunun üzerinde epey duruyor Selim Açan. Zaten İbrahim Çiçek de 14 ay önce yayınlanmış bir yazıyı gündemleştirmişti diyor. Fakat iki küçük sorun var.

Birincisi, Selim Açan acaba aynı yazıyı örneğin bir yıl sonra da yayınlamış olabilir mi? İlkinde “hadi neyse” dendikten sonra, ikinci baskıya, bu kadarına da bir söz gerekiyor diye düşünmüş olabilir mi İbrahim Çiçek? Yoksa bu konuda da usul kusuru mu işlemiş? Şöyle bir sorun da var: Selim Açan değişik vesilelerle aylarca, bazıları da yıllarca önce yazılmış yazılarının incelenmesini istiyor. Olabilir. Lakin incelenecek materyal şu veya bu yönden tartışılır, eleştirilirse ne olacak? O durumda, o yazının kaleme alınışının üstünden bu kadar vakit geçmiş, bugün tartışma, eleştiri de neyin nesi diyebilir mi Selim Açan? Usul hatasına düşmemek için bilmek lazım. Bu bahiste son olarak, devrimcilerin gazete ve dergilere yazmak dışında değişik devrimci pratikler içinde olabileceklerini, bunların çoğunca yazma faaliyetine fırsat vermeyebileceğini akılda tutmak da düşünme, anlama çabasına yardımcı olabilir.

İkincisi, Selim Açan, “İlkesel Sorunlardaki Oportünist Tutumlar Ve Oportünist Tarafsızlık” başlıklı yazıyı karşısına alıp epeyce konuşmuş, öfkelenmiş, büyük ölçüde serinkanlılığını kaybetmiş. “Tutarsızlıkları” teşhir etmiş. Duru bir cümleyle söylenmemesi için hiçbir neden bulunmayan basit bir iddiasını ifade etmek için “Cezayir doğumlu Fransız sanat tarihçisi Daniel Arasse”i yardıma çağırmış. Devrimci çalışmalar yürüten insanlar hakkında sarayın emireri cinsinden savcılara alan açmama sorumluğum var falan da demeden, gözü kapalı kılıç sallamış. Fakat bütün bunlarla meşgulken, haddini bildireceği yazıda yapılan eleştiriler hakkında somut birkaç cümle kurmayı başaramamış.

Burada bir parantez açalım: Marksist Teori yazarları için “okurken sık sık Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün bir zamanlar çok popüler olan Sen neymişsin be abi… şarkısının sözleri geliyor insanın aklına” diyen Selim Açan’ın müzik kültürünün gelişkinliğine saygısızlık edecek değiliz. Bir dönem de futbol kültürünün gelişkin olduğunu öğrenmiştik yazılarından. İleri olan selamlanmalı. Lakin sanki bir sorun var: örneğin Marksist Teori’ye yazan devrimci sosyalistlerin kendi yazılarına sıkça atıfta bulunduklarına örnek bulmak güçtür. Selim Açan ise yazılarını referans göstermekte feci cömerttir. Ele alınacak yazıda da bu kural bozulmamış. Dolayısıyla şarkının gönderildiği adres hatalı. “Sen neymişsin be abi” mevzusunda asgarisinden açık ara öndedir Selim Açan. Hakkını yememek lazım.

Girişteki son notumuz da şu: Alınteri’nin devrimciliğini de, şayet yazıyı kaleme alan kişi dolayımı varsa Selim Açan’ın devrimciliğini de tartışmış değiliz. Tersi acınası bir iftiradır. Kolektif bir değerlendirmedeki somut durumla bağlı kimi değerlendirmeleri, iddiaları, eleştirileri tartışıyoruz. Aynı kolektifin veya yazarın bir başka değerlendirmesi için çok olumlu sözler de söyleyebiliriz. Bu çelişmez. Çünkü kişilikler veya bir grubun niteliği tartışılmıyor, somut sorunlar etrafındaki fikirler arasında bir tartışmadır olup biten. Bunun böyle olduğunu anlamak için, Marksist Teori’nin 66. sayısında yasalcı-reformcu emekçi sol ile devrimci emekçi solun tavrının iki ayrı yazıda ele alındığını görmek bile yeterlidir. Bir de aşırı kişiselleştirme anlarında üslubuna dikkat etmeyi öneririz Selim Açan’a. Birahane arkadaşıyla konuşur gibi konuşmak, yazmak türü laubalilikler, sıradanlıklar muteber şeyler sayılmaz. Bu, aşırı övünmekten daha problemli bir kategori. Çünkü zararı daha genel.

Bütün bunlardan ayrı olarak, Selim Açan’ın yazılarındaki üsluba, tarza bir de kadın özgürlük ölçülerinden bakmasında fayda var. Erkeklikle yüzleşmek biz erkek devrimciler için iyi ve yararlı bir eylemdir. Devrimci nitelikleri güçlendirir, yenilenmeye yeni ve sağlam bir kanal açar. Somut hal içinde söylersek, yukarıda dikkat çekilen “birahane arkadaşıyla konuşur gibi konuşmak, yazmak” biçiminde nitelenen üslup da, tartıştığı fikirler tek bir bireyin yazısı, görüşü ile değil de, kolektif tutumlarla, kolektif açıklamalarla bağlı iken, muhatapları “abi” kavramı nezdinde bir erkek topluluğuna indirgemek de, “kimin kimden çok yazısı var”cı yarışma üslubu da, çoğunlukla erkeklere has tarz ve kusurlardır.

Marksist Teori Eleştirileri Ve Selim Açan’ın Yöntemi

İlkesel Sorunlardaki Oportünist Tutumlar Ve Oportünist Tarafsızlık” başlıklı yazının Marksist Teori’de kapladığı yer 10 sayfa; yazı içinde Alınteri’ne ayrılan bölüm ise 3 sayfadır. Bunun 1 sayfası Alınteri’nin görüşlerinin ele alınan yazıdan okura dolaysızca aktarımıdır. Selim Açan 2 sayfalık kısma 8 sayfalık cevap yetiştirirken, eleştiri yöneltilen konuları tartışmaya yanaşmıyor. Dipnotlarda hırsını doyurmak için şöyle bir değindiğindeyse, okura tartışılan meselenin özünü anlayacak bir imkan sunmuyor.

Alınteri’nin “Sonu Belli Bir Süreç” başlıklı değerlendirmesine yöneltilen eleştiriler şunlardı:

1) Alınteri, bazı parti veya grupların “KÖH’ün karşı karşıya olduğu ciddi tehlikeleri, yaşadığı sıkışma ve zorlanmaları dikkate almadan dogmatik düz mantığa dayalı kesin hüküm cümleleri” kurduğunu ve “ölçüsü kaçmış tek yanlı yargılamalara savrulduğunu” iddia ediyor. Sağlıklı bir etkileşim için Alınteri bu iddialarına dair örnekleri dolaysızca tartışmalı, göstermelidir. Bu hem sorumluluğu hem de görevidir.

Peki, “Sonu Belli Bir Süreç” başlıklı değerlendirmeyi savunma adına yazılan yazı bunu yapıyor mu? Hayır. Tersine o, ESP Eş Genel Başkanı Murat Çepni’nin “KÖH’ün karşı karşıya olduğu ciddi tehlikeleri, yaşadığı sıkışma ve zorlanmaları dikkate” alan ifadesi nedeniyle başka bir cepheden hücuma geçiyor. Eklektizm bir anda Selim Açan’ın rehberine dönüşüyor.

2) Komünistler devrimin zorunluluğu, devrimin zora dayanmasının kaçınılmazlığı, devrimci iktidarın ve üretim araçlarının toplumsallaştırılmasının zorunluğu gibi ilkesel konularla, Lenin ve Stalin önderliğinde sosyalizmin inşası pratiğine dönük değerlendirmelere dair eleştiriler yaptılar. “Tasfiyecilik”, reformizm” ve “inkarcılık” nitelemelerini bu çerçevede kullandılar. O nedenle de, Alınteri’nin ad vermeksizin “dogmatik düz mantığa dayalı kesin hüküm cümleleri”, “ölçüsü kaçmış tek yanlı yargılamalara savrul”mak tipi genellemeler yapmasını “ilkesel sorunlardaki oportünizm” olarak nitelediler. Selim Açan, “Alınteri bu nitelemelerde şu değerlendirme ve görüşleri kastetti, eleştirilen parti, grup veya yayının adını vermemek, sorunu açıkça tanımlamamak isabetli olmamış, yine de Alınteri’ne eleştiriler nesnel değildir” diyemedi. Neden?

3) Alınteri’nin ortaya koyduğu görevler (ki tümü harfiyen aktarılmıştır yazıya) mevcut sürecin gerektirdiği güncel politik görevlere dair bir perspektif taşımıyor; üstelik sunduğu çerçeve, ulusal demokratik talepli mücadele görevlerini ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesine indirgeme biçiminde bir geri adımın ifadesi. Bu haliyle “adeta ‘90’lı yılların ikinci yarısındaki GAP tartışmalarındaki zihniyetiyle konuşmaya başlıyor. (…)”

Selim Açan dikkat çekilen sorunu ve eleştiriyi yazı içinde ele almıyor. Dipnota havale ediyor. Fakat orada da, birincisi, ulusal demokratik talepleri gündemleştirmeme sorununu tartışmak yerine, “Kürt sorununu kavrayışta sığ demokratizm” korkuluğuna sığınıyor. İkincisi, okura Alınteri’nin 1990’lı yılların ortalarında GAP konusunda ne söylediği, ondan hangi politik sonuç ve görevleri çıkardığı, ulusal devrimci mücadelenin siyasi arenadaki yeri hakkında neler öngördüğü konusunda fikir edineceği dolaysız bir aktarım sunmuyor. Bugünkü tablo bizim çeyrek asrı aşkın bir zaman önce söylediklerimizin isabetli olduğunu gösterir iddiasını işlemeyi tercih ediyor.

Sonra da yazılarını, fikirlerini, eleştirilerini anlama, kavrama kapasitesine sahip okura hasret kalmaktan şikayet ediyor!

Zıtlık Simyacısı

Selim Açan, yazısında Marksist Teori’de yöneltilen eleştirilere cevap vermek yerine neyi bulursa onu öne çıkaran “gel öyleyse”ci entelektüellik tarzı ve kanıt üstüne kanıt gösterme sevdasıyla, faşist darbeci generallerin 12 Mart muhtırası karşısında ilk anda sergilenen kimi tutumlarla komünistlerin 27 Şubat platformu karşısındaki tutumları arasında paralellik kuracak denli irtifa kaybına uğruyor. “Benzer bir pişkinlikle 50 küsur yıl sonra bir kez daha karşılaşacağımızı söyleseler doğrusu inanmazdım” diyor.

Hazin bir durum.

Doğruyu eğriden, gerçeği sahteden ayırt etmek için uzmanlık gerekmiyor, okur yazar olmak kafi. Selim Açan’ın gönderme yaptığı her iki açıklama da kolayca okunabilecek, kısa ve dolaysız metinler.

1) Her ikisinden ilkesel konularda söylenenleri özetleyelim.

Şubat’ta şunlar söyleniyor:

Kürt halkının ulusal özgürlük, eşitlik ve ulusal birlik hakkı vazgeçilmezdir.

İşçi sınıfının, kadınların, ezilen halkların, emekçilerin silahlı mücadeleyi, devrimci kitle şiddetini dışlayarak temel taleplerini kazanmaları, özgürlüğe ulaşmaları, insani, adil bir dünya kurmaları imkansızdır.

Mayıs’ta şu söyleniyor:

Silahlı mücadele, yasadışı araç ve biçimler reddedilerek bir devrimci strateji kurulamaz. Sömürgecilik dönüştürülemez. Sömürgeci boyunduruk ancak devrimle yıkılabilir.

Bundan başka, sosyalizm anlayışına ve sosyalizm deneylerine dair görüşlere ideolojik eleştiriler yöneltiliyor.

2) Ulusal demokratik hareketin politik mevzilenişine dair beklenti hakkında söylenenler nelerdir?

Şubat’ta söylenen şu:

Ulusların kaderlerini tayin hakkı konusunda farklı görüşte olduğumuzu vurgulayarak, 27 Şubat çağrısıyla hedeflenen ulusal demokratik talepleri destekliyoruz.

Mayıs’ta söylenen şu:

12. Kongrenin, yasal, barışçıl zeminde örgütlenecek ulusal demokratik güçlerin kararlı bir politik mücadeleye seferber edileceği açıklamalarının öznel içtenliğinden tereddüt duymuyoruz. Yasal, fiili meşru zeminde bir halk dinamizminin geliştirileceğine inanıyoruz. Ulusal demokratik ve genel demokratik hak ve özgürlükler zemininde ittifak görüş açısıyla hareket edeceğiz.

3) Halklarımıza yapılan çağrı nedir?

Faşist sömürgeciliğin süreci sömürgeci çözüm yönünde şekillendirme planını engellemek, tersine sürecin Kürt halkımızın ve tüm ezilenlerin demokratik kazanımları yönünde gelişmesini sağlamak için Şubat’ta da Mayıs’ta da her iki ulustan, değişik ulusal topluluklardan, din ve inanışlardan ezilen milyonlara aşağıdaki talepler için birleşik mücadeleyi yükseltme çağrısı var.

a) Kürt ulusal varlığının ve anadilde eğitim hakkının anayasal ve yasal biçimde kabul edilmesi,

b) Abdullah Öcalan’ın ve tüm savaş esirlerinin, devrimci, antifaşist politik tutsakların serbest bırakılması,

c) Faşist sömürgeciliğin derhal ateşkes ilan etmesi,

d) Sömürgeci saldırıların durdurulması, Rojava ve Başûr işgallerine son verilmesi,

e) Faşist “terörle mücadele kanunu”nun yürürlükten kaldırılması.

Mayıs’ta bunlara ek olarak,

f) Jitem, özel tim, koruculuk gibi faşist sömürgeci kirli savaş örgütlerinin dağıtılması,

g) Faşist devlet güçlerince kaybedilen devrimcilerin, yurtseverlerin, demokratların gömüldükleri yerlerin açıklanması talepleri var.

27 Şubat çağrısı ve PKK 12. Kongresi kararlarının duyurulmasından sonra yapılan bu açıklamalar arasında zıtlık nerede? Bırakalım zıtlığı, en küçük bir doğrultu kaybı var mı?

Zıtlık simyacılığından “50 yıl sonra” illüzyonist çığırtkanlığına sıçrayarak neyi çözmüş oluyor Selim Açan? Yalnızca irtifa kaybediyor. Sonra da yazdıkça irtifa kaybını derinleştiriyor.

Devrimci Odak Çağrısı

Nedenini bilmek imkansız, fakat Selim Açan yazısında nefes alıp düşünme, duygularını yönetme tavrından kopuk bir pratiğin üreticisi olarak sağlıklı bir tartışma, etkileşim imkanına sırtını dönüyor.

“Devrimci bir odak” konusunda yazdıkları bunun çarpıcı örneklerinden biri.

Diyor ki, “Devrimci Bir Odak İhtiyacı” başlıklı yazımızı dört ay sonra eleştiren, bizi “kötümserlikle” ve “nesnel olarak tasfiyeciliği beslemekle” suçlayan, ayrıca kabul edilemez imalarda bulunan İbrahim Çiçek ve o çizginin temsilcileri, “aradan bir yıl geçmeden” “devrimci bir odak ihtiyacının zorunluluğunu ve yakıcılığını neredeyse aynı gerekçe ve cümlelerle dillendirir oldular.”

Bu iddiaların sahibi polemik kanı kaynayan genç bir devrimci değil. Ben 50 yıl önce bu savaşımın içindeydim diyen, yaşını başını almış bir devrimci. Adanmış devrimcilerden yani. Peki nasıl oluyor da, bir yıl önce, fiili meşru mücadele zemininde BMG’nin, emekçilerin ve ezilenlerin milyonlarcasından meydana gelen bir kitle gövdesine dayanan birleşik demokratik cephenin, mücadelenin tüm biçimlerini kabul eden, hiç değilse varlıklarının değişik evrelerinde buna uygun pratikleri bulunan yasadışı devrimci parti ve örgütlerin oluşturduğu HBDH’nin mevcut olduğu koşullarla, kendi ifadesiyle “bir yıl önce”siyle, bütün bu tablonun dipten doruğa değiştiği bir yıl sonrasının “devrimci odak” sorununun nitelikçe iki farklı konuluşu gerektireceğini göremeyecek duruma sürüklenebiliyor?

Milis ve gerilla zeminine de, fiili meşru mücadele zeminine de sahip, dolaysızca faşist diktatörlüğe ve inkarcı sömürgeciliğe karşı savaşım temelinde oluşturulmuş birleşik odaklar varken, bunların daha etkili mücadelelere girişmesinin yol ve imkanları zorlanıyorken; örneğin bu birleşik mücadele araçlarının genişletilmeleri önerisi ve çağrısında değil de, “devrimci odak ihtiyacı” tez ve çağrısında bulunulması eleştirilmiş. O koşullarda bu yapıların dışında bir başka seçenek önermenin pratikte tasfiyeciliği güçlendireceği hatırlatılmış. Bakış açınızın yanlış olduğu söylenmiş. Durum bu ölçüde berrak. “Bir yıl sonra” ise devrimci görevlere bambaşka şartlar altında cevaplar aranıyor.

Toplumsal maddi koşullardan hareket etmek, somut durumun somut tahlili gibi devrimci mücadele için temel kılavuzları “polemik”, “haklı çıktım” ya da başka her neyse onun uğruna elinin tersiyle iterek gerçeği karartmanız mümkün mü? Değil! Ve yazdıklarına, söylediklerine, pratiğine eleştirel bakamaz hale gelmekte yararlı hiçbir şey yok.

Çap Ölçme Uzmanının Nesnellik Niteliğinden Yoksun İddiaları

Selim Açan Şubat 2025 tarihli belgeye atfen hesap soruyor. Tutarsızlık teşhirine girişiyor. Peki ne deniyor bu belgede?

Kürt halkının ulusal özgürlük, eşitlik ve ulusal birlik hakkı vazgeçilmezdir. Dolayısıyla 27 Şubat çağrısındaki ulusal sorunların çözüm biçimleri konusundaki görüşlere katılmıyoruz. Bu akılda tutulmak koşuluyla, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”yla hedeflenen ulusal demokratik talepleri destekliyoruz.

Selim Açan, zıtlık simyacılığı faaliyetini sürdürürken, yeni bir formüle ulaşıyor ve soruyor: “bütün gelişmelere yön veren o yol haritasında hangi ulusal demokratik talebin sözü ediliyordu ki bu kadar net bir dille açık çek verilip destek ilan edildi?”

Sonra ikinci adımı atıyor ve “sarsıcı etkiler” yaratacağına emin olduğu bir teşhire başlıyor:

Gerçi bir taraftan ‘tasfiyeci ve reformist’ olarak niteledikleri yeni stratejik hat ve yönelime ağır eleştiriler yöneltirlerken diğer taraftan PKK 12. Kongresi’nin barışçıl yasal çizgide yürütüleceğinin altını özellikle çizdiği bundan sonraki mücadeleye dair açıklamalarının içtenliğinden kuşku duymadıklarını vurgulayarak hâlâ ‘ittifak görüş açısını koruduklarını’ dile getirmeyi de ihmal etmediler.

Üçüncü hamlede öldürücü vuruş geliyor:

Aynı anda iki sandalyeye birden oturmayı deneyen bu zigzag, siyaseten olduğu kadar ahlaken de sorunlu fırsatçı bir tutumdu.”

Çap ölçer, ahlak ölçer ve daha daha neler ölçer Selim Açan’ı meraktan kurtaralım.

1) Değerlendirme, birincisi, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nın hangi koşullarda veya hangi mekandan yapıldığının bilincindedir. Abdullah Öcalan’ın Türk devlet sınırları içinde Türk milleti dışında bir ulusal kimlik bulunmadığı, dolayısıyla Kürtlerin “devlet ve toplumla” Türk ve Türk yurttaşı olarak “bütünleşmeleri”ni istemek gibi bir tutum içinde olmayacağını, “demokratik cumhuriyet” talebinin içeriğini, çerçevesini bilecek durumdadır. İkincisi, Çağrı’nın şu sözleri konuyla ideolojik-politik olarak bir parça ilgili herkese bir fikir oluşturma imkanı vermektedir: “Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.

Ki değerlendirme dikkatli bir ifade kullanıyor. Çağrı’yla “elde edilecek hakları” demiyor, “hedeflenen talepleri” destekliyoruz diyor.

2) İkinci değerlendirme, PKK 12. Kongresi’nin meseleye dair açıklamalarını temel alıyor. Bu, silahsız ve yasadışı örgüt konusundaki görüş ve perspektifler için de, yasal örgütlenme ve mücadele konusundaki sözler için de böyle. Türk burjuva devletiyle bir anlaşma yapılması halinde ulusal demokratik hareketin oluşturulacak yeni örgütlenmesinin PKK’nin öncü kesimlerini ve yurtsever halk kitlelerini ulusal demokratik ve antifaşist taleplere dayalı bir çizgide mücadeleye seferber edeceğine inanıyor.

Selim Açan’ın bakış açısı bozulması nedeniyle sandığının aksine, devrimin zor aracı olmaksızın başarılamayacağının, faşist, sömürgeci, erkek egemen burjuva aygıtın yıkılmasının zorunluluğunun reddinin ideolojik-siyasi bakımdan tasfiyeci görülmesiyle, yasal alanda sömürgeciliğe, faşizme, erkek egemenliğine karşı ulusal demokratik haklar ve genel demokratik istemler çerçevesinde mücadele birbirini dışlamaz.

Aksi halde, yasal örgütlenen ve mücadelenin askeri biçimlerini reddeden emekçi sol partilerle, gruplarla, dkö’lerle antifaşist, antişovenist politik ittifaklar yapmak, platformlar, eylem birlikleri, güç birlikleri kurmak, devrimci ve antifaşist, antişovenist geniş cepheler oluşturmak imkansız olurdu.

Politik mücadele, dolayısıyla ittifaklar sorunu olan her devrimci parti ve grup için son derece yalın bir gerçektir bu.

Selim Açan bu yalın gerçeğe karşı “iki sandalye”, “fırsatçılık”, “ahlak” laflarından plastik mızraklarla umutsuz bir savaş açıyorsa, fakat Alınteri güçleri bu komuta göre hareket etmiyorsa elden ne gelir!

Selim Açan meseleyi, bir de örneğin ICOR gerçeği açısından düşünebilir. Zihin açıcı olacaktır. Bugüne değin ICOR’da yer alıp devrim için devrimci zorun kaçınılmazlığı vb. eleştiri yapmak “iki sandalyede oturmaktır”, “ahlaken sorunludur” gibi değerlendirmeler duymadık Selim Açan’dan. Oysa çok iyi bildiğine şüphe yok ki, silahlı mücadelenin sürdürüldüğü ülkelerde faaliyet yürüten ICOR üyesi kimi partiler sorunla karşıtlık temelinde ilişkileniyor, silahlı mücadele yürüten partileri kabul edilemez biçimde suçluyorlar. Herhalde buna itirazda bulunmayacaktır Selim Açan. Sanırız kısa süre sonra, “iki sandalyede oturma biçimindeki, fırsatçı, ahlaken de sorunlu” duruşun özeleştirisiyle kapıyı çarpıp ICOR’u terk edecektir, Selim Açan’ı kılavuz gören devrimciler. Başka türlüsü yazılanları düzeltmeyi gerektirir.

Fakat bunlardan daha önemlisi veya Selim Açan’ın görüş açısının dışındaki gerçek, Bakur Kürdistan’da Kürt halkının yalnızca sömürgecilikle değil, ulusal inkarla karşı karşıya olduğudur. Bu, ulusal varlığın kabulü ve anadilde eğitim gibi devletin kabul etmemek için varını yoğunu ortaya koyduğu ve şimdi de aynı mevzide tutunmak için elinden gelen her şeyi yaptığı iki temel ulusal demokratik talebi koşullar. Bunu idrak edememiş ve politik mücadelede tuttuğu yer hakkında bugün bile açık kavrayıştan yoksun bir anlayış, eleştiri karşısında, “Kürt sorununun kavranışında sığ bir demokratizm” veya “Alınteri-Devrimci Proletarya geleneğinin KÖH’le siper yoldaşlığı ilişkisinin kökleri PKK’nin kurucu kadrolarıyla Ankara’da ADYÖD döneminde filizlenen yakınlığa dayanır” diyerek bir şey açıklamış olmaz. Madem ki fotoğraf albümüne bakma yöntemine başvurmuş, Alınteri’nin Bakur Kürdistan’da ciddi hiçbir politik, örgütsel varoluş göstermemiş tarihi ve bunun sonuçları üzerine de bir parça düşünebilmeliydi Selim Açan.

Güncel soruna dönelim.

27 Şubat 2025’ten sonra ideolojik-teorik tartışma ve saflaşmaların dışında yeni politik saflaşmalar oluşuyor; bunların yığınlar bakımından en önemli yönü, faşist şeflik rejiminin “Terörsüz Türkiye” çerçevesinde, bir başka ifadeyle Kürt ulusal inkarını devam ettirecek bir anlaşmayı kabul ettirme planına mı destek olacakları, yoksa anadilde eğitimin, ulusal varlığın tanınmasını kapsayan bir anlaşma safında mı yer alacaklarıdır. İşçi sınıfının ve ezilenlerin bugün geçeceği somut “demokrasi okulu” budur. “Sonu Belli Bir Süreç” yazısında veya yanılmazlığını ve en uzaklara bakma yeteneğini çoktan kanıtlamış Selim Açan’ın yazısında bu konuda bir söz, halklarımıza bir çağrı, kendi güçlerine dayalı olarak yürüttüğü bir politik faaliyet örneği var mı?

“Sığ demokratizm” boş sözüyle, Marks’ın İrlanda ulusal özgürlük talebi ve mücadelesine destek olarak İrlandalı ulusal mücadele tutsaklarına genel af kampanyası başlatması gerçeğini yan yana getirip üzerinde bir parça ciddiyetle düşünmek bile yararlı olabilir Selim Açan’a.

Üç “Zor” Soru Üç “Kolay” Cevap

“Gel öyleyse kozumuzu paylaşalım” üslubuyla marksist-leninist devrimci çizgiyi ve emekçilerini mahvedecek üç soru hazırlamış Selim Açan.

27 Ocak-21 Kasım arasında yazılmış, Alınteri sitesi ve Devrimci Proletarya dergisinde yayınlanmış 16 yazının başlık ve tarihlerini sıralayarak ilk sorusunu soruyor:

Bu makalelerden hangisinde Öcalan’ın KÖH’e dayattığı siyaset ve onun temelinde yatan teorik görüşlerin eleştirisi yerine ‘anlama ve anlayışlı olmayı’ esas alan ‘dengeci’ bir yaklaşım var? Bir tek örnek bile verebilir misin?

İlkesel Sorunlardaki Oportünist Tutumlar Ve Oportünist Tarafsızlık” başlıklı yazının Alınteri eleştirisine ayrılan girişinde şöyle deniyor:

Alınteri, 27 Şubat çağrısı karşısında ‘anlama’, ‘anlayışlı olma’ duruşunu esas aldı. 12. Kongre kararları karşısında da ‘dengeli’ bir yaklaşım içinde olmaya çalıştı.” “Temelde, marksist leninist komünistler de içinde olmak üzere bazı devrimci partilerden yapılan açıklamalarda ve gazete makalelerinde yer alan kimi tanımlama ve değerlendirmeleri yanlış bulduğunu gösteren eleştiriler yapma şaşırtıcılığını bile sergiledi. Çubuğun bu yönde bükülmesi esasen anlaşılır, hatta Alınteri bakımından bir noktaya kadar yararlıydı.”

Selim Açan’ın dikkatini, ilk olarak, “dengeli” kavramını “dengeci” haline getirdiğine çekelim. Bunların içerik yönünden farklı anlamlar taşıdıklarını bilmemesi imkansız. Düşünmek yerine öfkelenmenin yol açtığı bir hata olmalı. Fakat suçlamaya vesile yapıldığı için önemli bir hata. İkincisi, toplam bakımından kavgaya tutuşulan sözlerde sorunlaştırılacak bir olumsuzlama yok. “Çubuğun bu yönde bükülmesi esasen anlaşılır, hatta Alınteri bakımından bir noktaya kadar yararlıydı” vurgusu yaklaşımın esasını ifade ediyor.

Buna karşın, Kongre kararları içinde yer alan ilkesel konulardaki kimi yeni görüşlere atfen kullanılan, “tasfiyecilik”, “reformizm” kavramları hakkında Alınteri, Temmuz 2025’te aynı “anlayışlı olma” konumundan “birileri” diyerek suçlamalara girişince, bu tutum eleştirildi. Selim Açan’a ait “dengeci” kavramını ayırıp, yazıda tırnak içinde kullanılmış kavramları aynı biçimde aktaralım: (…) “anlama”, “anlayışlı olma”, “dengeli” bir yaklaşım içinde olmaya çalışma.

Bu kavramların kullanılmasına yol açacak bir tek cümle kurmamış mı Alınteri ve Selim Açan?

İki ayrı yazıdan yapılan şu iki aktarıma kulak verelim:

Koşullar ve dengeler bu denli aleyhine dönmüşken hareketin eski tarz ve politikalarda ısrarını sürdürmesi zor olmakla kalmayıp akılcı bir tutum da olmazdı. Düşmanlarının birleşik baskısını hafifletip kendisine zaman kazandıracak, nefes alma ve hareket olanaklarını genişletecek bazı politik manevralara girişmesi, bu bağlamda bazıları ciddi siyasi tavizler verme zorunluluğunu hissetmesi anlaşılır bir durumdu. Bunu görmeyen ve anlamamakta ısrarlı mekanik tepkileri ciddiye almanın da hak vermenin de olanağı yok.” (“Bilime ve Akla Aykırı, Yanlış ve Tehlikeli Perspektif”, Haziran 2025)

KÖH’ün karşı karşıya olduğu ciddi tehlikeleri, yaşadığı sıkışma ve zorlanmaları dikkate almadan dogmatik düz mantığa dayalı kesin hüküm cümleleri” kurmama ve “ölçüsü kaçmış tek yanlı yargılamalara savrulmama…” (“Sonu Belli Bir Süreç”, Temmuz 2025)

“Anlama”, “anlayışlı olma”, “dengeli” bir yaklaşım içinde olmaya çalışma ifadelerini doğruluyor mu, yanlışlıyor mu bu satırlar?

İkinci soru biraz garip, fakat olsun; şöyle demekte Selim Açan:

İkinci olarak, peki bizler, ‘teorik’ yayın iddiasını taşıyan Marksist Teori’nin geçenlerde çıkan son sayısına (66. sayı) gelene kadar kaç kapsamlı teorik eleştiri görebildik o dergide?

27 Şubat sonrasını esas alırsak, Kasım’a değin üç sayı yayınlanmış Marksist Teori. Bu üç sayıda toplam 8 yazı dolaysızca tezlere, perspektiflere ayrılmış. Mart-Nisan sayısında temel fikirler söylenmiş. Günlük ve haftalık basında bu doğrultuda yazılar yazılmış. “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nun yayınlanmasından sonra çıkan ilk sayıda ise mesele değişik boyutlarıyla dosya olarak ele alınmış.

Az mı bulmuş Selim Açan? Bulabilir. Fakat bu herhangi bir ölçü olabilir mi? “Ben çok yazdım” gibi bir “üstünlük alameti” hangi kültüre ait?

Yazıları pek teorik bulmamış Selim Açan. Olabilir. Kimisi bulur, kimisi bulmaz. Bu “yarışma sorusu” haline getirilecek bir mesele değil.

Yalnızca şunu not etmek isteriz: son otuz yıldır hangi partilerin, grupların, yayınların teorik çalışmalar ve üretimler yaptıkları denetlenebilir bir konu. Selim Açan’ın yazdıklarından bildiğimiz kadarıyla Alınteri cenahında da teorik çalışmalar yapılmış, fakat ürünler devrimci pratikler değil, tasfiyecilik üretmişti. Yanlış mı biliyoruz?

Sorulara dönelim.

Üçüncü zor sorusu da şöyle Selim Açan’ın:

Üçüncü soru da bununla bağlantılı zaten: Madem dışınızdaki herkese ‘ilkesel konularda devrimci tutarlılık’ dersi vermeye soyunuyorsunuz -ki bu süreçte baştan beri nasıl yalpaladığınızı yukarıda hatırlattık- HDK’nın 8-9 Kasım tarihlerinde yaptığı Sosyalizm Yeniden seminerinde ne işiniz vardı?

Meselenin “can damarını” yakalamış Selim Açan. İnsan nasıl cevap vereceğini bilemiyor. Bu “sıkışmışlık” içinde şu yalın gerçeği söyleyelim:

Karşıdevrimci bir etkinlik olmadığına ve görüşlerimizi, eleştirilerimizi söyleyebileceğimize göre, gidip marksizm-leninizmin temel tezlerini savunmak, yanlış görüşleri eleştirmek, çalışmaya “sosyalizm” vurgusu nedeniyle ilgi gösteren kitleyle etkileşim imkanlarını değerlendirmek için.

Diyelim ki bu bir hata. Fakat o durumda bile neden ilkesel bir hata olsun? Neden “ilkesel konularda devrimci tutarlılıktan sapma” olsun. “Kusur bulma” tutkusu uğruna sanki fazla abartıya kaçmış, sanki ciddiyetten biraz fazla uzaklaşmış Selim Açan.

Durum bundan ibaret.

Eleştiride Açık Olmayı Başaramamak, İma Hilesini Hep Yedekte Tutmak

Bir partiyi, grubu eleştirecekseniz, adıyla, sözüyle, pratiğiyle durumu ortaya koyarsınız. “Sonu Belli Bir Süreç” yazısında olduğu gibi ilkesel konuların tartışıldığı ve bunlar etrafında yapılan ideolojik-teorik kapsamlı nitelemeler ile bambaşka gerekçelerle yapılan nitelemelerin biçim yönünden (sözcük olarak) birbirine benzediği yerde, zahmet edip eleştiriyle neyi, kimi kastettiğinizi yazmanız devrimci sorumluluk gereğidir. Elde ima çamuruyla gezmenin devrimci meşruiyeti yoktur.

Şu sözler Selim Açan’dan:

“1990’ların başında ‘birileri’ ‘kendi dışındaki sol’a şiddet uyguluyor’ gerekçesiyle PKK’yi hâlâ ‘karşı devrimci’ olarak görmeyi sürdürürken…” (abç)

“1990’ların sonunda uluslararası bir komplo sonucu rehin alınan Abdullah Öcalan İmralı’da bugünlerde pratiğe de taşınan tasfiyeci çizgiyi teorize ederken ve birileri bu kez eleştiri şurada dursun kayıtsız-koşulsuz destekçi bir tutum takınırken…” (abç)

Kim bu “birileri”? Neden yazmıyor Selim Açan ve neden alıntılayıp göstermiyor?

Birlik Devrimi PKK’yi ulusal devrimci hareket olarak niteledi. Bakur Kürdistan’ın sömürge olduğu görüşünde birleşti. Devrimimizin Bakur’dan başladığını söyledi. Görevi ikinci cephenin örülmesi olarak tarif etti. Bakur’da ‘91-92’den itibaren ortaya çıkan toplumsal ve siyasi tablodan hareketle Kürdistan devrimi dedi.

Kürt ulusal devrimci mücadelesinin önderi olarak Abdullah Öcalan 15 Şubat 1999’da odağında ABD’nin durduğu emperyalist ve bağımlı devletlerin işbirliğiyle örgütlenen faşist komployla tutsak edilip sömürgeci faşizme teslim edildikten sonra marksist leninist komünistler, buna, sokaklardaki linççi gruplara karşı mücadele yürüterek, hapishanelerde ölüm orucu eylemi önerip başlatarak cevap verdiler. Komünist önderler Süleyman Yeter ve Bayram Namaz yoldaşlar İstanbul’da sokaklarda sergilenen tutumun en öndeki emekçileriydi. Süleyman Yeter yoldaşın 7 Mart 1999’da işkencehanede katledilmesinde bu duruşun özel bir payı vardır.

Selim Açan’ın söylediği gibi, “demokratik cumhuriyet stratejisi” temelindeki ve çizgisindeki düşünceleri “kayıtsız koşulsuz savunmak” bir yana, yeni tezlere ve adımlara bir dizi eleştiri yapılmasından öte, önceki dört-beş yılda ulusal devrimci harekete “yedeklenmek” hatasına düşüldüğü, “sınıfsallığın zayıflatıldığı” gibi değerlendirmeler yayınlandı dönemin yetkili kurullarınca. Yürütülen tartışmalardan sonra kolektif irade 1999-2000 koşullarında geliştirilen “ulusal devrimci harekete yedeklenmek” biçimindeki bu değerlendirmelerin hatalı olduğu kararını aldı. Fakat aynı zamanda, “demokratik cumhuriyet çizgisi”nde somutlanan 1999-2004 stratejisine “politik tasfiyecilik” eleştirisi yapıldı. İsteyen her devrimci bu belgeleri okuyabilir.

Selim Açan gerçekleri hatırlamaktan, politik çizgilerin ve zihniyetin gelişimini görmekten keyif aldığına göre, katkıda bulunalım. Örneğin, daha ‘90’lı yılların ikinci yarısında GAP masalı yazıp bir atımlık barut bile olamayan teoriler üreten Alınteri çizgisi, ruh hali ‘99 Şubat’ında nasıl bir yayını koşullamıştı?

15 Şubat ‘99’dan sonraki ilk sayılarda neler yazmıştı Alınteri? Hatırlıyor mu Selim Açan?

Selim Açan’ın Toplumsal Maddi Gerçeklerle Ezberci İlişkisi

İlkesel Sorunlardaki Oportünist Tutumlar Ve Oportünist Tarafsızlık” başlıklı yazıda yer alan GAP hatırlatmasına dipnotta cevap yetiştirmeye çalışmış Selim Açan. Temel görüşlerini dipnota saklamak da bir yöntem elbette. Yararlı bir metot mu? Orası şüpheli.

Marksist Teori’deki yazıda, “Bugün sadece KÖH değil onun siper yoldaşları ve dostu olan sosyalistler, devrimciler, ilericiler olarak hepimiz tarihsel bir kavşaktayız” diyen Alınteri’ne, bu koşullarda Kürt ulusal demokratik talepleriyle bağlı hangi görevleri politik mücadele gündemine çektiği, devrimci, antifaşist parti ve gruplara ne önerdiği sorulduktan sonra, okuyucunun tartışma ve eleştiriyi nesnel biçimde değerlendirebilmesi için Alınteri’nin “Sonu Belli Bir Süreç” başlıklı yazısının “görevler tablosu” diyebileceğimiz altı maddelik yeni dönem “mücadele stratejisi” tümüyle aktarılıyor.

Bu 6 maddeden hareketle, “faşist inkarcı sömürgecilik ile Kürt ulusu arasındaki çelişki ve güncel planda bununla bağlı ulusal demokratik haklar ve ulusların kaderlerini tayin hakkı mücadelesi Alınteri’nin yeni dönem stratejisinde anlamlı bir yer tutmuyor” sonucuna ulaşılıyor.

‘90’lı yılların ikinci yarısında yayınlanan GAP yazısıyla bu temelde bağ kuruluyor. “GAP’ın bölgeyi kapitalistleştireceği, ulusal çelişkinin yerini sınıfsal çelişkinin alacağı vb. tartışmaları ve bağlı görevleri en azından Alınteri hatırlıyordur” deniyor. 6 maddelik “mücadele stratejisine” yön veren anlayışın GAP değerlendirmesindeki zihniyetin yeni bir örneği olduğu, Alınteri’nin bir kez daha yanlış bir analiz ve öngörü içinde olduğu eleştirisi yapılıyor.

Selim Açan eleştiriye şöyle cevap veriyor:

Bu perspektif arkadaşa ‘90’lı yılların GAP anlayışı’ olarak görünüyor. Benzetmenin ucuzluğu bir yana o belli ki ne Kürdistan’ın sosyo-ekonomik ve sınıfsal yapısındaki değişimlerin farkında ne ‘90’lı yıllardan farklı olarak gerilla mücadelesinin Kuzey’de yaşadığı tıkanma ve inisiyatif kaybıyla bu değişim arasındaki bağlantının farkında” “ne de bu tasfiyeci gidişin önünü alabilecek sınıfsal kuvvet ve devrimci yönelimin nerede yattığı üzerine düşünmüş.”

“Bu yazar ve Marksist Teori çizgisi, Kürt ulusal sorununun içeriği ve kapsamındaki değişim ve genişlemenin hâlâ farkında değil çünkü. Onlar sorunu hâlâ 2000 başlarında etkin hale gelen kimlik ve kültür siyasetinin etkisiyle iyice sulanıp melezleşmiş bir demokratizm sınırları içinde ele alan düşünce donması içindeler. Bugünkü koşullarda ‘ilkeli devrimci tutum adına’ önerdiklerinin sığlığından da görebiliyorsunuz bunu.”*

Selim Açan’a göre, çeyrek asırdan daha uzun bir zaman geçtikten sonra analiz ve saptamalarının yerindeliği artık netmiş. “İlkesel Sorunlardaki Oportünist Tutumlar Ve Oportünist Tarafsızlık” başlıklı yazı veya “bu yazar” “gerilla mücadelesinin Kuzey’de yaşadığı tıkanma ve inisiyatif kaybıyla bu değişim arasındaki bağlantının farkında” değilmiş.

Ne kadar yanılıyormuşuz meğer! Biz de Bakur Kürdistan’da Alınteri’nin ifadesiyle “gerilla mücadelesindeki tıkanma”da belirleyici etkenlerin 2016’dan sonra düşmanın savaş teknolojisinde, savaş örgütlerinde, istihbarat ağında ortaya çıkan gelişmeler, yenilenmeler olduğunu sanıyorduk. Somutlarsak, faşist sömürgeciliğin iha’lar, siha’lar gibi hava saldırı araçları konusunda emperyalizmin desteğiyle yaptığı sıçrama, keşif ve savaş uçakları koordinasyonu imkanı, Doğu Kürdistan dahil sınırların duvarlarla çevrilmesi, gerillanın Bakur’a ve Türkiye kentlerine akışının engellenmesi, ABD’nin yol vermesi ve KDP’nin işbirliğiyle Bakur’daki savaş düzeyinde bir savaşın Medya Savunma Alanları’na taşınması olduğu yanılgısındaydık. Meğerse 2016’dan sonra sömürge Bakur’daki üretim biçimi ve ilişkilerindeki gelişme ve değişmeyle, “köylülükteki çözülmeyle” bağlıymış bütün mesele. Ve Alınteri, her ne kadar kanıtlanması için çeyrek asır gerekse de, bu gerçeği daha ‘90’ların ortasında görmüşmüş. Sığ Marksist Teori yazı ve yazarları hala bunu göremiyormuş. Bayağı eğlenceli.

Peki Alınteri’nin kehaneti politik mücadelede hangi sonuçları doğurmuş? Örneğin Bakur Kürdistan’da temel çelişki, adıyla söylersek inkar ve sömürgecilikle Kürt ulusu arasındaki ulusal çelişki örneğin 2000’li yıllarda yerini hangi çelişkiye bırakmış? Newroz’lar kültürel etkinlikler olarak mı, inkara ve sömürgeciliğe karşı politik eylemler olarak mı gövde kazanmış? Bakur’da 100’den fazla belediyede ulusal demokratik adayları görevlendiren Kürt ve Kürdistan halkı bunu inkar ve sömürgecilik karşısındaki duruş olarak değil de başkaca sosyo-ekonomik, sosyo-politik nedenlerle mi gerçekleştiriyormuş? 2000’li yıllarda binlerce şehit hangi amaç, hangi talep uğruna toprağa düşmüş?

Selim Açan’a, “ekonomizm denilen illete dikkat” desek bir işe yarar mı acaba?

Bu Duruma Düşmek Gerekmez

Selim Açan yazısında “Alınteri mevzisi”ni engel tanımaz biçimde savunmak, bu uğurda yalın kılıç dövüşmek adına gelecekte ideolojik türbülansa girmeyi bile göze almış. Bu, şaşırtıcı ve üzücü olmak kadar, devrimci sınırlar ve devrimci kültür bakımından alarm işaretidir.

Şöyle bitiriyor yazısını:

KÖH’ün İmralı’nın baskısıyla girdiği son yönelim bu arkadaşları paradigmasal bir boşluğa düşürdü. Bugüne dek izledikleri çizgiye ve siyaset tarzına yön veren zemin kökten farklılaştı çünkü. Ne eskisi gibi olabilme, o hattı sürdürme olanağı kaldı ne de şimdi yerine ne koyabileceklerine dair stratejik bir netlik sağlayabilmiş haldeler. ‘Kürt sorununun tek devrimci çözüm gücü’ iddiamızı sürdürerek bunu esas alan bir hat mı izleyelim yoksa yüzümüzü yine semtlere ya da işçi sınıfına mı dönelim tereddütü ve arayışı içindeler. Bu arada legal siyaset alanında Kürt hareketiyle birlikteliğin sağladığı kimi avantaj ve hareket olanaklarının yitirilmesi söz konusu. Bunlara bir de devletin adeta periyoda bağladığı operasyonların yarattığı kadrosal boşluklar yetmezmiş gibi yeni kopmalar yaşanacak olursa kara deliğin büyümesi kaygısı eklenince iç kamuoyunun dikkatlerini dışa yöneltmeye çalışan didişmeye dayalı rekabetçi siyaset tarzının bir kez daha boy göstermesine şaşırmamak gerekiyor.” (abç)

Bu sefil paragrafa dair tartışmak, sorunun özünü karartabilir. O nedenle bu hakkımızı kullanmayı şimdi bir kenara bırakıyoruz.

Söyleyeceğimiz şundan ibaret:

Öngörü mü, dua mı, dilek mi, her neyse bu duruma düşmek gerekmez Selim Açan. Bu duruma düşmek gerekmez!

Dipnot

* Burada şu notu düşelim: Marksist Teori, Bakur Kürdistan’daki inkarın da, sömürgeci yapının da, kapitalizmin kendine yol açmasının yarattığı sonuçların da, yakılan köylerin ve milyonlarca köylünün zorla göç ettirilme “çözülüşü”nün (!) de farkında ve bilincindedir. Tümünden politik mücadele için gerekli sonuçları çıkardı, çıkarmaya devam ediyor. Dahası, Marksist Teori bünyesinden bir devrimciyi, İbrahim Okçuoğlu’nu 2011’de Bakur Kürdistan’da kapitalizmin gelişmesini incelemekle ve çalışmayı bir kitap haline getirmekle görevlendirdi. Değişik kentleri dolaşmasını, yerel burjuva meslek kuruluşlarının materyalleri dahil zengin verilere dayalı bir çalışma yapmasını örgütledi. Selim Açan böbürlenebilir, üst perdeden konuşabilir, kendi bileceği iş, fakat bazı konularda gerçekle bağını bütünüyle yitirmek çok sağlıksız bir durum.