İslam Okumaları-3: Politikanın Konusu Olarak Kerbela

You are currently viewing İslam Okumaları-3: Politikanın Konusu Olarak Kerbela

Çeşitli zümrelerin iktisadi çıkarları karizmatik kişilerin siyasal alandaki konumlanış biçimiyle temsil ediliyordu. “Raşid halifeler” olarak anılan ilk dört halife döneminde semiren Emevi alt kabilesi Muaviye’nin sevk ve idaresinde halife Ali’ye bayrak açtı. İhtilaflı olayların ardından ikili iktidar meydana geldi.

İslam kültür coğrafyası içerisinde Kerbela katliamı kırım olmanın ötesine taşan anlamalara sahip. Peygamber torunu Hz. Hüseyin’in pek çok aile üyesiyle birlikte öldürülmesi tarih boyu güncelliğini korumuş hadiselerden. Ebu Sufyan’ın neredeyse son anda, Mekke fethedilirken Müslüman olması, zehirli bir aklı ve birçok yeteneği bulunan oğlu Muaviye’nin Hz. Muhammed’in katipleri arasına katılması, henüz bir şehir devleti konumunu geride bırakmamış İslam devriminin yenilgisini hazırlayan belirleyici kırılmalar arasındaydı. Peygamberin vefatı ardından olayların akışı değişti. Önceleri hakimiyet, sonraları herkesi Emevi alt kabilesi mutlak iradesine tabi etme biçimindeki güç mücadelesi ortamında Ebu Sufyan’ın lideri olduğu Beni Ümeyye (bilinen yaygın adıyla “Emevi”) ailesi sisteme yerleşip idari pozisyonları işgal etti.

Kurumsallaşma henüz zayıftı. Çeşitli zümrelerin iktisadi çıkarları karizmatik kişilerin siyasal alandaki konumlanış biçimiyle temsil ediliyordu. “Raşid halifeler” olarak anılan ilk dört halife döneminde semiren Emevi alt kabilesi Muaviye’nin sevk ve idaresinde halife Ali’ye bayrak açtı. İhtilaflı olayların ardından ikili iktidar meydana geldi. Kufe merkezli Hz. Ali iktidarıyla Şam merkezli Muaviye hakimiyet sahası arasında kesintisiz savaşım sürerken, iki tarafa birden düşman olan Haricilerin suikastı sonucu Hz. Ali öldürülünce Muaviye’nin 20 yıllık mutlak iktidarın yolu açıldı.

Haşimi alt kabilesi halife Ali’nin çocukları üzerinden iktidar arayışlarını sürdürme çabasını bırakmadı. Ancak kendisine umut bağlanan Hasan, destek güçlerinin zayıflığını ve ihanet potansiyelini görünce, Muaviye ile uzlaşıp onun iktidarını tanıdı. İddia odur ki, ilan edildiği tarihin “barış yılı” sayıldığı anlaşma uyarınca Muaviye, kendi ölümünden sonra, Hüseyin’in halife olmasını kabul etmiştir. Ancak Muaviye önce Hasan’ı zehirletti, çok çeşitli kesimlere, kendi mutlak idaresine sadakat karşılığında, mal-mülk bağışlayıp bazılarının rızasını kazandı ve sonra oğlu Yezit’i veliaht tayin ettiğinde toplumun ileri gelen kesimlerinin biatini önceden satın aldı.

Abisinin Muaviye ile anlaşmasına karşı çıkan Hüseyin Medine’ye çekilmişti. Doğrudan siyasal olmayan, genellikle itikadi ve kültürel konular etrafında bir muhalefet yürüterek örgütlendi. Peygamber torunu olmasının yanı sıra kişilik yapısı ona itibar kazandırmıştır. Gerek Hasan’ı öldürttüğünde, gerekse müteveffa halife Ali’ye camilerde lanet yağdırdığında Muaviye’ye karşı intikam ateşiyle yanan taraftarlarını sakinleştirmesi, erken bir çarpışma yerine örgütlenmeye ağırlık vermesi dikkate değer. Kafasında bir iktidar mücadelesi planı olduğu kesindir. Muaviye öldüğünde, Yezit’e biat etmeme ısrarını sürdürdü. Ölüm ve biat dayatılınca mekansal konumunu değiştirerek, Mekke’ye doğru yola çıkarak mücadelenin siyasal boyutunu alenileştirdi.

Bu arada Hz. Ali’nin hilafetinden sonra Kufe gözden düşmüş, Şam öne çıkmıştı. Rant ve ticaretin o hatta kaymasından rahatsızlık duyan Kufe tüccarları Hüseyin’e destek sözü verip halifeliğini tanımaya hazır olduklarını bildiriyor, huruç etmesi için teşvikte bulunuyordu. Hüseyin bunun üzerine kuzeni Müslim bin Akil’i Irak’a yolladı. Koşullar elverişliyse kendisi de Kufe’ye geçecekti. Müslim örgütlendi, bir ara güç kazandı. Ne var ki, Kufeliler kendisini yalnız bırakınca vali tarafından öldürtüldü. Gelişmelerden habersiz Hüseyin, bazı destekçileri ve aile efradıyla Kufe’ye doğru harekete geçti. İşlerin beklediği gibi gitmediğini çok sonra öğrendiğinde taraftarlarını serbest bıraktı, onlar da kafileden ayrıldı. Açık hedef konumundaki topluluk Bağdat’ın güneybatısında Emevi devletinin askerlerince kuşatıldı. Yaz sıcağında yaşlılarla çocukların dahi yakındaki Fırat nehrinden su almalarına izin verilmedi. Çölü andıran bir kapana hapsolan Hüseyin’in önündeki seçenekler ikiye inmişti. Teslim olup hayatını sürdürecek veya cismen ölerek kuşaklar boyu anlatılacak bir kahramanlık hikayesi yaşayacaktı. İkincisini seçti. Muhasara ve katletme doğrudan Yezit’in talimatıyla gerçekleşti. Başı kesilen Hüseyin’in cenazesi kızgın güneşte üç gün bekletildi, onun akıbeti üzerinden bütün muhalefet ölümle tehdit edilmiş oldu.

Kerbela katliamıyla neticelenen olay örgüsü içinden, alınan ani kararların ölümcüllüğünden yetersiz hazırlığa, harp sahası seçiminden çıkar gruplarının vaatlerine kanmaya dek birçok başlık çıkarılıp ayrı ayrı tartışılabilir. Kolaylıkla tüketilecek bir olay değil zira. Kerbela, hakkında en çok mersiye yazılan hadiseler arasındadır. İslam mezhepleri ittifakla katliam karşısında konumlanmış, herhangi bir grup kıyımı savunamamıştır. Diğer taraftan, yine birçok mezhep veya siyasal grup mahalli ya da merkezi düzeyde iktidar sahası tesis ettiğinde o geleneğin sürdürücülerine Kerbela’yı aratmayan katliamlarla yönelmiştir.

İslamı kabul eden Türk ve Kürt toplulukları Kerbela anlatısını başından itibaren sahiplendi. Türkmen topluluklar, arada etnik bağ olmamasına, hatta Arap topluluklarla gerilimli tarihsel ilişkiler yaşanmış olmasına rağmen, türlü dolayımların ardından Ali geleneğiyle illiyet bağı kurdu, çekilen acıları etinde kemiğinde duydu, Kerbela’yı “halk İslamı”na dahil ederken zaman zaman o tarihsel işaretlere referansla isyana durdu. Selçuklu’dan Osmanlı’ya Kerbela anlatıları sokaklara taştı, sözlü kültürün değişmez motiflerinden oldu, kuşaktan kuşağa aktarıldı. Öte taraftan Kerbela anlatısı, o geleneğe aidiyet hisseden nesillerde zamanla yorgunluklar geliştirirken, bilinçleri buna bağlı olarak şekillendirdi, yer yer atılganlıktan mahrum bıraktı. Süreğen, kamusal görünürlüğü bulunan başarılar kazanılamadığında, itiraz ve ölüm kelimeleri yan yana anılmaya başlandı.

Bu durum iki ana başlıkta toplanabilecek etkilere yol açtı. Anlatımlara eşlik eden gözyaşı ve hissedilen acıyla meydana gelen katharsis/arınma hali ilk etkidir. Söz konusu boşalma/rahatlama döngüsü de kendi içinde iki alt sonuca yol açageldi. Hüseyni politik eylemselliğin zayıfladığı dönemlerde kendine kapanarak varlığını sürdürmenin, kimliğini başkalarından gizleyerek görünmez olmanın en doğru tutum olduğu inancı belirdi. Diğeri, intikam arzusu refakatinde aksiyoner dar gruplarla huruca kalkışmaktı. Ancak buna başvuranlar azınlıkta kaldığı gibi, faillerin feci akıbetindeki dehşet genellikle birinci yolu önerenlerin savını kuvvetlendirdi. Şu veya bu biçimde, doğrudan siyasal düzeyde değilse bile otantik yaşam ilişkilerinde, kültürde, tarih bilgisinin yeniden inşasında “muhalif” bir tonlamayla, türlü veçheleriyle üretilemediği zamanlarda Kerbela’nın bilgisi, o gelenekle illiyet bağı kuran nesillerin üzerine çöküp bilinçlerini yönlendirdi. Doğası gereği yenilgileri de içeren uzun siyasal özgürlük mücadeleleri esnasında sıradan mağlubiyetlerin dahi Kerbela’yı anımsatması, alarm düzeyine varan kendini koruma kaygısını doğurması tarih boyunca yüklenen facia-ölüm kaderciliğini besledi.

Modern dönem ve sınıf ilişkilerine paralel olarak merkezinde fabrikalarla ibadethanelerin, çevresinde yoksul barakaların-konduların bulunduğu kent düzeni kurulduğunda, örnekse bizim coğrafyamızda, çeşitli ulusal topluluklardan Alevi emekçiler çoğu zaman, Avrupa’ya işçi olarak gitmeyi şehirlere akın etmeye yeğledi. Uzaklarda sıla özlemi çekmenin yakında ama yabancı sayılan bir ortamda olmaktan çekilir bulunması dikkate değerdir ve gerisinde katliamlarla örülü bir tarih bilinci vardır. Fakat nesiller boyu yaşadıkları dağlarda veya köylerde nispeten özgür hareket etmenin fiziki-ekonomik sınırlarına gelinmişti.

Merkezden uzak alanlarda konumlanmak Alevi topluluklara has bir yaşam şekli değildi. Diğer din ve inançların yanı sıra tek tanrılı üç dinin tarihinde aynı model işlemiştir: Hakim unsurun dışladığı, heretik kabul ettiği topluluklar çekildikleri mücavir alanlarda sürdürmüştür hayatlarını. Doğası gereği kapitalizm bu tür eğilimleri eritip nüfusun ezici çoğunluğunu kimliğine bakmaksızın artıdeğer sömürüsü potasına atmayı esas aldığı, aynı mekanizma bir ölçüde gecikerek bile olsa coğrafyamızda da işlediği için Alevi nüfus zamanla kentlerin çeperlerinde toplandı.

Alevilerin tarih boyu hakim refleksi özsavunma-nefsi müdafaa ile çerçevelenen kültürel-yaşamsal özerkliklerini sürdürme eksenindeydi. Merkezi iktidarlar vergi salmadıkça, yaşam alanlarına dönük tacizde bulunmadıkça o fiili durumu bozan taraf olmadılar. Şehirlerin periferisine yerleştiklerinde emekçi sol dünyayla iletişime geçmeleri zor olmadı. Onlarla sınırlı olmayan ama onları da kapsayan genel özgürlük mücadelesiyle etkileşim ilişkisi içinde kaldılar. Mücadelenin kabarış dönemlerinde onlarda da katliamcı geleneğin sürdürücülerinden hesap sorma arzusu kabarırken, kesintiler-yenilgiler öne çıktığında kabuğuna çekilme, harekete geçilirse yeni katliamlar yaşanacağı duygusuyla korumacı tavırlar alma belirginlik kazandı. Kuşkusuz diğer sosyal topluluklar için de geçerliydi o sakınganlık. Geliştirdikleri savunma mekanizmasının kültürel-siyasal koruma dinamiklerinin zayıflığı ve yetersizliği zamanla ortaya çıktı. Salt içe kapanmayla kapitalist kültürel-ahlaki yozlaşmanın alt edilemediğine sayısız örnek tanıklık eder. Bugünden bakıldığında, mücadeleden uzak durma yaklaşımının şehirlerin çeperini yurt tutmuş ikinci, üçüncü, dördüncü kuşak Alevilere neler kaybettirdiğini açıklıkla görmek mümkün.

Dün münkire kılıç çekme duygusuyla evladını mücadeleye sevk edenin, bu kez mersiye/ağıt detayları eşliğinde onu bundan alıkoyma çabası çelişik görünebilir. Oysa bu kendi içinde tutarlı bir davranış çizgisidir. Güven duygusu siyasal mücadelenin motiflerindendir. İnşa etmek zahmetli bir emeği gerektirirken, dağıtmak kolaydır. Dağıtma, rejimin fiziksel zoruyla gerçekleştiğinde onarmak nispeten kolaydır. Müsebbibi bizzat emekçi solsa fakat, onarmak bazen on yıllar alır. 12 Eylül darbesine karşı büyük sözler söyleyen emekçi sol hareketin büyük bölümünün o diskurun gerektirdiği pratik icaplardan hemen hiçbirini yapamaması böyle bir dağılma halidir.

Hafızası katliam bilgisiyle dolu Alevi nüfusun tavrı emekçi solun kavrayışsızlığından da güç almıştır. Çoğu zaman sonuçsuz, daha önemlisi sonuçla ilgilenmeyen, etkileşim sahasına dahil olan hemen herkesin şu veya bu düzeyde bedel ödemeye mecbur kaldığı emekçi sol pratik bir optik kaymaya yol açmış, bedel ödeme hali, özgür yaşam mücadelesinin çeşitli sonuçlarından biri olma sıfatını aşarak mutlak kader halini almış ve bu da Alevi nüfusun çekingenliğini beslemiştir. Altı doldurulamayan büyük sözler edilmesini buna eklemek gerek. Hemen her seferinde, diğer emekçi topluluklar gibi Alevilerin de kaderleriyle baş başa kaldığını düşündüğümüzde tablo netleşir.

Devrimci sosyalistlerin birlik devriminin ardından yeni tipte kolektif varoluş hakkını kazandıkları evrede kendi literatürlerine kattıkları “anlamlı başarılar kazanarak ilerleme” yaklaşımıyla kast edilen çerçeve ile emekçi solun sorumsuzca dağıtarak ve dolayısıyla azalarak, buna bağlı biçimde bürokratikleşerek söylem radikalizmine hapsolma müşterek eğilimi birbirine zıt amellerdi. Var olanın yerine yenisini, iyisini, doğrusunu pratik olarak koyma yönelimi emekçi sol hareket içindeki olumlu ayrışma ifadelerinden biriydi. Bu yeni siyaset tarzının emekçi sol hareketin genelinde çeşitli nedenlerle galebe çalamaması, süreklilik-kesinti momentlerinden ikincisinin hakim olduğu yıllarda Alevi nüfusun tarihsel kaygılarını artırdı, iç çözülme eğilimlerinin öne çıkmasına sebebiyet verdi.

Karşılaşılan her soruna dair fikir, söz ve iş üretirken kök sebebin iktisadi olduğu genellemesi ile ele alınan konunun derhal oraya indirgenmesi ve onun üzerinden okunması arasındaki olağanüstü hız, bize, teorik-kültürel birikim zayıflığı kadar, karmaşıklaşan iktidar tekniklerini erken sezememe sorununu anlatır. Kök sebebi söylemek ve orada kalmak, nüansları görememek, bunu ifade edenlerin aslında pek bir şey göremediklerini anlatır en başta. Bilhassa faşist diktatörlük şartlarında temel haklar dahi derhal siyasallaştırılıp “devletin bekası” çabasına bağlanır. Hele imparatorluk geçmişine sahip, dağılma-yıkılma korkusunu kuşaklar boyu “vatandaş”larına içermiş bir rejim bu fırsatı kaçırmaz. Muhataplarına uygulanacak yasal şiddet bu yolla meşrulaştırılır. Güç temerküzünü başaran faşist iktidar, her talebin başını ezmeye ant içerek, elinde çekiçle bekler zira.

Mücadelenin toplumsal bileşenleri kuvvetliyken veya hızla genişleyip güçlenirken iktidar mahfillerinin tavrı çoğunlukla ılımlıdır. Talep her ne ise tartışma çerçevesini taleplere odaklayarak başka yere sıçramasını engellemeye çalışmak, oradan hareketle tavizler vermek kendisini zayıf hisseden iktidarların tipik tutumudur. Dolayısıyla öyle bir evrede “sıradan” bir talebin siyasal özgürlükle doğrudan bağının kurulması ezilenlerin yararınayken, kesinti-zayıflık momentinde düz bir yaklaşımla aynı tavrı tekrarlamak dağıtıcı, kaybettirici olabilir. Politika sahası hızla değişen taktikleri, alınan keskin virajları, çizilen zikzakları zorunlu kılar ve eğer bunlar yoksa, fiilen politika dışı kalınmış, propaganda grubu düzeyine geri düşülmüş demektir.

Türkiye emekçi sol hareketi, tutarlılık ve ilkesellik gibi, sık tekrarlandığında ayak bağına dönmekten öte anlam taşımayan genel geçer ifadelerle yetinerek, gelmekte olana göre konumlanma basiretinden genellikle mahrum kalarak, pratik politik hareket olmakta ciddi yetersizlikler yaşamıştır. Hemen her toplumsal grubun, gereğinde işçi havzasının, kampüsün özgün sorunlarını tespit etme, böylelikle “son tahlilde” yüzeyselliğinden kurtulma yolları böylesi kendine dönüklüklerden dolayı daralırken, genel geçer konuşma yüzeyselliği bir tür “kültür” olarak içselleşmiştir. Dolayısıyla Kerbela’nın tarih bilgisinin içerdiği acilcilik tuzağının emekçi solun dağıtıcı pratik tavırlarında belirmesi karşısında Alevi halk topluluklarında öne çıkan savunmacı teyakkuz anlaşılabilirdir.

Alevi halk toplulukları çoğu zaman gerici iç savaşların malzemesi kılınmak istendi. Emekçi solun ağırlıklı davranış çizgisi, genel ajitasyonun ötesine taşarak Alevilerin öz örgütlenmelerini sağlamaları için katkı sunmaktan uzak kaldı. Aksine, grupsal ihtiyaçlar bu topluluklardan temin edilmeye çalışıldı. Almak-vermek ilişkisi çerçevesinde emekçi sol çoğunlukla “alan el” konumunu seçti, yer yer yüke ve yorgunluğa yol açtı. Dolayısıyla Alevilerle sınırlı temaslarda söz konusu tekdüze ilişki modeli nedeniyle günübirlik kazanımla meşgul olunmuş, topluluğun özgün sorunlarıyla orta ve uzun vadede ilgilenen sürekliliği sağlanmış yapısal kurumlaşmalara gidilememiştir. Bu gibi tekdüze zorlamalar faşist iktidarın işini kolaylaştırmış, emekçi solun devrimci bileşenleri kriminal olaylar kapsamına sokulmak istenirken, o nüfusun ana gövdesi kendini koruma gayesiyle emekçi soldan uzak durmaya başlamıştır. Gerileme, ricat veya kesinti vakitlerindeyse bu tutum tipik eğilime dönüşmüştür. Oysa mücadeledeki aktivasyonun nispeten geriye düştüğü şartlar mantıksal değişimlere, yenilenmelere ve sonraki safhalara hazırlık yapmaya kaynaklık edebilirdi. Oysa öyle olmadı. İlişki zincirindeki kopmanın geçici olduğu varsayıldı, mutat düzenlemelerle üstesinden gelineceği sanıldı, ancak toplumsal tarihte tekrar ve ihya mümkün olmadığı için murat edilen sonuçlar alınamadı.

Başka bir düzlemde benzer bir hatayı 12 Eylül öncesindeki en geniş sol gruplar yapmış, rüzgar dinince kaldıkları yerden yol devam edebileceklerine inanmış, ama alabildiğine yanılmışlardı; zaman masa başında imal edilmiş her tür beklentiyi boşa çıkardı. Devrimci sosyalistlerin Alevilik dinamiğini, onu başka bir düzeye indirgemeden vurgulaması bir tarihsel-siyasal düzeltme hareketi olarak kavranabilir. Bu o kadar öyledir ki, varoluş haklarını tam da böyle bir eksende gelişen olayların ortasında, Gazi ayaklanması günlerinde kazandılar. Denilebilir ki, o anda o halk dinamiğiyle buluşulamasa belki yıllarca sıradan bir siyasal varoluşa mahkum olunacaktı.

Burada çifte paradokstan bahsedilebilir. Bilindiği gibi Hz. Hüseyin’in öldürülmesi, fiilen, İslam’daki ilk siyasal mezhepleşmedir. Ondan önce halife Osman halkın dahil olduğu bir kuşatma sonucu feci şekilde öldürülmüştü. Ardından halife Ali ile Muaviye çatışması başladı. Ali’nin öldürülmesi ve Emevi ailesinin kazanması siyasal ayrılık olmakla birlikte, doğrudan siyasal mezhepleşme Hüseyin’in katliyle gerçekleşti. Daha sonra bu siyasal mezhepleşme itikadi mezhepleşmeye vardı. İlk iki tek tanrılı din kabul edilen Yahudilik ve Hristiyanlıkta da itikadi mezhepleşmeler siyasal ayrışmaların sonucu olarak belirdi. Teoloji her seferinde siyasal ayrışmanın mütemmim cüzü oldu. Tarihsel devrimlerde yorulma, çıkar gruplarına doğru çatallanma, katmanlaşma veya sosyal sınıflara bölünme halleri belirginlik kazandıkça, saflaşmalar da belirginlik kazanmıştır. Söz gelimi Yahudilikte Sadukiler, Ferisiler ve Esseniler üç büyük siyasal saflaşmanın mezhebi görünümüydü. Birbirlerine kast eden zihin yapısına sahiplerdi. Aynı kitaptan/kaynaktan besleniyor, ama kaynak metinleri, ilahi yasaları kesimsel çıkarları üzerinden ele alıyorlardı.

Hristiyanlık evvela dip akıntısı ve ardından halk hareketi olarak gelişerek öncekilerin oluşturduğu setleri parçaladı. Çileli uzun mücadeleler sırasında Hristiyanlık iki evrede mezhepleşmelere uğradı. İlki, yoğun baskı ortamında, merkezi perspektiften yoksun kalanların farklı Tanrı-İsa tahayyülüne yaslanan, belli öbeklerde bir araya gelmiş toplulukların kesimsel inancına dönüşen Hristiyanlık yorumlarıydı. Anadolu coğrafyasında iktidarın elinin kolunun uzanamadığı mücavir alanlar bu tür toplulukların yurdu haline geldi. İkincisi, 325’te İznik Konsili’nin aldığı kararla İsa’nın tanrının biricik oğlu ve mesih olduğu savına itiraz edenlerin dışlanmasıyla yaşandı. Hristiyanlık Roma devlet dini olmuştu. Heretik-sapkın sayılan alternatif din yorumlarını sahiplenenler zulme uğradı, birçoğu canını kurtarmak zorunda kaldı, ki bunlardan bazısı, mesela Marcion’un gnostik karakterli Hristiyanlığı, uzak bölgelerde örgütlenip geniş toplulukları etkiledi. Antakyalı patrik Nastorius da Nasturilik yorumunu kalıcılaştırabildi. Kırılımlar sonraki asırlarda sürdü ve heretik addedilenler genelde ana akımı temsil edemedi.

Bu örneklerde tipik özellik, dinin hakim yorumunun devlet aygıtı tarafından mülk edinilip egemen sınıf çıkarlarına göre biçimlendirilmesi, karşı çıkanların mezheplere ve mezhep içi alt mezheplere bölünmesidir. Benzer örneklere İslam geleneğinde de rastlarız. Din Emevi devletinin denetimine sokulur ve himaye edilen iktidar yazıcıları eliyle yeniden yapılandırılırken, Ehlibeyt veya Ali Şiası/Şiatul Ali (Ali taraftarları) sayılanlar Kerbela katliamı ardından kategorik olarak dışlandı, sağ kalanlar ömürlerini takip altında geçirdi.

Bundan sonrası sol geleneği de ilgilendirdiği için özel bir dikkati hak ediyor. Devlet denetimindeki din-ideoloji kendi içinde kimi ayrışmalara uğradı. Ancak o cenahtaki gerilimler genellikle yönetilebilir sınırlar içinde kaldı, haddi zorlayanlar veya İslam’ın devletleştirilmesine türlü biçimlerde karşı çıkanlar tasfiyeye uğradı. Sünni ekolün dört büyük mezhebinin kurucu imamlarından ikisi fiilen işkence gördü (Ebu Şafii ve Ebu Hanife; bilindiği gibi Türkiye’deki Sünni Müslümanların neredeyse tamamı bu iki mezheptendir). Kürt veya Türk olduğu kabul edilen Ebu Hanife işkencelerden dolayı hayatını kaybetti. Sünni ekol dört ana mezhep ve kimi varyantları ile sınırlı yorumlarla şekillenirken, itirazlar sistemi tehlikeye atmama özel gayretiyle, genellikle kişilerin yetmezlikleri üzerinden ifade edildi.

Kerbela sonrasında ise, Ehlibeyt ekolünün kurucu-bağlayıcı lider figürü Hüseyin katledildiği için, o siyasal damar bütünlüğünü koruyamadı. Yer yer basit intikam ve nefret hareketleri çıkardı içinden. Harekete geçtiğinde örgütsel planda yenilgiler serisine dönüşen darbelere maruz kalmanın bir başka sonucu Şiatul Ali’nin dahili parçalanmalara uğrayışıydı. Teolojik-ideolojik-politik her akımın bağlıları arasında alabildiğine bölünen, yer yer birbiriyle nizalı duruma düşen çevrelerin çoğalması o güzergahta ağır yenilgiler alındığına işaret eder. Dolayısıyla boğucu ideolojik ve örgütsel krizlerin birbirini besleyerek büyümesi bir tür kadere döndü. Süreci ve sonuçlarıyla ödeşilmemiş her yenilgi yeni yeni dağılmaların, çekişmelerin, alt mezhepleşmelere doğru parçalanmaların, örgütsel klanlaşmaların katalizörüdür.

Asıl sorunlu kısım, her çevrenin bölünmeleri meşru kılacak farklı izah ve iddialara sarılması, oradan hareketle diğerlerini suçlaması, kendisinin yegane doğru ve diğerlerinin sapkın/yanlış olduğu ajitasyonuna yönelmesidir. Yola çıkıldığında güdülen amaç ile içinde olunan anın söylem, eylem ve idealleri arasında devasa fark oluştu. Halkın gündelik gerçeğinden koparak aşırılaşan, uçlaştıkça radikalleşen, fakat dönüp dolaşıp bağlılarına zarar veren yaklaşımlar giderek belirleyici hale geldi. Şiatul Ali geleneğinde bu “gulatlaşma” olarak tabir edildi. Haddini aşma, aşırılaşma anlamındaki gulatlaşmayı uçuk kaçık fikirleri, sağdan soldan apartılmış lafları kendisini Şiatul Ali’den sayan çevrelerden birinin vaatlerinde bulmak mümkündür. Bu nedenle Ali Şiası bir yerden sonra kendisini bunlardan ayırmaya çalışmış ve dolayısıyla savunmada kalmıştır.

Pratik politika alanında “ne olmadığını” açıklamaya çalışmak, salt hız kaybıyla değil, aynı zamanda dar bir alana sıkışmak, dahası sıkıştırılan alanda hareket etmeye razı gelmekle sonuçlanır. Bir de aşırı ifadelerle bizzat mayınlanmışsa o parkur, kendisini koruma kaygısı öne çıkar, menzilden kopmak kaçınılmazlaşır.

Bir örnek vaka olarak Kerbela sonrasında baş gösteren alt mezhepleşme eğilimleri bunun bir konjonktür etkisi halini almasına yol açmıştır. Tarihsel mücadelelerde genel akış hangi yöndeyse gruplaşma eğilimleri onu takip eder zira. Ele alınan örnekte beliren tutumun modern zamanlardaki karşılıkları az değil. Enternasyonal düzeyde devrimci ve sosyalist solun serüveni bunu doğrular. 20. yüzyılda sosyalizm mücadelelerindeki çatallanmalar çok sayıdaki doğrulayıcıdan biri. SSBC ve Çin gibi devletler modern revizyonizm temelinde devlet çıkarlarıyla bağlı sürdürülen gerilimin tahrip edici etkisiyle, diğer ülkelerin devrimcileri ve sosyalistleriyse zaferlerden çok yenilgilerle baş başa kaldı. O siyasal manyetik alandan çıkmak kolay değildi; “sosyalizm” ambalajlı devlet ihtiyaçları doğrultusunda üretilen pratiğe eklemlenmek yahut bunları rehber almak birçok akım için yapısal kördüğümlere yol açtı. Merkezdeki arızalar çevredeki takipçilere böyle böyle içerilirken, bir tür enfeksiyon transferi gerçekleşerek yayıldı.

Böylesi bir konjonktürde, kabaca 1960-80 aralığında şekillenen Türkiye devrimci ve sosyalist hareketi, bazen incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden bölünmelere, olağanüstü bir hızla parçalanmalara ve gruplaşmalara maruz kaldı. Birbirleriyle neden ayrı düştüklerini açıklayamayan, yer yer kişisel çekişmelerden ileri gitmeyen bölüntülerin ve birbirini hasım saymaların yol açtığı maneviyat bozulması, bunlarla ödeşeme cesareti gösteremeyen devamcıları tarafından devralındı. Günden güne zayıflamak ana akım olmaktan çıkarak gulatlaşmak, ezilenlerde karşılığı olmayan akla ziyan “fikirler” öne sürerek kendine kapanmak biçimindeki akışa kapılmanın ve söz konusu zaafı yeniden üretmenin sonuçları arasındadır. Bilindiği gibi, devrimci sosyalistler ’90’lı yıllarda evvela kendi parçalı konumlarına müdahale etti. Gelişim sınırlarına dayanmış grupsal varoluştan yeni bir forma sıçramak stratejik bir hamle, 12 Eylül öncesinin sayısız bölünme ve gruplaşma eğiliminin pratik bir eleştirisiydi. Teorik-politik kavrayışın demokratik devrim anlayışında devrimci hareketin kahir ekseriyetinden olumlu anlamda ayrılarak çeşitliliği ve çoğulluğu prensip olarak benimsemesi de gayet önemli bir kazanımdı.

Tarih boyunca kırıma, dağılmaya, sürgüne tabi tutulmuş bir inanç topluluğuna, kendileri darmadağın, güçten yoksun, güven verme kabiliyetinden mahrum gruplar üzerinden sonucu tayin edecek nitelikte bir etkide bulunulamazdı. Hemen herkesin gördüğü ama konuşmadığı, yok saydığı bu gerçeği ifade etti devrimci sosyalistler. Alevi dinamiğiyle yeni düzeyde buluşma yönelimi onlara irili ufaklı başarılar kazandırdı. Dikkat edilirse, devrimci harekette o yıllarda, biri devrimci sosyalistler olmak üzere, bütünlüklü ve büyüyen bir güce kavuşan iki ana akım, diğerleriyle kıyas kabul etmeyecek biçimde Alevi dinamiğiyle iletişim kanalları açmayı başarmıştır. Burada devrimci döngüden bahsedilebilir. Güçlenme emekçi halk sahasında olmak ve bütün o sahayı tutmakla sağlanmış, elde edilen imkanlarla yeni düzeyde güç biriktirmeye girişilebilmiştir.

Gerek Kerbela, gerek modern sınıf ilişkilerindeki eğilimler, gerekse siyasi coğrafyamızda yaşananlar uçlara savrulma, bölünüp parçalanma, dar bir marjın dışında kalanları dışlama pratiklerinin yenilgilerle doğrudan ilişkisi olduğunu ortaya koyar. Bu pratikleri öneren her sektin geçmişi büyük ölçüde başarısızlıklar ve yenilgilerle doludur. Pratik politika sahasında olmak gibi bir amaç taşıyan her kolektif bakımından bu tür apolitik eğilimler kendi varoluş gerekçesini dinamitler.

Kerbela’dan Gadiri Xum’a, Kandillerden Ramazan ve Kurban bayramlarına, Noel’den Hamursuz Bayramı’na, Çarşema Sor’dan Paskalya Yortusu’na her din ve inanç topluluğunun sevinç ve hüzün günleri özünde toplumsal dayanışma ve kolektif hafıza hissiyatıyla donanmıştır. Toplulukların kendileriyle ilgili tarihleri öne alması olağan. Devrimci sosyalistler tam da bu yatay toplumsal iç içe geçişi sağlamak, o bahiste meydana gelebilecek dar görüşlü içe kapanmaları elimine etmek, o sahada bulunmak durumunda. Birini diğerine üstün tutmadan, yargılamadan, indirgemecilik tuzağına düşmeden tümüyle birden ilişkilenmek aynı anda yerel ve evrensel olma meziyetlerini varlığında cisimleştirmeyi sağlayacağı için teorik ve düşünsel yeni ufuklara açılmayı mümkün kılacaktır.