Sosyalizmin Kazanımları Reddedilemez, Karartılamaz

You are currently viewing Sosyalizmin Kazanımları Reddedilemez, Karartılamaz

İşbirlikçi Türk burjuvazisi ve sömürgeci Türk burjuva devletiyle bir tarihsel uzlaşı süreci başlatan Kürt ulusal demokratik hareketinin önderi Abdullah Öcalan, İmralı’dan son manifestosunu tüm dünyaya duyurdu. Öcalan bundan tam 26 yıl önce İmralı’da “Demokratik Uygarlık Manifestosu”nu ilan etmiş ve sömürgeci Türk burjuva devletiyle Kürt ulusunun kolektif hakları temelinde bir uzlaşmaya hazır olduğunu önerdiği toplumsal reformcu siyasal programıyla mühürlemişti. Demokratik Uygarlık Manifestosu demokratik konfederal bir sistem ve Kürt ulusunun Türk burjuva devleti içinde siyasi ve kültürel bağlamlı kolektif haklarını programlaştırıyordu. Bu program daha sonra 2013 ve 2015 uğrağında gerçekleşen müzakere ve çözüm sürecinde bir kez daha siyasal bakımdan revize edildi. Demokratik özerklik formunda ve Avrupa Yerel Yönetimler Sözleşmesi kapsamında yasal ve anayasal hukuki bir çözüm programı nitelemesiyle billurlaştı.

Abdullah Öcalan’ın son manifestosu “Barış ve Demokratik Toplum” adını taşıyor. Hiç kuşkusuz Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu bir teorik-politik sürekliliği ifade ediyor. Bir önceki programı bir kez daha revize eden yeni manifesto, esaslı bir teorik, politik ve ideolojik dönüşümü de somutluyor. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, ‘99 İmralı tarihsel uğrağında çok iddialı biçimde ortaya konulan “demokratik modernite paradigması”nın daha yavan bir teorik-politik ilkeler ve önermeler manzumesini rafineleştiriyor. Öcalan önceki programını dünya ve bölgesel reel-politiğin süzgecinden geçiriyor, sömürgeci faşist Türk burjuva devleti tarafından kabul edilebilir en asgari düzeye çekiyor.

27 Şubat İmralı çağrısı yeni bir manifestonun haberini sürecin hemen girişinde duyurdu. Akabinde 2025 Mayıs’ında Öcalan tarafından hazırlanan yeni program Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu adıyla başta Kürt ulusu olmak üzere bölge ve dünya halklarına sunuldu. Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin 47 yıllık serencamında Öcalan tarafından atılan bu radikal adım yeni bir tarihsel dönüm noktasını işaretliyor. ‘99 İmralı savunmalarıyla başlayan teorik-ideolojik kırılmayı belli boyutlarıyla derinleştiriyor. Kürt ulusal demokratik hareketi önderliği tarafından harekete yapılan yeni program yüklemesi ve güncellemesi, bütün sosyalizm söylemlerine rağmen, demokratizm ufkunu aşamayan yeni bir toplumsal reform programını belgeliyor. Sömürgeci sistemle entegrasyonu kurgulayan ve düzeniçileşmeye yol döşeyen yeni İmralı manifestosu sistem içinde sarmaşıklar gibi büyüyüp sistemi çökertecek sosyalizme barışçıl geçiş stratejisini teorileştiriyor. Tam da bu yüzden mevcut faşist devletin demokratik dönüşümünü ve burjuva sistemle demokratik entegrasyonu hedefleyen programın pek çok yönüyle eleştirilip mahkum edilmesi yaşamsal bir önem taşıyor.

Biz bu yazıda yeni İmralı manifestosunun belkemiğini oluşturan tezlerden biri olan, sosyalizmin 20. yüzyıl zaferini, bir bütün olarak ezilen insanlığın binlerce yıllık tarihinin doruğu olarak tarihe geçen, iktidarlaşan marksizmin kazanımlarını nobranca aşağılayan ve reddeden Abdullah Öcalan’ın sosyalizm inkarcısı görüşlerini eleştireceğiz.

Diyalektik Olmayan Bir İnkar Örneği: Reel Sosyalizmden Demokratik Sosyalizme

Yeni manifestonun pek çok bölümünde 20. yüzyıl sosyalizmine dair açık ve kesin inkarcı fikirler serdediliyor. Öcalan ezilen insanlığın 20. yüzyıl sosyalizminin değişik kollardan inşasına girişilen tarihsel atılımlarını reel sosyalizm kavramıyla kodluyor. Taşkın bir özgüvenle sosyalizmin tarihsel kazanımlarına karşı açık bir savaş yürütüyor. Bu teorik ve ideolojik savaşımı sürdürürken, sorumluluktan ve ciddiyetten uzak argümanlara sarılabiliyor. Örneğin Marks, Lenin, Mao işçi değildi, yapılanlar da işçi devrimi değildi gibi teorik bakımdan tam bir sefalet olan sözler ve acayip tezler okuyabiliyoruz. Sosyalizmin abc’si olan bir konuda bu tarz bir sosyalizm veya marksizm eleştirisinin burjuva ideolojisinin dünyasından konuşmak olduğu açık değil mi? Komünist hareketin işçi sınıfı dışında doğduğu ve işçi sınıfıyla organik olarak kaynaşarak ideolojik-politik ve teorik maddi güç haline geldiği herkesin bildiği bir hakikattir. Apoculuk hakikati de böyledir. Bir grup aydın ve yarı-aydın tarafından Kürdistan İşçi Partisi öncü bir parti olarak kurulmuştur. Bu öncü parti sömürgeciliğe karşı mücadele içinde Kürt ulusunun emekçi sınıflarıyla, kır ve kent yoksullarıyla birleşerek devasa bir politik güç haline gelmiştir. Belirli bir evreden sonra ise Kürt orta sınıflarını kapsamış ve ulusal özgürlük mücadelesinin sınıfsal yapısını genişletmiştir. Marks’tan Lenin’e uzanan teorik-politik hat ve sosyalizmin tüm tarihsel ve güncel varlık biçimleri bize tam da bu öncü hareket/parti ile sınıf ilişkisini ve hakikatini döne döne gösterir. İşçi sınıfının komünist bilinci sınıfın dışında doğar. Komünist hareket sınıfla amaçlı ve kasıtlı organik birleşmeyle maddi politik güç haline gelir. Bu yalın hakikate ve sosyalizmin abc’si bilgilere rağmen komünist öndereler işçi değildi gibi burjuva demagojisinin ve ideolojisinin söylemleriyle eleştiriye kalkışmak, her sınıftan insanın ortalama bilincinin en geri hallerine seslenmek teorik zayıflıktır. Öcalan’ın bu tür bir yordama neden başvurduğunu çok iyi biliyor ve kavrıyoruz. Çünkü kendi demokratik sosyalizm programını en geniş sol dünyaya benimsetmek ve kabul ettirmek istiyor. Bu amaca ulaşmak için her tür söylemi mubah görüyor.

Marksizmin dışında olduğu tartışmasız bir gerçeklik olan Öcalan’ın, marksizmi aşma iddiası ve söylemi de aynı düzlemde boş bir spekülasyondur. Söylem varlığı, gerçeklik görüntüyü yadsımaktadır. Bugün Öcalan’ın marksizmle tek bir güncel ilişkisinden söz edilebilir. Bu ise, marksizm ve bilimsel sosyalizmi bütün tarihsel varlık biçimleri ve kazanımlarıyla reddetmesi ve hala sosyalistmiş gibi yapmasıdır. Bunun da bir esbab-ı mucibesi var kuşkusuz. Bir yandan marksizmin, sosyalizmin tarihsel mirasını reddederken, diğer yandan marksistmiş, sosyalistmiş gibi sureti haktan görünmeye çalışıyor. Dahası, yeni enternasyonal önerisinde bulunuyor. Tüm bu çaba, Öcalan’ın dünya sosyalist solunda kendine bir yer açma ve teorik-politik konumunu güçlendirme, bir teorik-politik hegemonya kurma amacını taşıyor. Bu bağlamda marksizmin mirasını ve sosyalizmin kapitalizme karşı faal direniş gücünü ve alternatif olma konumunu ütopik-liberter ve anarşist melezi eklektik teorisine katmaya çalışıyor.

Gelgelelim bunu yaparken ezilen insanlığın iktisadi ve sosyal kurtuluş umut ve özleminin adı olan sosyalizmin kazanılması mücadelesinin ağır yükümlülüğünden kaçıyor. Sosyalizmin geçici yenilgisi koşullarında yenilgiye yenilen bir teorik-ideolojik yol benimsiyor. Cılız bir bağla ilişkili olduğu marksizme tümüyle sırtını dönerek, marksizm-leninizmin ve onu eseri sosyalizmin mirası ve kazanımlarını değersizleştiriyor. Bu uğursuz yadsıma eylemini tümüyle keyfi ve eklektik bir yöntem işleterek yapıyor. Örneğin reel sosyalizm kavramıyla marksizmin çıkış döneminin bilimsel sosyalizm teorisini, hareketini, 1848 devrimi pratiğini, Paris işçi komünü eserini, 1917 büyük Ekim devrimi ve ardından gelen sovyetik sosyalizmin hepsini reel sosyalizm adı altında aynı sepete doldurabiliyor. Hiç kuşkusuz Öcalan’ın reel sosyalizm sepeti sapla samanı karıştırma kavrayışsızlığından ileri gelmiyor. Tam aksine, yaşanmış 20. yüzyıl sosyalizmini bilinçli ve kasıtlı bir biçimde inkar edip ütopik-anarşist bir sosyalizme doğru revize etmenin can alıcı anahtar kavramı olarak işlev görüyor. Reel sosyalizm kavramıyla, sınıf, parti, devlet vb. bir dizi konuda sosyalizmin olmazsa olmaz bütün oluşturucu ögelerini tartışıyor, eleştiriyor ve reddediyor. Reel sosyalizm burada hayli işlevli ve çoklu bir düşünsel ideolojik araç rolünü oynuyor. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nun farklı bölümlerinde sınıf, devrim, devlet, sosyalizm eleştirilerinin ve reddiyelerinin tümünde bu “teorik-ideolojik” çaba ve işlemi görüyoruz. Reel sosyalizm düşünce sepetindeki teorik-ideolojik görüşler demetinden birkaç pasaja bakmak bile Öcalan’ın varmak istediği amacı anlamak için yeterli veriler sunuyor. Teorinin siyaset için bayağılaştırılmasının bir örneği olan sosyalizm inkarcısı ve reddi mirasçısı görüşlerinden bazılarına bakalım:

“Sınıf temelli örgüt anlayışı, reel-sosyalizmin çözülüşü ve başarısızlığındaki en önemli etkenlerden birisidir. Marksizm’in en önemli sorunsalıdır. Marksizm’in sınıf kavramı problemlidir. Sadece parti kavramı değil, sınıf kavramı teorik olarak da problemlidir. Zaten sanayi proletaryası en çok da faşizme yaradı. Hitler, Alman işçi sınıfını en çok kullanandı. Bu işçi sınıfı dediğimiz, sosyalizmden çok faşizme taban teşkil etti…

Ben reel-sosyalizmdeki parti uygulamasına ‘proto-devlet’ dedim. Parti bir proto-devlet organizasyonu oluyor. Üç yüz yıldır böyle gelişti. Bunun eleştirisi gerekiyor. Reel-sosyalizmin hepsi, 1848’deki deneme, 1871’deki Paris Komünü, I. Dünya Savaşı’nın içinde ortaya çıkan Rus Devrimi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşen Çin Devrimi, sonrasında Vietnam Devrimi hepsi savaş temellidir… Ne kadar zora dayalı sosyalizm zaferi ilan edildiyse, hepsi de kapitalizmi doğurdu. (…)

Ulus-devlet sosyalizmi yerine demokratik toplum sosyalizmine geçiş yapıyoruz. Bu bir program. Demokratik Toplum Sosyalizmi programı. Peki, bunun stratejisi ve temel taktiği ne olacak? Açık ki ulusal kurtuluş savaşı ile olmayacak. Onun yerine koyacağımız bu yeni program, Demokratik Toplum ve Demokratik Sosyalizm programıdır. (…)

Reel-sosyalizmin de içine düştüğü, kurtulamadığı büyük hata, devletin tanımlanmasıyla ilgilidir. Devlet, ulus-devlet yanlış, eksik tanımlanınca, sonuç çöküş ve felaket olmuştur…

Kavram olarak ‘parti’ bir soru işaretidir. Kaldı ki parti sınıfsal bir kavramdır, sınıfın iktidara taşınması için inşa edilmiştir. Yani iktidarla sınıf arasındaki köprüdür. Şimdi bu kavramı derinleştirmeye, eskisi kadar taraftar değilim. Parti sınıfsal bir olay ve sınıfı derinleştiriyor. Dolayısıyla bu sınıf-parti anlayışından vazgeçeceğiz. Tabii ki hem geçmişin eleştirisi kapsamında hem de önümüzdeki döneme ilişkin perspektif çizerken ‘yeni bir parti kuralım’ diye bir önerim olmayacak. Parti yerine başka bir şey düşünmek gerekir. (…)
Parti aracı sosyalizmin çözülüşünün temel nedenidir. Bu konuda sanırım Gramsci’nin, Negri’nin de bazı düşünceleri var. Fakat onlar bir çözüm geliştiremiyorlar. Sınıf temelli partiyi hem eleştireceğiz hem de yerine neyin konulacağını tartışacağız. Frankfurt Okulu’ndan birinin söylediği gibi ‘sınıfa elveda’ demek boş bir söz değildir.”

Bir demet görüşünü alıntıladığımız Öcalan fikriyatının ve zihniyetinin sosyalizm yıkıcısı koç başı kavramı olan reel sosyalizmden başlayıp olgulara ve hakikatlere doğru ilerleyelim.

Her şeyden önce reel sosyalizm kavramlaştırması aslında Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin bürokratik yozlaşması olarak başlayan ve Kruşçev revizyonizmiyle yeni bir yola giren modern revizyonizmin bir icadıdır. Stalin sonrası dönemin revizyonist kavram setinin baş tacı kavramıdır. Bilindiği gibi Sovyet modern revizyonizmi marksizm-leninizmden ve Stalin döneminden açık ve kesin kopuşu örgütleyen modern revizyonist teori manzumesini “var olan sosyalizm”, “yaşayan sosyalizm”, “reel sosyalizm” gibi terimlerle tanımladı ve sundu. Dolayısıyla reel sosyalizm denilen olgu aslında 20. yüzyılın ikinci yarısında varlık haline gelen modern revizyonizmin kendini sunuş biçiminden başka bir şey değildir. Abdullah Öcalan ise Kruşçev revizyonizmiyle başlayıp Gorbaçov revizyonizmiyle sona eren dönemin bir ürünü olan reel sosyalizmi ta Marks-Engels dönemine kadar uzatıyor. Burada idealist bir tarih kurgusuyla bir kavramı tarih aşırı bir biçimde kullanıyor betimlediği gerçeklikten tamamen kopartmak anlamında soyutlaştırıyor. Aynı zamanda sosyalizm kavram ve olgusunu, SSCB’de sosyalizm hakikatini kendi yeni pozisyonunu güçlendirmek ve meşrulaştırmak için keyfice tahrif etmekten çekinmiyor. 20. yüzyıl sosyalizminin kazanımlarını karartıyor, reddediyor.

Banyo Suyuyla Beraber Bebeği De Tahliye Etmek

Abdullah Öcalan’ın reel sosyalizmle içsel bağlantısını ve kavgasını anlayabiliyoruz. Zira Öcalan modern revizyonist bir okulun külliyatıyla ilk tedrisatını tamamlamış ve daha başlangıçta reel sosyalizm anlayışıyla Kürdistan devriminin yoluna koyulmuştur. Marksist-leninistlerin Sovyet modern revizyonizmi olarak eleştirip tavır aldığı anlayışa Abdullah Öcalan ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi perspektifiyle bağlanmıştır. Bu anlamda reel sosyalizmle kopuşu, kavgası gerçek ve sahicidir. Ama bir de artı gerçeği vardır. O ise bir bütün olarak marksizmin sosyalizm anlayışını inkar ederek sosyalizmi ütopik-liberter bir burjuva sosyalizmi düzlemine çekme çabasıdır. Görüşleriyle etkileşim içinde olduğu postyapısalcı liberter solcu Zizek’ten ödünç bir mantık ve söylemle betimleyerek anlatılacak olursa, Öcalan banyo suyuyla birlikte bebeği de tahliye ediyor. Kurunun yanında yaşı da yakıyor. Modern revizyonizmle beraber devrimci sosyalizmi de teorik-politik dünyasından söküp atıyor. 19. yüzyılda Paris komünüyle, 20. yüzyılda Ekim devrimiyle tarihe doğan sosyalizmi tüm kazanımlarıyla birlikte tarihin çöp sepetine göderiyor. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu adını verdiği yeni siyasal programını ortaya koyarken, bütün manifestoların yaptığı gibi, önce kendi varlık gerekçesini, içinden çıkıp geldiği siyasal teori geleneğinin reddi üzerine kuruyor. 20. yüzyılda sosyalizmin asla reddedilemez ve tarihten silinemez kazanımlarını çok keyfi ve bayağı politik söylemler ve eleştirilerle reddediyor.

Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov modern revizyonistlerinin reel sosyalizm anlatılarını Sovyetler Birliği’nin çözülüp çöküşüne değin arkalayan Abdullah Öcalan’ın marksizm-leninizmle ilişkisi içsel ve organik değildir. Sovyet revizyonizminin teorik arka planını oluşturduğu reel sosyalizmi benimseyip ulusal ve sosyal kurtuluş yoluna çıkan Öcalan, bugünün dünya tarihsel koşullarında çoktan kopuşup teorik bir kenar süsü haline getirdiği sosyalizmi demokratik ön sıfatıyla burjuva düzenin bir eklentisine dönüştürmeye girişiyor. Sosyalizmi verili burjuva düzene yamalıyor, yeni söylemle söylersek entegre ediyor.

Marks Engels’le birlikte dahil olduğu Komünistler Birliği’nde liderliği yapan Weitling’in Hristiyan sosyalizmiyle bulaşık eski eşitlikçi sosyalist teorisini bilimsel sosyalizm teorisini geliştirerek aşar. Dönemin ütopik sosyalizmiyle hesaplaşır. Bu dönemde Proudhon’un anarşizm teorisi dahil hiçbir ütopik sosyalist teori pratikte bir siyasal sistem haline gelememiştir. Her biri siyasal teori ve hareket düzeyinde kalmıştır. Kurucu marksizmin çeyrek asra yaklaşan bir “an”ında Paris komünü işçi sınıfının en ileri pratiği ve iktidar eseri olarak ortaya çıkar. 1. Enternasyonal’in anarşist komünistleriyle marksist komünistlerin Paris komünü eseri sosyalizmin 19. yüzyıldaki en ileri eylemi olarak vücut bulur.

Marksizmin kurucuları bilimsel sosyalizm teorilerinin ve yaratmak istedikleri sosyalizmin somut modelini Paris komününde bulmuş, istediğimiz işte bu diyerek tarihe kaydetmişlerdir. 70 gün yaşayan Paris işçi devrimiyle marksizmin devrim ve sosyalizm teorisi çok yönlü olarak sınanmış, proletarya diktatörlüğünün ilk deneyiminden süzülen derslerle bir tarihsel pratik olarak toplumsal tarihe kazınmıştır.

Ezilen İnsanlığın Tarihteki En İleri Kazanımlarının Adı: 20. Yüzyıl Sosyalizmi

Marks ve Engels’in iyi bir öğrencisi ve izleyicisi olan Lenin 1917 Ekim devrimiyle tam da Paris komününün bıraktığı yerden, komünün derslerini en derinden çalışarak, 20. yüzyılda sosyalizmin kuruluşuna önderlik eder. Büyük sosyalist işçi devrimi ve onun eseri Sovyetler Birliği 20. yüzyılın tümüne damgasını vurmuş, dünya ezilenlerini derinden sarsıp dönüştürmüş, dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin bugün bile hafızasında ve hayatında yer alan pek çok ekonomik, sosyal, sendikal, siyasal hakların kurucu gücü ve lokomotifi olmuştur. 20. yüzyıl sosyalizmi sömürge ulusların kurtuluş mücadelesinin başat esinleyici ve örgütleyici kuvveti olarak maddileşmiştir. Doğu Avrupa ulusal ve sosyal kurtuluş devrimlerinden Vietnam ulusal kurtuluş devrimine değin, dünyanın tüm coğrafyalarında bir dizi antisömürgeci ulusal kurtuluş mücadelesi sosyalizme yaslanan bir yoldan zafere ulaşmıştır.

Tarihçi Eric Hobsbawn’ın “kısa 20. yüzyıl” diye tariflediği dönemde Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin kuruluşu dünyanın kapitalist ve sosyalist olarak bölünüp kamplaşmasını sağlayan, bütün bir çağa damgasını vuran dünya tarihsel bir olaydır. 20 yüzyıl sosyalizmi ezilenlerin binlerce yıllık tarihinde daha önce bu ölçekte yaşanmamış bir deneyimdir. Dünyanın üçte birini kaplayan sosyalist kamp sınıfsal, cinsel, ulusal, sosyo-kültürel vb. toplumsal ve ekonomik bütün alanlarda ezilen dünya insanlığı için muazzam gelişmelere, atılımlara ve kazanımlara yol açmıştır.

Abdullah Öcalan istediği kadar reel sosyalizm yaftası asarak Sovyetler Birliği’nin, 20. yüzyıl sosyalizminin toplam kazanımlarını reddetsin. Ulus-devlet sosyalizmi diyerek ezilen insanlığın geçmişteki geleceği olan Sovyetler Birliği’ne teorik-ideolojik savaş açsın. Komünist ozanımız Adnan Yücel’in dizesiyle söylersek “asla kapanmaz yaşanan defter”. Çünkü tarih aynı zamanda sınıf savaşımları tarihidir. Sınıf savaşımsız ve devrimsiz sosyalizm masallarıyla toplumsal tarihin defterinden ve tarihin yürüyen sınıf savaşımları hareketinden ne marksizmi, ne sosyalizmi silemezsiniz. Mesela 20. yüzyıl sosyalizminin ulusal sorunları en iyi ve tam bir biçimde çözdüğünü toplumsal tarihten silemezsiniz. Ekim devriminin ulusal sorunları çözdüğü tartışmasız, kanıtlanabilir bir olgudur. Kendi yanlış eyleminizi bir hakikat olarak sunmak için tarihi yalanlayabilir, gerçekleri yok sayabilirsiniz, fakat gerçekler devrimcidir. Gerçeklerden kaçış yoktur. Öcalan işbirlikçi Türk burjuvazisiyle uzlaşmak için ulusların kendi kaderini tayin etme hakkından, devletten ve sosyalizmden vazgeçebilir. Bu köklü vazgeçiş sosyalizmin yanlışlığını değil, sadece Öcalan’ın yanlışlığını ve seçimini belgeler.

Devrim ve sosyalizm tüm toplumsal, sınıfsal, cinsel, ekolojik vd. sorunları çözer. 20. yüzyıl sosyalizmi marksizm-leninizmin bu kudrete sahip olduğunu gösterdi. Ekim devrimi sosyalizmin programını uyguladı. Devrimle özgürleştirilen ezilen ulus ve toplulukların tüm siyasal ve kültürel haklarını en tam biçimde tanıdı. Sovyet devletinin ilk bildirgesi halkların haklarını tanıyan ve ulusları özgürleştiren kararıdır. Halkların hakları bildirgesi şimdiye kadar hiçbir burjuva devlette örneğine rastlanmayan biçimde ulusal sorunun devrimin özgürlük yasası ve halkların gönüllü birliğine dayalı çözümünü ilan etmiştir. Ezilen ulus ve ulusal toplulukların, yerel halk toplulukları ve kültürlerin kendilerini özgürce ifade etme, üretme ve geliştirme imkanları Ekim devrimiyle bütün ulus ve ulusal topluluklara açılmıştır.

Uluslar tam hak eşitliği temelinde, tamamen gönüllü bir biçimde sovyet devlet modelinde kendilerini örgütlemiş ve sosyalist bir federasyonda birleşmiştir. SSCB sosyalizmin ulusal sorunları çözme gücü ve yolunun somut adıdır. Tüm dil ve kültürlerin güvencelenmiş özgürlüğü Sovyetler Birliği’nde sosyalizm koşullarında sağlanmıştır. Ezilen ulus ve halk toplulukları muazzam bir kültürel devrim atılımı içinde kendi varlıklarını özgürce geliştirmişlerdir.

Kürt ulusal demokratik hareketinin değersizleştirip inkar ettiği sosyalist Sovyetler Birliği ve 20. yüzyıl sosyalizmi anadil eğitimini yasal güvenceye almıştır. Belli bir topluluğun kullandığı tüm diller anadil kabul edilmiştir. Alfabe ve yazı diline sahip olmayan halklar ve topluluklar için özel politikalar geliştirilmiştir. Sosyalist devletler tarafından dilbilgisi kitapları, alfabeler, sözlükler, ders kitapları hazırlanmıştır.

16 federe cumhuriyeti, birçok ulusu ve ulusal topluluğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği çatısı altında özgürlük ve eşitlik temelinde gönüllü olarak kaynaştıran, Öcalan’ın reddettiği, yanlışladığı, ulus-devleti savunmakla itham ettiği sosyalizmden başkası değildir. Tarihten, olgulardan, gerçeklerden kaçış yoktur. Ne yazık ki Öcalan bu gerçeklikten kaçmak için sosyalizmin geçici yenilgisini kendine savunma miğferi yapıyor. Çarlık Rusyası’nda yaklaşık 130 dil konuşulmaktaydı. Rus çarlığı bir halklar hapishanesiydi. Ulus ve ulusal toplulukların kendilerini yönetme, kimliklerini ve varlıklarını, kültürlerini özgürce yaşama hakları yoktu. Sovyetler Birliği 20. yüzyılda bir halklar hapishanesi olan Çarlık Rusyası’nın bütün uluslarını hak eşitliği temelinde özgür ulusların federatif sosyalist birliği olarak aynı yapı içerisinde örgütledi. Sadece 16 federe cumhuriyette ifadesini bulan ulusların değil, bütün ulusal toplulukların kültürel ve bölgesel özerklikler temelinde varlık ve kimliklerini özgürce geliştirmelerinin sovyetik çözümünü sundu. Bunlar nesnel olgulardır. Ekim devrimi ve sosyalist iktidarı ele alır almaz, bu coğrafyadaki tüm diller üzerindeki yasakları, fiili engelleri kaldırıp attı. Ulusları sovyet cumhuriyetlerinde örgütledi. Her cumhuriyetin eğitim ve öğretimde kendini yönetmesi, dilini kullanması hakkı daha başından uygulandı. Yerel halk topluluklarının, ulusal toplulukların kendi anadillerinde eğitim yapmaları, dergi-gazete çıkarmaları, kitap basmaları Sovyet devletinin bu halklara haklarını tanıması ve bunun altyapısını örgütlemesiyle sağlandı. Sovyetler bu halkların dergi, gazete, kitap çıkarmaları için her türlü imkanı sundu. Devlet matbaası bunun için işletildi, kültürlerin geliştirilmesi için bütün teşvik edici koşullar sağlandı.

Modern Kürt ulusal aydınlanmasının merkezlerinden biri olan ve demografyası yüzbinleri ancak bulan Sovyet Kürtleri ve Kurdistana Sor hakikati sosyalizmin ulusal sorunları çözmesinin somut örneğidir. Kürtlerin haklarını ve kültürlerini ilk tanıyan, bölgesel kültürel özerklik statüsüyle taçlandıran sosyalist Sovyetler Birliği’dir. 1923’te 50 binlik nüfusuyla kurulan ve uyezd (ilçe) özerklik statüsü ‘30’lu yıllarda son erdirilse de kültürel özerkliği süren Kurdistana Sor, Erebo Şemo’yu, Susika Simo’yu, Celile Celil’i ve nice Kürt aydınını, sanatçısını, entelektüelini yetiştirmiştir. Kürt dilinin ve kültürünün gelişmesini sağlayan en önemli kaynaklardan biri hiç kuşkusuz Sovyetler Birliği olmuştur.

Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’yla 20. yüzyıl sosyalizmine reddiyeler dizen ve ütopik küçük burjuva sosyalizmini savunan Öcalan, sosyalizmin 20. yüzyılda kadın devriminin ilk adımını attığı ve temellerini oluşturduğunu da görmezden geliyor. Temelden yanlış bir yol-yordam işletiyor. Geriden gelmenin bütün avantajlarını entelektüel bakımdan en kötü biçimde kullanıyor. Bunu kadın özgürlük mücadelesinin toplam biriktirdikleri üzerinden inşa ettiği kadın özgürlük hareketi teorisinde de görüyoruz. Harcıalem demokratik sosyalizm teorisini tümüyle kendinden önceki mücadelelerin biriktirdiği bilgi teorilerine dayanarak inşa ettiği halde, her şeyi kendinden başlatarak ve fikrini dünyanın merkezine koyarak bir anlatım yapıyor. Örneğin, kadın özgürlük mücadelesinde, sosyalist Sovyet Birliği daha kuruluşunun ilk aylarından başlayarak kadınlar için yeryüzünde daha önce eşine rastlanmayan cins eşitlikçi ve özgürlükçü yasalar çıkardı. Yasal eşitlik devrimi olarak kadın devriminin siyasal ve sosyal haklarının ilk kapsamlı adımı Ekim devrimi ve sosyalizm tarafından atılmıştır. Sosyalist iktidar kadınlara seçme-seçilme hakkı tanımış, meşru-gayrimeşru çocuk ayrımını kaldırıp atmış, miras hukuku gibi bir dizi yasal eşitlik hakkı sağlamıştır. Tıpkı uluslara hak eşitliği gibi cinsler arasındaki eşit ilişkiyi de yasal eşitlik düzleminden başlayarak hayata geçirmiştir. Çocuk bakımını ve eğitimini kadınların üzerinden alan Sovyetler, bunları devletin ve toplumun ortak görevi ve sorumlu haline getirmiştir.

Öcalan postmodern teorinin mantığını ve mecrasını izleyen, özellikle postmarksist bilumum teorisyenlerin külliyatından devşirilmiş kavram setleri ve teorik edevatla önce marksizm-leninizmin bilimsel teorisine saldırıp güya yıkıyor, sonra aynı teorik alet ve edevatla kendince bir küçük burjuva reformcu sosyalizm teorisi inşa ediyor. Reel sosyalizm yüzeysel eleştirileriyle kendi etik ve ütopik sol liberal demokratik toplum sosyalizmi projesini teorileştirmeye çalışıyor.

Ama burada da durmuyor. Kendi teorisini insanlığın evrensel kurtuluş perspektifi olarak sunuyor. Marksizm-leninizmin temel ve köşe taşı olan ne kadar kavram seti ve bilimsel teorik yapıt varsa hepsini reddediyor. Bu bağlamda reel sosyalizmle savaş dosdoğru marksizm-leninizm ve onun bilimsel sosyalizm teorisi ve 20. yüzyıl Sovyet pratiğiyledir. Evet 19. yüzyılda kurucu marksistler Marks-Engels ve 20. yüzyılda Lenin sınıf ve parti ilişkisini kurar. Parti ve sınıfın bilimsel sosyalizmin toplam tarihsel pratiğinde açığa çıkan rolü olumlu ve olumsuz bir dizi dersleriyle önümüzdedir.

Devrimden, Sınıftan, Sosyalizmden Kaçış

Öcalan bu derslere bakarak kendi politik konumuna ve ihtiyacına uygun bir teorik soyutlama yapıyor, sınıf temelli parti yerine neyin konulacağını tartışacağız diyor ve marksist sosyalizmin hasmı Frankfurt Okulu’nun pespaye “sınıfa elveda” sözüne sarılıp kendisine pusula yapıyor.

Öcalan 20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin araştırılması, incelenmesi ve tartışılmasına gerçek anlamda yanaşmıyor. Okulundan yetişip geldiği Sovyet modern revizyonizminin reel sosyalizm kavramıyla tüm 19. ve 20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerini aynı sepete doldurması bu yüzden şaşırtıcı değildir. Bu yordam Öcalan’ın başından beri gelen teori üretimi ve kuruculuğunun temel düsturudur. Teorinin inşası, programın kapsamı her zaman siyasal strateji ve taktiğin gidişatı, reel-politikanın ihtiyacı ve başarısıyla belirlenmiştir. Tarihte bu denli çok program değiştiren ve teoriyle yapboz gibi oynayan başka bir devrimci önder figürü yok gibidir. Bu benzersizlik sadece onun reel-politiker ve siyasal pragmatizm için sürekli kendini yadsıyan siyasal teorisyen özelliğiyle açıklanabilir. Bir devrimci teorisyenin ve siyasal önderin titiz ve ciddi bilimsel çalışmasından hayli uzaktır. Sosyalizm manifestosunu Frankfurt Okulu ve bilumum postmodern teorisyenlerin yarı-ütopik söz enflasyonuna boğulmuş burjuva-küçük burjuva liberal tezlerine yaslayacak kadar keyfidir. Varlık amacı ve bütün tarihi Sovyetler Birliği’ne ve sosyalizme karşı mücadeleyle dolu Frankfurt Okulu’nun eleştiri ve tezlerinin benimsenip referans haline getirilmesi burjuva liberalizmine ideolojik olarak yenilmenin dolaysız bir göstergesidir. Bu, dünyanın kapitalist egemenlerine bir bayrak göstermedir aynı zamanda.

Öcalan’ın SSCB’nin çözülüşü ve içe çökerek yenilgisiyle ilgili çözümlemeleri oldukça yüzeyseldir. Derin teorik araştırmalardan ve bilimse çalışmadan uzak, burjuva sosyolojisine ve yöntemine yaslanıyor. Bu yüzden, yenilen sosyalizm yanlış sosyalizmdir düz okumasıyla tarihte sadece yenilgi görüyor. Yenilen sosyalizmi ulus-devletçi sosyalizm olarak kavrıyor, 20. yüzyıl sosyalizminin yenilgisini idealist tarih metoduyla mutlaklaştırıyor. Yanlışlıklar, hatalar, yetmezlikler sınıf savaşımlarında yenilgiye yol açabilir. Öcalan sosyalizmin yenilgisini de doğru çözümleyemiyor. Tamamen keyfi ve seçmeci bir şekilde yenilgi ile yanlışlık arasına eşitlik işareti koyan idealist-formalist bir metodu işletiyor. Örneğin PKK’nin feshedilmesinin teorik gerekçelendirmesinde bütün günahı reel sosyalizme yıkıyor. Reel sosyalizm yenildiği için PKK’nin de miadını doldurduğunu ileri sürüyor. Öte yandan, inkarcılığı yenen ve Kürt kimliğini kazanan PKK’nin başarısında sosyalizme zerre-i miskal bir pay vermiyor. Seçmeci düz mantıkla tüm “tıkanıklık”, “aşırı tekrar”, “anlamsızlaşma” reel sosyalizmi benimsemiş PKK zihniyetine fatura ediliyor. Yenilgiler yenilen sosyalizmin hanesine, kazanım ve başarılar ise demokratik uygarlıkçı, demokratik entegrasyoncu yeni Kürt ulusal demokratik hareketi zihniyetinin hanesine yazılıyor.

Sosyalizmin bu topyekün negasyonunun temel sacayaklarından biri komün ve komünalist tezlerde kristalize oluyor. Devlet-komün dikotomisi kuran Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, anakronik ve idealist tarih teziyle kendine yeni bir teorik-politik güzergahı açmaya çalışırken, anarko-liberal ve ütopik teorinin düzeniçi çıkmaz sokağına sapıyor. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu komün fikrini bolca tartışıyor ve tarif ediyor. Paris komününe belli referanslar yapıyor. Ancak komünü bir işçi sınıfı devleti, proleter diktatörlüğünün somut biçimi olarak değil, devletsizlik tezini gerekçelendirmenin elementi olarak değerlendiriyor. Sınıfsız, devletsiz ve devrimsiz demokratik toplum sosyalizmine geçişte komün en kritik siyasi halka olarak konuluyor.

Paris işçi devriminde tarihsel varlık hakkını kazanan ve gerçekte proletarya diktatörlüğünden başka bir şey olmayan komün, Ekim devriminde sovyet adıyla yeniden ortaya çıkmıştır. Ekim devriminin galebe çalmasının hemen ardından Kurucu Meclis tarafından İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Merkezi ve yerel tüm yetkiler bu sovyetlere verilmiştir. Böylece sovyetler işçi sınıfı, köylüler ve askerlerin aşağıdan devriminin dolaysız siyasi karar ve yönetim organları olarak varlık kazanmıştır. Sovyetler sosyalist devletin biçimi olarak bir dizi temel karar almıştır.

Rusya Sovyet Cumhuriyeti, sovyet ulusal cumhuriyetlerinin bir federasyonu olarak, özgür ulusların özgür birliği ilkesi üzerine kurulduğunu tüm dünya ezilenlerine duyurmuş, temel amacını, insanın insan tarafından sömürülmesine son vermek, toplumun sınıflara bölünmesini tamamen ortadan kaldırmak, sömürücülerin direnişini ezmek, toplumun sosyalist bir örgütlenmesini kurmak ve tüm ülkelerde sosyalizmin zaferini sağlamak olarak açıklamıştır. Toprak üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmış, tüm topraklar, tüm binalar, tarım aletleri ve tarımsal üretimin diğer eklentileri tüm emekçi halkın malı ilan edilip devletleştirilmiştir. Sovyetlerin işçi denetimi ve Yüksek Ekonomik Konsey yasaları, emekçi halkın sömürücüler üzerindeki iktidarını garanti altına almak amacıyla, fabrikaları, madenleri, demiryollarını ve diğer üretim ve ulaşım araçlarını tamamen işçi ve köylü devletinin mülkiyetine dönüştürmüştür. Tüm bankalara el konulmuş, bunlar işçi ve köylü devletinin mülkiyetine ve denetimine alınmıştır. Emekçi halkın sermayenin boyunduruğundan kurtuluşunun iktisadi ve politik koşulları örgütlenmiştir. Toplumun asalak kesimlerini ortadan kaldırmak amacıyla zorunlu askerlik uygulaması başlatılmıştır. Emekçi halkın egemenliğini sağlamak ve güvencelemek, devrilmiş sömürücü sınıfların iktidarlarını yeniden kurma olasılığını ortadan kaldırmak için emekçi halkın silahlandırılmasına gidilmiştir. Mülk sahibi sınıfların tamamen silahsızlandırılması için işçilerden ve köylülerden oluşan sosyalist bir Kızıl Ordu kurulmuştur. Kısacası Paris komününün eksik bıraktığı ve yapmadığı ne varsa sovyetler yapmıştır. Sosyalist devletin iktidar ve yönetme organları olarak etkince işlevlenen merkezi ve yerel sovyetler çok geçmeden eşit işe eşit ücret ve kadınlara her alanda eşit haklar sağlanması için de kararnameler çıkarmıştır. Burjuva devletin biçimsel yargı-yasama-yürütme ayrımlı erkler sisteminin yerine yargı-yasama-yürütme birliğine dayalı sovyeti koymuştur. Paris komününde varlık hakkını bulan devlet yöneticilerinin seçimle gelmesi ve her zaman geri çağrılabilmesi hakkı sovyetler tarafından benimsenip uygulanmıştır. Yine Paris komününün komünist uygulama ilkesi olarak devlet yöneticilerinin ortalama işçi ücreti alması sovyetlerin de kılavuz uygulaması olmuştur.

Sovyetler din ve vicdan özgürlüğünü ilan etmiş, din ve inançlar üzerindeki ayrımcılık ve imtiyazları kaldırıp atmıştır. Dini devletin ve eğitimin dışına çıkararak seküler, bilimsel eğitimi örgütlemiştir. Sovyetler Birliği’nde sosyalizm işçi sınıfı ve köylülerin iktisadi kurtuluşunu sağlamak için üretici güçlerin gelişimini özel olarak örgütlemiş, bilimin ve teknolojinin üretime uygulanmasıyla toplumsal yaşamın refahı, özgürlüğü ve kültürel gelişimi hedeflenmiştir. Bu alanda devasa ilerlemeler kaydedilmiştir. Sosyalizm geri ve yoksul on milyonların yaşam koşullarını kökten değiştirmiştir. Bu büyük ileri sıçramayla toplumsal devrim ivmesi yakalanmıştır. Barınma, ulaşım, sağlık, eğitim tüm alanlarda en gelişkin kapitalist ülkelerin önüne geçmiştir. Kapitalist sistemi dünya çapında işçi ve emekçilere ekonomik, sosyal, sendikal ve kültürel bağlamda pek çok ödün vermeye mecbur etmiştir.

Salt anahatlarıyla siluetini çizmeye çalıştığımız sosyalist Sovyetler Birliği’nin ve 20. yüzyıl sosyalizminin ezilen insanlığa verdikleri, muazzam bir tarihsel mirasa işaret etmektedir. İşte Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu tam olarak bu mirasa sırtını dönüyor, sosyalist devletten, devrimden, sınıftan, toplumsal kurtuluştan vazgeçiyor. Bu devrimci mirasa yaslanmadan kapitalizmi aşmak ve 21. yüzyılın sosyalizmini kurmak mümkün değildir. Toplumsal tarihin diyalektiği bize sosyalizmin ancak ve yalnızca Paris komünü ve Ekim devriminin eseri olan sosyalist Sovyetler Birliği’nin açtığı devrimci yoldan ilerlenerek yeniden kazanılacağını söylüyor. Albert Einstein görelilik teorisi ve fizikte kuantum teorisinde belirlilik, öngörülebilirlik ve determinizmi betimlemek için “Tanrı zar atmaz” der. Abdullah Öcalan ise tarihsel materyalizme inat, anarşist ve ütopik teoriyle bir kez daha zar atıyor, ezilen insanlığa çölde serap misali demokratik toplum sosyalizmi vadediyor. Devrimsiz, sınıfsız, devletsiz pek şahane teorinin ancak benzerlerinin şansı kadar tarihte hükmü ve cismi olabilir.