Ulusal demokratik hareketin önderi Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ve akabinde toplanan PKK 12. Kongresi ile Kürt ulusal demokratik hareketinin yeni rotası resmileşti. Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” ise yol haritasının ilanı oldu. “Ancak savaşanlar barışabilir” vurgusu yapan Öcalan, devletle yürütülen savaşı bir barış denemesi yaparak yeni bir başlangıca dönüştürme iddiası taşıdığını ifade ediyor ve “Bu dönem çok önemli, bu barış gündemi de sadece çatışmaların bitmesi, silahların bırakılması ile ilgili değildir; yepyeni bir dönemin başlangıcıdır. Barış değerlidir, barış olmadan ülkeler, halklar özgürleşemez. Barışı sağlamadan demokrasi, özgürlük, sosyalizm mümkün değil. Silahların gölgesinde sosyalizm olmaz, silahların gölgesinde demokrasi geliştirilemez” diyor. Öcalan’ın doğru olarak ifade ettiği gibi savaşanlar barışabilir, ancak barışın halklara ve ülkelere ne getireceğini belirleyecek olan da barışın niteliği, ortaya çıkaracağı kazanımlardır.
Aradan geçen sürede Öcalan’ın beklentilerinin aksine faşist sömürgeci Türk burjuva devletinin barış politikasında geçmiş pozisyonundan farklı bir yaklaşım ortaya çıkmış değil. Bakur Kürdistan’da ulusal demokratik taleplerin asgari düzeyde de olsa karşılanması yönünde bir hazırlık yok, Rojava Özerk Yönetimi’ne devrim kazanımlarını tasfiye tehditleri sürüyor, Başûr Kürdistan’da işgal ve kısmi azalmaya karşın imha saldırıları devam ediyor.
Peki Türk burjuva devleti uzlaşma sürecine rağmen neden bilinen sömürgeci politikasını bütün ana çizgileriyle sürdürüyor? Buradan yeniden Manifesto’ya dönecek olursak; Öcalan, uzlaşma ve barış süreci yönetimini, “Savaş ve ayrılıkçı çatışma sürecinden barış ve demokratik bütünleşme sürecine dönüştürmek, Türkiye Cumhuriyeti’yle özellikle. Diğer devletlerle ise Irak, İran, Suriye devletleri için de benzer süreçler devreye girecektir. Türkiye’nin inisiyatifinde olması da bana göre hem aklın gereği hem gerçekliğin ifadesi oluyor. Öyle olması gerekiyor, öyle oluyor” esasına dayandırıyor. Öcalan’ın “aklın gereği, gerçekliğin ifadesi” dediği şeyin sonucu, süreç yönetiminde Türk burjuva devletine dört parça Kürdistan’da geniş inisiyatif alanı açmak ve Rojava’da özerk yapının korunması yönünde ısrar dışta tutulursa Kürt ulusal demokratik hareketinin sahada bulunan önderlik kuvvetlerinin inisiyatifini ortadan kaldırmak. Bu, Kürt ulusal demokratik hareketini silahsızlandırmanın bir başka açıdan yansıması.
Uzlaşma Sürecinin İlk Alametleri
Öcalan, uzlaşmayı Türk burjuva devletinin kabul edebileceği şartlar düzeyine çekerek, sömürgeci “barış” dayatmalarının alanının genişlemesini kabul ediyor. Öcalan’ın “Her ne kadar belli bir zorlanmaya uğrasa da doğru bir adıma benziyor. Atlanacak mı bu eşik? Tamamen yaratıcı çabalar bunu mümkün kılabilecek” kaygısı yersiz değil. Kürt ulusal demokratik hareketi açısından zorlanmanın temel ayağında Kürt yurtsever halk kitleleri bulunuyor. On yıllardır ulusal demokratik taleplerle mücadele eden ve sayısız bedel ödeyen Kürt halkının mevcut uzlaşma zeminine rıza göstermesini, onu tereddütsüz biçimde desteklemesini sağlamak kolay değil. İkincisi ise, dört parça Kürdistan’da mücadelenin kazanımları arasında farklılıklar olduğu gibi, uzlaşmanın taraflarının özgün yapıları farklı iç gerilim ve çelişkiler taşıyor.
Irak devletinin mevcut yapısı ve işbirlikçi KDP gerçeği Başûr Kürdistan’da uzlaşma sürecinin Türk burjuva devletinin beklentileri yönünde gelişimine alan açıyor. Ancak Rojhilat Kürdistan’da Kürt ulusal demokratik hareketi İmralı çizgisinde pozisyon alacak olsa da, İran devletinin eğilim ve istemleri süreç yönetiminde hesaba katılmak zorunda. Rojava ise güncel gerilim ve çelişkinin temel ayağı. Türk burjuva devletinin HTŞ’yle ilişkileri ve çıkar birliği temelindeki uzlaşma şartları ile Rojava Özerk Yönetimi’nin ademi merkeziyetçi yapıya dayalı yönetim ve silahlı güçlerin düzenlenmesi yoluyla özsavunma sistemini güvenceleme talebi çelişiyor. Öcalan’ın işaret ettiği yaratıcı çabalarla Rojava’da uzlaşma zemini henüz yaratılmış değil. Üstelik Türk burjuva devleti, kendi beklentileri yönünde uzlaşma sağlanamadığı durumda tasfiyeci işgal savaşı kartını göstererek, Öcalan’ı en geri zeminde, yani faşist sömürgeciliğin beklentileri yönünde inisiyatif kullanmaya zorlamaya devam ediyor. Ezcümle mevcut ırkçı ve sömürgeci yapısını korumaya devam ettiği sürece Türk burjuva devletinin inisiyatifinde ve beklentileri yönünde bir uzlaşma ve barışta hangi “yaratıcı yöntemler” kullanılırsa kullanılsın, Bakur Kürdistan dahil Kürt halkı lehine herhangi bir demokratik değişim faşist şeflik rejiminin çıkarları sınırına takılacaktır.
Türk burjuva devleti ile Kürt ulusal demokratik hareketinin ortak uzlaşma noktası, savaşı sürdürmeme isteklerine dayanan bir barış anlaşması yapmak. İki taraf açısından politik saiklerdeki farklılık barış politikasındaki farklılığı da açığa çıkarmış bulunuyor. Kürt ulusal demokratik hareketinin “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” tanımında cisimleşen barış anlaşması burjuva demokrasisi yönünde Türk burjuva devletinin dönüşümünü hedefliyor. Türk burjuva devleti ise “Terörsüz Türkiye” yaklaşımı ile sömürgeci barış çizgisini sürdürdüğü gibi, faşist şeflik rejiminin ilke ve esaslarını koruma, uzun vadede güvenceleme hedefine bağlılıkla, burjuva demokrasisi yönünde dönüşüm beklentilerinin çok uzağında bulunuyor.
Erdoğan şefliğindeki faşist sömürgecilik Kürt sorununu faşist devlet sistemi içinde yönetilebilir kılmak ve bireysel haklar temelinde kısmi tavizlerle “çözmek” istiyor. Kürt ulusal demokratik hareketinin süreci ilerletme adına PKK kongresiyle fesih kararı almasını ve PKK önder kadrolarının da aralarında bulunduğu 30 kişilik gerilla gücünün silah yakma töreni düzenlemesini adil ve demokratik barış talebini boşa çıkarma, sömürgeci barışı dayatma fırsatına dönüştürmek istiyor. Türk burjuva devleti durduğu pozisyondan süreci kesinlikle ciddiye alıyor, ancak ulusal demokratik hareketin önderinin beklentisinin aksine barışın sorumluluğunu üstlenerek demokratikleşme yönünde yeni bir başlangıç yapma niyetiyle değil.
Devlet Masasındaki Barış
Kürt ulusal demokratik hareketinin, yurtsever kitlelerin özlemi ve isteği olan demokratik barış anlaşmasının ön şartları, Öcalan’ın özgür çalışma koşullarının sağlanması, siyasi tutsakların serbest bırakılması, PKK’nin tüm kadro ve gerilla yapısına Türkiye ve Bakur’da yasal örgütlenme ve politik faaliyet yolunun açılması, Kürt ulusal demokratik talepleri için yasal mücadele alanının güvencelenmesi. Bu şartların yerine getirilmesini takiben demokratik bir barış anlaşması, asgari olarak, devletin ulusal inkara son vermesini ve Kürt ulusal varlığını tanımasını, anayasal ve yasal dönüşümler yaparak anadilde eğitim hakkı başta gelmek üzere belirli ulusal demokratik hakları tanımasını gerektirir.
Oysa faşist sömürgeciliğin Kürt ulusal demokratik hareketi ile zoraki kurduğu muhataplık masasındaki tekliflerinde Kürtleri bir ulus olarak kabul etmek, idari özerklik ve anadilde eğitim haklarını tanımak, Öcalan’ın tamamen özgür olmasını sağlamak ve PKK önderlik kadrolarının yasal mücadeleye katılımının önünü açmak yok. Devletin barışında, Kürt ulusal demokratik hareketinin Kürdistan’ın dört parçasında silahsızlanması, Kürt halkının herhangi bir ulusal statü talebinde bulunmaması, Kürt ulusal demokratik taleplerinin içeriksiz ve belirsiz bir zamanın vaadi olarak ötelenmesi var. İnkar ve sömürgecilikte uzun bir yol yürümüş Türk burjuva devleti, savaşta kesin zafer kazanmanın altın kuralı sayılan “düşmanını bir daha savaşamaz duruma getirme”, yani fesih kararı alan PKK güçlerini dört parça Kürdistan’da silahsızlandırma imkanını kaçırmak istemiyor.
Irkçı faşist MHP’nin başbuğu Bahçeli 1 Ekim 2024’ten itibaren Türk burjuva devleti ile Kürt ulusal demokratik hareketi arasındaki uzlaşı sürecinin “devletin bekası” ve “iç cephenin sağlamlaştırılması” adına zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu ifade ediyor. Faşist AKP-MHP blokunun stratejik hedefleriyle bağlı taktik politika düzleminde ele aldıkları uzlaşı sürecinin güncel hedeflerinden biri de faşist şeflik rejimine özgü yeni bir anayasa ve Erdoğan’ın başkanlığının en az bir dönem daha sürdürülmesi, ulusal demokratik hareketin bunu engelleyecek etkin bir tutum takınmaması.
“Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” Kürt ulusal demokratik hareketinin yeni dönem programının, ideolojik ve politik çizgisinin ana hatlarını oluşturmasına karşın, yasal örgütlenme, silahsız mücadele araç ve biçimlerine ilişkin tartışmalar halihazırda devam ediyor. Abdullah Öcalan “Bu eşikten atlamak istiyoruz. Nedir bu? Savaş ve ayrılıkçı çatışma sürecinden barış ve demokratik bütünleşme sürecine dönüştürmek, Türkiye Cumhuriyeti’yle özellikle” dese de, sürecin seyrini iki temel nokta belirleyecek. Birincisi, kolektif ulusal demokratik hakları kesin biçimde kapsam dışı bırakan Türk burjuva devletinin barışı karşısında, Rojava dahil on yıllara dayanan mücadele kazanımlarının korunmasında hangi düzeyde ısrarcı olunacağı. İkincisi ise, PKK’nin fesih kararı ve attığı adımlarla arkasında durduğu “barış ve demokratik bütünleşme” ya da popüler ifadeyle “demokratik entegrasyon” sürecini, Türk burjuva devleti kimi yasal düzenlemelerle PKK önderlik kadroları dışındaki güçlerin dönüşüne alan açacak olsa da, ulusal demokratik talepler ekseninde ilerletip ilerletmeyeceği.
Entegrasyon-Asimilasyon İkilemi
Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’yla “demokratik entegrasyonu” Kürt sorununun çözüm programı olarak benimseyen Öcalan, “Ben tam da bu ihtiyacı görerek ve ‘barış ve demokratik toplum çağrısını’ yaparak bir çözüm denemesine giriştim. PKK engeldi, bu engeli tek taraflı olarak kaldırdık. Dört maddelik iyi niyet belgesi var. PKK kongresini toplayıp, bunu onayladı. Şimdi ‘Kürt meselesi çözüldü, geriye sadece silahlar kaldı, onları da gömün’ demek, gerçekçi bir yaklaşım değildir. Bu yaklaşımı asla kabul etmiyoruz. Demokratik entegrasyonu esas alıyoruz. Biz ayrılıkçı bir devlet olmayacağız, ama sizin içinizde de erimeyeceğiz” demekte. Öcalan entegrasyonu asimilasyon politikalarına alternatifi olarak ele aldıklarını ve Türk burjuva devletinin asimilasyon politikasından vazgeçtiğini gösterir pratik adımlar atmasını beklediklerini de ifade etmekte.
Öcalan’ın entegrasyon anlayışını dayandırdığı esaslar şunlar: demokratik toplumun ulus-devletle birliği, toplumsal ilişkilerde eşitlik, yani Kürt halkının ulusal bağımsızlığı olmaksızın kendisini demokratik bir toplum olarak demokratik cumhuriyete entegre etmesi. Öcalan’ın demokratikleşme ve eşitlik yönünde beklentilerine karşın entegrasyonun hangi yönde gelişeceğini belirleyecek olan dört parça Kürdistan’da sömürgeci ulus-devletlerin ideolojik ve politik çizgileri ve yaklaşımları olacak. Öcalan’ın entegrasyon anlayışı, en başta ırkçı ve inkarcı sömürgecilik sistemi ve politikalarıyla yüzleşen, halkların demokratik hakları ve birliği için anayasa başta gelmek üzere burjuva demokrasisi yönünde adımlar atan ulus-devletleri gerektirir.
Öcalan’ın entegrasyon yaklaşımı ideolojik ve politik olarak karşıt iki yapının birlikteliğinin savunusu anlamına geliyor. Birincisi, burjuva devlet varlığını koruyacak. İkincisi, işçiler, emekçiler, ezilenler kendi aralarında “devletsiz” olarak, ama burjuva devletin sınırları içinde demokratik toplumu oluşturacak. Üstelik demokratik toplum süreç içerisinde burjuva devleti demokratikleşme yönünde ilerletecek! Sınıf çelişkilerini ve sınıf savaşımlarının tarihsel rolünü reddeden Öcalan’ın demokratik toplumu temelsiz; sınıfsal karakterinin belirleyici niteliğini göz ardı ettiği, demokratik entegrasyonun muhatabı burjuva devletten beklentileri ütopiktir. Burjuva devletin dönüşümünün temel örgütleyici dinamiği olması beklenen, burjuva devlet sınırları içinde “devletsiz” demokratik toplum inşası iddiasıyla Kürt ulusal demokratik taleplerini geri çekişin sonucu, iyi niyetli beklentilerin aksine, burjuva devletin içinde erimektir.
Öcalan’ın burjuva devletlerden aşırı iyimser ve ütopik beklentileri bir yana, halihazırda ilgili ulus-devletler demokratik olmadıkları gibi, işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların büyük mücadeleleri olmaksızın bu yönde adım atma eğilimi de taşımıyorlar. Suriye devletinin yeni iktidarı HTŞ ile Rojava Özerk Yönetimi arasında başlatılan müzakere ve uzlaşma arayışlarının gelişimi süreç açısından tipiktir. Taraflar arasında imzalanan mutabakat metnine karşın, kısa sürede HTŞ iktidarı Rojava Özerk Yönetimi’ne Kürt halkının ulusal varlığı ve kazanımlarının tasfiyesini ve asimilasyon yönünde entegrasyonunu şart koştu ve görüşmeler tıkanma noktasına geldi. Öcalan’ın dört parçada inisiyatif payesi verdiği Türk burjuva devleti, beklentilerini temsil eden HTŞ’nin taleplerinin karşılanması yönünde inisiyatif kullanarak Rojava Özerk Yönetimi’ni tehdit politikasının tonunu yeniden yükseltti. Masa başında ifade edilen dilek ve temennilerin aksine, savaşan tarafların sahada kurdukları müzakere ve uzlaşma denkleminde Öcalan’ın kabul edilemez dediği “Devlet güçlüdür, devlet her şeyi dayatır, baskıyla uygular” yaklaşımı yerli yerinde duruyor.
Öcalan, entegrasyon demokratik müzakereyi zorunlu kılar, demokratik müzakere ise demokratik toplum ile ulus-devletin bütünleşmesini sağlar diyor. Mevcut koşullarda faşist nitelikli Türk burjuva devleti var olmasına var da, bu burjuva devleti demokratikleşme yönünde ilerletecek demokratik toplum henüz ortada yok. Öcalan’ın yol haritasından bakılırsa, güncel olarak demokratikleşme temelinde toplumsal entegrasyonun koşulları henüz yok.
Öcalan’ın demokratik entegrasyon programının asgari gereklerinin dahi bulunmadığı, daha önemlisi asimilasyon politikalarının somut bir yansıması olarak anadilde eğitim hakkının tanınmadığı, Kürt ulusal varlığının anayasada tanımlanmadığı koşullarda demokratik toplum entegrasyonunun güncel planda nasıl sağlanacağı sorusu ortada duruyor
“Demokratik” Demagoji Komisyonu
Ulusal ve devrimci hareketlerin burjuva devletlerle barış ve müzakere süreçlerine tarihte pek çok örnek verilebilir. Çoğunlukla siyasi tasfiye ve reformizme kayışla sonuçlanan bu anlaşmaların yakın tarihli bir örneği Kolombiya devleti ile FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) arasında 2012 yıllında başlayan ve FARC’ın silahsızlanmasıyla sonuçlanan barış anlaşması. “Garantör” devletlerin ve süreci takip eden uluslararası kurumların varlığını, toprak reformunu, meslek, sağlık ve konut ihtiyaçlarının karşılanması teminatları dahil savaşçıların sivil hayata entegrasyonunu, özel yargı ve adalet mekanizmalarının kuruluşunu ve başka bir dizi boyutu kapsayan anlaşma pek çok açıdan Kürt ulusal demokratik hareketi ile Türk burjuva devleti arasında başlayan uzlaşı sürecinden daha kapsamlı yanlar taşıyordu.
Anlaşma uyarınca FARC’ın yasal siyasi kuruluş sürecinde iki dönem temsilini güvencelemek üzere parlamentoda 10 sandalye ayrılması, FARC gerillalarının yasal siyasi mücadeleye katılımları ve toplumsal hayata entegrasyonları güncel politik hedeflerdi. Nihayetinde 2017 yılında BM’nin önerdiği silahsızlanma anlaşması imzalandı. Barış anlaşmasının ilerleyen yıllarında ise, FARC yasal bir parti olarak giderek etkisini yitirdi ve anlaşmayla “topluma entegre olan” yüzlerce eski FARC gerillası ve aktivisti paramiliter çeteler ve devlet tarafından katledildi. Kolombiya devletinin eski FARC gerillalarına dönük katliam politikaları bugün de devam ediyor.
İmralı’da sürdürülen “müzakere” sürecinde oluşturulmuş bağımsız kurullar ya da değişik tipte görev ve sorumlulukları bulunan denetime açık yetkili kurullar yok. İmralı görüşme notlarına da yansıyan “devlet yetkilisi” ve faşist şefin MİT’in başına atadığı İbrahim Kalın devleti temsilen masada bulunuyor. Kürt ulusal demokratik hareketi cephesinde ise baş müzakereci olarak ilan edilen Öcalan ve İmralı’daki siyasi tutsakların oluşturduğu sekretarya bulunuyor.
Faşist şeflik rejiminin dönem sözcülüğüne soyunan faşist devlet Bahçeli’nin PKK önderi Öcalan’ın mecliste konuşma yapması çağrısını içeren çıkışının amaçlarından biri silahlı mücadeleye son verilmesi ve PKK’nin feshiydi. Öcalan’ın PKK 12. Kongresi öncesi “benim açımdan Kongre çoktan bitmiştir. Ama kadro gücümüz de bunu gündeme alarak resmileştirecektir. Problem çıkacağını sanmıyorum. Daha önemlisi bu geleceğin ideolojik temellerini, pratik programını ve stratejik-taktik boyutlarını geliştiriyoruz. Demokratik toplum bu dönemin siyasi programıdır” demesi ve devamında PKK kongresinin toplanarak silahlı mücadeleye son verildiğini ve PKK’nin feshedildiğini ilan etmesi inkarcı sömürgeci Türk burjuva devletine psikolojik üstünlük kazandırdı. Tarafların eşit düzeylerde müzakere süreçlerine başladıkları koşullarda karşılıklı adımlar atmaları elbette anlaşma çerçevesinin genişlemesine katkı sunabilir. Ancak ortada tarafların az çok eşitliğini varsayan müzakere ve anlaşma koşulları dahi yokken, stratejik planı sömürgeci ve köleci barış olan Türk burjuva devleti karşısında Kürt ulusal demokratik hareketinin temel kazanımlarını savunmasının en etkili mevzisi olan PKK’nin devre dışı bırakılmasıyla esasta Türk burjuva devletini demokratikleşmeye zorlayacak en etkili araç yitirilmiştir. Bu adım faşist şeflik rejiminin faşist nitelikli dayatmalarına daha fazla alan açmıştır.
Süreç, tarafların karşılıklı görüş ve önerilerini ifade ettikleri, kendi çizgilerinde ikna faaliyeti sürdürdükleri zeminde devam ediyor. Yakın vadede değişik tipte müzakere mekanizmaları kurulması, sürecin toplumsal denetim ve katılıma açık bir barış ve müzakere sürecine evrilmesi planı ya da ihtimali bulunmuyor. Kürt ulusal demokratik hareketinin Öcalan’ın muhataplaşma zeminini gazeteciler, aydınlar, sanatçılar, demokratik toplumsal dinamikler, emekçi sol hareketin farklı kesimleri, uluslararası heyet ve temsilcilerle genişletme talep ve girişimlerine ise devlet tarafı olumlu yanıt vermiş değil.
Öcalan’ın çağrısından sonra devlet adına atılan tek adım, burjuva mecliste, aynı zamanda burjuva muhalefet partilerinin de sürece dahil edilmesi amacına bağlı bir komisyon kurulması oldu. DEM Parti’nin ısrarıyla mecliste temsil edilen tüm partilerin katılımına açık hale getirilen 51 kişilik komisyon, sürecin gelişiminde herhangi bir yetkiye ya da karar alma hakkına sahip değil. Sıklıkla toplantılar yapan, değişik toplum kesimlerini ve taleplerini dinleyen komisyonun demokrasi ve kapsayıcılık görüntüsünü güçlendirme masasının görev ve önceliği silahların nerede nasıl bırakılacağı, PKK yönetici kadrolarının Türkiye ve Kürdistan dışında hangi ülkelere nasıl gönderileceği, gerilla gücününse tek tek bireyler olarak dönüşleri sonrası yargı mekanizmasından nasıl ve hangi şartlara bağlı olarak geçirileceği konularını içerecek bir yasa tasarısı oluşturmak. Komisyon, yapılan çağrılara karşın, Kürt ulusal demokratik hareketinin önderi Öcalan ile herhangi bir görüşme yönelimi geliştirmiş değil.
“Kardeşleşme” İçin Türkçe Şartı
Faşist şeflik rejiminin Türk burjuva devletinin kuruluş kodlarından taviz vermeksizin sürdürdüğü süreci burjuva demokrasisi yönünde ilerletme niyeti bulunmuyor. Meclis komisyonu değişik toplum kesimlerine dönük çağrı ve davetlerle her toplantıda farklı heyetleri ağırlıyor. Heyetlerde yok yok! Suça maruz kalanların kalktıkları koltuklara suçun faillerinin oturtulduğu komisyon salonunda amaç hakikatleri açığa çıkarmak ya da adalet talebine yanıt olmak değil. Devletin “Terörsüz Türkiye” politikasının toplumsal meşruiyet alanını ve faşist şeflik rejimine toplumsal rıza üretimini genişletmek.
Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri de komisyona davet edilenler arasındaydı. Görüşme öncesi gözaltında kayıpların ve faili meçhullerin sembolü olan bir beyaz Toros’un meclis binası önünde yakılması, dile dahi getirilmeyen devlet suçlarının ve sürekliliğinin hatırlatıcı simgesi oldu. Cumartesi Anneleri adına görüşmeye giden heyet, devletin gözaltında kaybetme suçundaki sorumluluğunu kabul etmesi, gözaltında kaybedilenlerin akıbetlerinin açıklanması, gözaltında kaybetme suçunun fail ve sorumlularını koruyan cezasızlığa son verilmesi, gözaltında kaybetme fiilinin insanlığa karşı işlenen suç olarak düzenlenmesi başta olmak üzere değişik talepleri gündemleştirdi.
Barış Anneleri heyetinde bulunan Nezahat Teke’nin Kürtçe konuşma talebi reddedildi. Rabia Kıran ise Kürtçe başladığı konuşmasını müdahaleler üzerine Türkçe sürdürmek zorunda kaldı. Komisyonun kardeşlik anlayışı ve demokrasisi Kürt bir annenin anadilinde konuşmasına alan açmaya dahi yetmedi.
Barış annesi Rabia Kıran’ın “Gerillalar neye dayanarak Türkiye’ye gelecek? Acaba hangi şartla Türkiye’ye gelecekler? Onları cezaevine tıkacaklar, 30 sene ceza verecekler. Böyle barış olmaz. Onlar da gelsin siyaset yapsın” sözleri, Kürt halkı adına, demokratik barış adına sorulan temel soru oldu. Kürt ulusal demokratik hareketi önderi Öcalan başta olmak üzere hapishanelerde bulunan siyasi tutsakların ve hasta tutsakların serbest bırakılması talebi ile Kürtçe konuşma ısrarı Barış Anneleri’nin barış sürecinden beklentilerinin özetiydi.
Komisyon sözcüsü Numan Kurtulmuş, Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri’nin taleplerine ilişkin tek bir söz etmezken, “Acılarınızı hissediyoruz. Türkiye’de barış ve huzur için katkı vereceğinizi söylemenizden ötürü de teşekkür ediyoruz” demekle yetindi. Faşist şeflik rejiminin komisyonunun gündeminde faşist devlet güçlerince kaçırılıp veya gözaltına alınıp kaybedilen devrimcilerin, yurtseverlerin, demokratların gömüldükleri yerlerin açıklanması, faillerinin açığa çıkarılması ya da yargılanması yok. Amaç Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri üzerinden demokrasi makyajını güncellemek ve gerillanın silahsızlandırılması sürecini hızlandırmak.
Kirli Savaş Suçlarının Gölgesinde: “Karıştır-Bulanıklaştır”
Kürt ulusal demokratik hareketi ve emekçi sol hareketin kimi kesimlerince Kürt sorununun çözümü yönünde faşist şeflik rejimine demokratikleşme çağrıları yapılmasına karşın Türkiye sathında değişen bir şey yok. Süreci bir yandan da siyasal iktidarının ömrünü uzatma ve güvenceleme imkanı olarak gören faşist şeflik rejimi hem devrimci ve ilerici tüm toplum kesimlerine dönük saldırılarını sürdürüyor, hem de faşist devlet yapısını koruma kararlılığını farklı kurulları aracılığıyla ilan ediyor.
Meclis komisyonu konuklar listesiyle, 12 Eylül faşist askeri darbesi döneminin zindan politikası olan “karıştır barıştır”ın bu kez sömürgeci kirli savaş suçlarının gölgesinde “karıştır-bulanıklaştır” versiyonu sahneleniyor. Böyle olduğu içindir ki, Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri’nin boşalttıkları koltuklara ölen asker ve polis aileleri ile çöktürme planının ve soykırımcı savaş politikasının proje oluşumu “Diyarbakır Anneleri” oturtuldu. Savaş gazileri diye çağrılan askerler kaybettikleri uzuvları üzerinden ırkçı ve faşist kin kustu. Sanırsınız yıllardır Kürdistan’da soykırımcı sömürge savaşı yürüten Türk burjuva devleti değil de gözlemci bir devlet ya da kurul araştırma-inceleme çalışması yapıyor.
Ağırlığını AKP-MHP üyelerinin oluşturduğu meclis komisyonu, on yıllara dayanan Kürt sorunu ve Kürt ulusunun demokratik talepleri orta yerde dururken, devletin “barış ve huzur”unu arıyor. Sömürgeci egemen Türk burjuva devletinin Kürt ulusuna karşı işlediği binlerce savaş suçu ve vereceği hesap yokmuşçasına, Kürt ulusal demokratik hareketinin eylemlerinin Türkiye’ye verdiği “zarar-ziyan” bilançoları çıkarılıyor. PKK güçleri için suç işleyen-işlemeyen kategorilendirmeleri yapanlar, insanlık suçları işleyen devlet güçlerini gündeme dahi taşımıyor. Faşist AKP-MHP bloku Kürt halkının ulusal demokratik haklarına dayalı bir anlaşmadan kaçmak için hile ve yalana başvuruyor; Kürt ulusal demokratik hareketi önderi Öcalan’ın yeni yol haritasına, PKK’nin henüz sürecin başında aldığı fesih ve silah bırakma kararına dayanarak aslında yenileni olmayan savaşta masa başı zafer kazanmak istiyor.
Faşizmin Bir Garip Demokrasisi
İşçi sınıfının sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme hakkını dahi kullanamadığı, demokratik hak ve özgürlüklerin baskı ve zor yoluyla ortadan kaldırıldığı, gerici erkek egemen kuşatma altında kadın katliamlarının sistematik olarak sürdürüldüğü, LGBTİ+’lara dönük baskı ve katliam politikalarının devlet politikasına dönüştüğü, her türden toplumsal-siyasal mücadelenin ve muhalefetin gözaltı ve hapishane sopası ile hizaya sokulmaya çalışıldığı faşist şeflik rejimi Türkiye’sinden, Öcalan’ın beklentisinin aksine, Kürdistan’a demokrasi kapısı açılmaz. Irkçı, faşist, politik islamcı AKP-MHP blokunun Kürt ulusuna vereceği tek şey, ulusal varlık ve kimliğinden vazgeçerek birey olmak ve sömürgeci egemen ulusun belirlediği kadere razı olmaktır. Kürt ulusal demokratik hareketinin özünde burjuva demokrasisi modeline açılan yeni yol haritası, demokratik toplum sosyalizmi ütopyası yüzyıllık sömürgeci tarihi olan faşist şeflik rejiminin nazarında suya yazılan yazıdır.
Faşist şeflik rejimi, bir seçim zaferi ihtimalinin varlığını nedeniyle, burjuva muhalefet odağı CHP’yi kayyum ve zindan politikasıyla tasfiye saldırılarına aralıksız devam ediyor. Burjuva partilerin düzen hukuku nezdinde eşitliğini, aralarındaki ilişkilerde asgari burjuva demokratik kriterleri dahi kabul etmeyen faşist şeflik rejiminin ezilen halklara ve inançlara demokrasi ve eşitlik tanımasını beklemek abesle iştigal.
Erkek egemenliğinin faşist politik islamcı restorasyonu politikasına bağlı kadın kazanımlarına saldırılar faşist şeflik rejiminin demokrasi turnusolüdür. Miras hakkı gibi burjuva hukukla tanımlanmış kadın kazanımlarını dahi ortadan kaldırmayı planlayan, şef tipi aileyi inşada Diyanet İşleri Başkanlığı dahil tüm kurumlarını seferber eden ve son olarak “aile on yılı” hedefini ilan eden faşist şeflik rejiminin kadınlar için planı demokrasi ve eşitlik değil, evsel kölelik rejimidir.
Faşist şeflik rejiminin demokratik “dönüşüm” planında LGBTİ+’ların kimliksizleştirilmesi, yaşam hakkını ortadan kaldırma saldırılarının hukuksal düzenlemelerle devlet politikası düzeyine çıkarılması bulunuyor.
Kuyu tipi hapishanelerin irade kırım merkezleri olarak kullanılması, politik tutsaklara dönük tecridin katılaştırılması ve saldırıların artırılması, hasta tutsakların tahliye edilmemesi, hapishane idare ve gözlem kurulları aracılığıyla hapislik süresi dolan tutsaklara pişmanlık dayatmasının sürdürülmesi, devrimci sosyalistler başta gelmek üzere emekçi sol harekete dönük gözaltı ve tutuklama saldırılarının kesintisiz devam ettirilmesi ve itirafçılık sistemi üzerinden süreklileştirilmesi güncel politik uygulamalar.
İnternet yasakları, soruşturma ve yayın yasakları, muhalif gazetecilere dönük tutuklama saldırıları, sanatçılara dönük gözaltı ve yasaklar, ifade özgürlüğüne saldırılar, rant uğruna doğa kırım politikaları, emekçi köylülüğün ekili arazilerini gasp saldırıları ile ekolojik yıkım politikalarının gölgesinde demokrasi adına ileri sürülen vaatler siyasal ikiyüzlülük ve demagojiden başka bir şey değil.
Emekçi Sol Hareketin Dönem Görevleri
Adil ve demokratik bir barış anadilde eğitim ve idari özerklik gibi ulusal demokratik hakların tanınması, savaş esirlerinin koşulsuz serbest bırakılması, savaş suçlularının yargılanması, ön şartsız tüm gerilla gücünün ve politik sürgünlerin Kuzey Kürdistan’a dönüşünün hukuksal güvenceye alınması ile sağlanabilir. Gerçek bir kardeşlik hukuku ise ancak Türk ve Kürt halklarının tam hak eşitliği temelinde kurulabilir.
Kürt ulusunun yüz yıllık inkarının, Kürt diline pranga vurulmasının, soykırımcı katliamların, ırkçı zulmün yol açtığı sonuçlar orta yerde dururken, faşist şeflik rejimi Kürt halkının kolektif kimliği ve hakları temelinde hiçbir anayasal ve yasal düzenleme yapmaya yanaşmıyor, Kürtçe eğitim dili olamaz demeye devam ediyor. Faşist AKP-MHP bloku Kürt ulusal demokratik hareketi ile girdiği zorunlu muhataplık sürecinde, “Terörsüz Türkiye” sloganında cisimleşen “devletin bekası” ve “iç cephenin sağlamlaştırılması” planıyla, faşist şeflik rejimini hukuksal ve politik açıdan kalıcılaştırmanın dayanaklarını oluşturmayı hedefliyor. Türk burjuva devletinin “iç cephesi”nin temel siyasal çelişki alanı olan Kürt sorununu devletin bekasını teminat altına alarak ortadan kaldırmak istiyor.
Emekçi sol hareketin devrimci, demokratik ve ilerici bölüklerinin Kürt ulusal demokratik hareketinin yeni politik hattı ve yol haritasına dönük farklı değerlendirme ve eleştirileri olsa da, süreçle güncel siyasal sorumlulukları gereği ilişkilenme görevleri bulunuyor. Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin kabulü, adil ve demokratik barış mücadelesinin Türk halkına, Türkiye işçi sınıfı ve ezilenlerine taşınması ve büyütülmesi ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesini savunmada tutarlılık ve demokratik duruşun gereğidir.
Türk halkı, Türkiye işçi sınıfı ve ezilenleri özgürlük ve adalet taleplerini kanla boğan, işçileri ve emekçileri iliğine kadar sömüren, kadınları kıyıma uğratan, LGBTİ+’ların toplumsal varlığını tehdit altında tutan, gençleri geleceksizliğe, on milyonları yoksulluğa mahkum eden, ekolojik yıkımı derinleştiren Türk egemen sınıflarının karşısında ezilen, yok sayılan, ulusal demokratik haklarını talep ettiği için katliamlardan geçirilen Kürt halkıyla aynı safta olmaya yöneltilmelidir. Bu hem Türk halk onurunu yüksekte tutmanın, hem de özgürlüğe, insani ve onurlu bir yaşama ulaşmanın biricik yoludur. Sendikal konfederasyonlar, meslek birlikleri, tek tek sendikalar ve meslek odaları, tüm demokratik kitle örgütleri, kadın örgütleri, LGBTİ+ örgütleri, sanatçılar ve aydınlar bu mücadeleye etkin özneler olarak dahil olmaya, faşist sömürgeciliğe karşı adil ve demokratik bir barışı, Kürt ulusal demokratik taleplerini savunmaya çağrılmalıdır. Türk işçi ve emekçilerinin demokratik bilincinin gelişmesi de, Türk ve Kürt halklarının birleşik mücadelesinin örgütlenmesi de bu yoldan başarılabilir.
Kürt halkının kolektif demokratik haklarının tanınması ve anayasal güvenceye alınması güncel politikanın somut mücadele konusudur. Kürt halkının ulusal varlığı tanınsın; anadilde eğitim hakkı kabul edilsin; devlet derhal ve koşulsuz ateşkes ilan etsin; Rojava, Suriye ve Güney Kürdistan’daki işgallere son verilsin; Abdullah Öcalan, PKK’li savaş esirleri ve tüm devrimci, antifaşist tutsaklar serbest bırakılsın; Terörle Mücadele Kanunu iptal edilsin; JİTEM, PÖH, JÖH, koruculuk teşkilatı gibi özel savaş örgütleri dağıtılsın; faşist devlet güçlerince kaçırılan veya gözaltına alınıp kaybedilen devrimcilerin, yurtseverlerin, demokratların gömüldükleri yerler açıklansın; kirli savaş suçluları yargılansın talepleri emekçi sol hareketin devrimci, demokratik, ilerici bölüklerinin birleşik politik kampanyalarına konu edilmelidir.