Kongre, Fesih, Barış, Yeni Dönem

You are currently viewing Kongre, Fesih, Barış, Yeni Dönem

“Ancak savaşanlar barışabilir.” PKK önderi Öcalan ve PKK kongresi tarafından da dile getirilen bu söz tabii ki doğru. Türk burjuva devleti ile Kürt ulusal demokratik hareketi arasındaki uzlaşı süreci bir barış anlaşmasına denk düşüyor. Savaşan iki taraf da barış istiyor. Barış anlaşması taraflardan birince “Barış ve demokratik toplum süreci”, diğerince “Terörsüz Türkiye süreci” olarak adlandırılıyor. Ama adlandırmalardaki bu farklılık başlı başına barışın içeriklendirilmesindeki farklılık değil mi?

PKK’nin 5-7 Mayıs tarihli 12. kongresi Kürt ulusal demokratik hareketinin yeni rotasını resmileştirdi. PKK önderi Abdullah Öcalan, bilindiği gibi, Şubat sonundaki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”* ile bu yeni rotanın anahatlarını çizmişti. PKK’nin örgütsel varlığına ve silahlı mücadelesine son verme kararlarını alan kongre ise, bu kararların fiilen uygulanmasının Öcalan’ın süreci yürütüp yönlendirmesini ve devlet tarafından yasal demokratik siyaset hakkı ve bütünlüklü hukuki güvence sağlanmasını gerektirdiğini belirtti.

Kongrenin Kürt ulusal demokratik hareketi için yeni bir dönemin girişini teşkil ettiği açık. Bu yeni dönem programatik ve stratejik dönüşüm, yasal örgütlenme ve silahsız mücadeleye geçiş pratikleştiği ölçüde şekillenecek.

Bununla beraber PKK kongresi, yalnızca Kürt ulusal demokratik hareketi için değil, genel olarak Türkiye ve Kürdistan’daki politik özgürlük mücadelesi için de yeni bir dönemin girişi anlamına geliyor.

Politik Mücadelede Yeni Dönem

“Yeni dönem” nitelemesiyle kastedilen, öncelikle, 20 Temmuz 2015 faşist saray darbesinden bugüne uzanan, Tayyip Erdoğan’ın faşist şeflik rejiminin kurumsal inşasına sahne olan, faşist sömürgeci saray iktidarı ile Kürt ulusal demokratik hareketi arasındaki amansız savaşta tarafların karşılıklı irade kırma amaçlarıyla içeriklenen 10 yıllık aşamanın sona ermesidir. Fakat Kürt ulusal özgürlük savaşının tarihsel bütünlüğünden bakıldığında bu Türk sömürgeciliğine karşı 1984’de başlayan gerilla savaşının bir “uzlaşma”yla sonuçlanması da demektir.

Türkiye ve Kürdistan’daki siyasal ve toplumsal gidişat 2013-2015 İmralı görüşmeleri süresince faşist Türk burjuva devletinin aleyhinde sonuçlar üretmiş, Rojava devriminin yayılmasından Gezi-Haziran ayaklanmasına ve 6-8 Ekim Kobanê serhildanından HDP’nin 7 Haziran seçim başarısına değin her önemli siyasi dönemeç bütün devrimci-demokratik mücadele dinamiklerinin güç kazandığını göstermiş, Kürt ulusal demokratik hareketi Bakur’da özyönetim direnişleri hamlesini hazırladığı adımlar atmış, 7 Haziran seçiminde AKP hükümet kuracak çoğunluğu yitirmiş ve Erdoğan’ın başkanlık hedefi sallantıya girmişti. Bu gidişatı tersine çevirmek isteyen faşist şef Erdoğan, önce “Dolmabahçe mutabakatı”nı yırttı, akabinde Suruç katliamıyla simgelenen saray darbesini gerçekleştirdi, devamla “çöktürme planı”nı devreye sokarak “devletin bekası” söylemi eşliğinde sınır tanımaz bir sömürgeci ve faşist taarruz başlattı. PKK bu taarruzun temel hedefiydi. Gittikçe kapsamlılaşıp süreklileşen biçimde bombalanan Medya Savunma Alanları’nda kalıcı işgal üsleri oluşturulması, Rojava’ya geniş çaplı sömürgeci işgal saldırıları düzenlenmesi, devlet sınırlarının duvarlarla ve her türlü gözetim araçlarıyla kontrol altına alınması, Bakur kırlarında gerillaya ağır askeri darbeler vurulması, ırkçı ve inkarcı faşist devlet terörü yoluyla Kürt ulusal kitle hareketinin geriye sürülmesi, yasal ve parlamenter demokratik mücadele kulvarlarının haddi hesabı olmayan gözaltı ve zindan saldırılarıyla tıkanması özel savaşın köşe taşları oldu. Kritik güç ve mevzi kayıpları yaşamasına rağmen ulusal demokratik hareket 10 yıl boyunca büyük bir fedakarlık, yaratıcılık ve kahramanlıkla faşist sömürgeciliğe direndi. Bir yandan katliam, işgal, suikast, hapishane ve kayyumuyla, diğer yandan tüm güçlerini alabildiğine merkezileştirmesi ve teknolojik donanımını olağanüstü tahkim etmesiyle sömürgeci faşist şeflik rejimi ise, ulusal demokratik hareketi siyasi-askeri bakımdan yenilgiye uğratmayı başaramasa, dahası Garê ve görkemli savaş tünelleri direnişleri karşısında moralsizliğe ve siyasi-askeri bocalamalara sürüklense de, son 10 yıl içinde, özellikle keşif ve saldırı imkanlarını on misli artıran askeri teknolojinin yarattığı avantajlarla, emperyalistlerin ve KDP’nin desteğiyle gitgide siyasi ve askeri, taktik ve psikolojik üstünlük sağlamayı başardı.

Filistin direnişinin 7 Ekim Aksa Tufanı çıkışının ardından İsrail devletinin soykırımcı siyonist savaşı Ortadoğu’ya yayma hamlelerine yönelmesiyle bütün bölgenin yeni bir altüst oluş sürecine girmesi Erdoğan şefliğindeki Türk burjuva devletini siyaseten kaygılandırdı. Zira İsrail siyonizminin bölgede hızla artan siyasi-askeri inisiyatifi ve bölgenin değişmekte olan politik dengeleri sonucunda Kürt ulusal demokratik hareketinin değerlendirebileceği yeni siyasi imkanlar doğmaktaydı. Faşist şef Erdoğan’ın “iç cepheyi sağlamlaştırma” söylemi bu kaygının ürünüydü. Bu koşullarda Devlet Bahçeli Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ı aynı zamanda legal politika yapma ve umut hakkını da vaad ederek silahlı mücadeleye son vermesi, PKK’yi feshetmesi için çağrı yaptı. Öcalan’ın bunu “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile yanıtlaması bir siyasi uzlaşma sürecinin fiilen başlaması demekti. Ne var ki, bu uzlaşma süreci sömürgeci faşist şeflik rejiminin “Tamil çözümü” planını ilerlettiği, soykırımcı saldırılarını yoğunlaştırdığı şartlarda başladı. Ulusal demokratik hareketin dört parça Kürdistan’da bütün mevzileriyle ve kazanımlarıyla beraber yok edilebileceği tehlikesini göz önünde tuttuğu anlaşılan Öcalan, bu çerçeve dahilinde PKK’nin silahlı mücadeleye son vermesi ve kendisini feshetmesi için ulusal demokratik harekette ideolojik-politik ağırlığını koydu. Teorik gerekçeleri bir yana, bu kararların karşılığında, geriye doğru büyük bir adım atılacağı, sömürgeci faşist rejimin 10 yıl önce İmralı görüşmelerinde sunduğu ama ulusal demokratik hareketin kabul etmediği uzlaşı çerçevesinden daha dar bir çerçevenin kabul edileceği anlaşıldı.

Faşist sömürgecilik ile ulusal demokratik arasında gündemde olan bu uzlaşının şartı olarak gerillanın dağıtılması, yasal örgütlenme ve mücadele düzlemine geçilmesi halinde, Türkiye ve Kürdistan’da politik mücadele koşullarında esaslı bir değişim gerçekleşeceği bellidir.

İlkin, faşist şeflik rejiminin siyasi programını yürütmesinin önündeki en büyük engel, en örgütlü ve en kuvvetli antisömürgeci ve antifaşist direniş dinamiği, Kürt ulusal gerillası politik mücadele sahnesinden çekilmiş olacaktır.

İkincisi, Türkiye işçi sınıfı ve ezilenleri için nesnel bakımdan başlıca müttefik olan Kürdistan ulusal demokratik hareketinin pratikte büyük bir devrimci rol oynayan geniş çaplı silahlı mücadelesinin sona ermesiyle, Türkiye-Kürdistan birleşik devriminin gelişiminde çok önemli bir stratejik devrimci imkan yitirilecektir.
Üçüncüsü, PKK’nin yeni ideolojik-politik rotası dizginsiz faşist devlet terörünün sonucu olarak son yıllarda emekçi sol hareket bünyesinde hayli etkinleşmiş olan tasfiyeci çizgi ve eğilimleri katılaştıracak, derinleştirecektir.

Dördüncüsü, Türkiye Cumhuriyeti’nin tekçilik temelindeki varoluşunun ve faşist bir rejimle yönetiliyor oluşunun bütünleşikliği temelinde ortaya çıkan yapısal rejim krizinin güncel zeminde canlı kalmasını, derinleşmesini, devletin yeni siyasi krizlere sürüklenmesini sağlayan temel dinamik veya başta gelen etken olarak gerilla savaşının sona erdirilmesi, rejim krizinin yönetilmesinde faşist sömürgeciliğe yeni imkanlar sağlayacaktır.

Beşincisi, söz konusu uzlaşı sürecinin Kürdistan’ın dört parçasıyla ilgili, dolayısıyla sömürgeci devletler olarak Suriye, Irak ve İran’la da ilgili boyutlarının veya sonuçlarının olması Türk burjuva devletinin bölgesel siyasi, askeri ve diplomatik konumlarında ve uluslararası ilişkilerinde de farklılaşmalar yaşanmasına yol açacaktır.

Bu tablonun işaret ettiği gibi, Türkiye ve Kuzey Kürtdistan’da birleşik devrim, politik özgürlük ve sosyalizm için mücadelenin koşullarında kapsamlı değişikliklerin meydana geleceği yeni bir dönemin girişindeyiz. Kürdistan’da faşist sömürgeci Türk burjuva devletine karşı yürütülen gerilla savaşının sona eriyor oluşu, emperyalistler başta olmak üzere burjuva devletleri dünyadaki silahlı devrim mücadelelerini ve bu mücadelelerin öncü güçlerini ezmekte daha bir cesaretlendirirken, nesnel olarak, emekçiler ve ezilenler arasında yasadışı örgütlenmenin ve silahlı mücadelenin başarıya ulaşıp ulaşamayacağına, devrimin zaferinin mümkün olup olmadığına dair kuşku, güvensizlik ve ümitsizlik eğilimlerini besleyecektir.

2025 yılının ilk yarısında Türkiye-Kürdistan birleşik devriminin gelişimindeki eşitsizliğin yeni bir konjonktürel görünümü ortaya çıkmıştır. Bu defa, Türkiye’de emekçiler ve ezilenler Mart ayaklanmasıyla bir politik atılım sergilerken, Kürdistan’da ulusal demokratik öncü PKK kongresinde resmileştirilen niteliksel bir gerileme seyrine girmiştir. Diğer yandan Bakur sathında ve Türkiye kentlerinde Kürt ulusal kitle mücadelesinin yasal, barışçıl ve fiili meşru biçimlerde kendisini ortaya koymaya devam edeceği de açıktır. Devrimin gelişimindeki eşitsizlik Kürdistan’ın dört parçası kapsamında da geçerlidir. Öyle ki, ulusal demokratik öncü esasen Bakur ve Başûr zemininde niteliksel bir gerileme seyrine girmesine rağmen, Rojava devrimci-demokratik kazanımlarını koruyup güvencelemeye çalışmakta, Rojhilat ise emperyalist-siyonist saldırganlığın güncel hedefinde duran ve yakın geleceği belirsizleşen İran molla rejimi karşısında belki de öne çıkmaya hazırlanmaktadır.

Yeni dönemde Türk burjuva devleti ile Kürt ulusal hareketi arasındaki uzlaşı sürecinin hangi dönemeçlerle karşılaşacağı, “barış koşulları”nın hangi somut biçimler alacağı henüz netleşmiş değil. Hatta sömürgeci faşist şeflik rejiminin PKK kongresinde alınan kararların pratikleştirilmesi için beklenen adımları hangi ölçüde atacağı da halen belirsiz. Fakat faşist AKP-MHP blokunun tekçi devlet yapısını ve faşist şeflik rejimini koruyacak bir doğrultuda hareket ettiğine, gerek ulusal demokratik haklar, gerekse genel demokratik haklar konusunda asgari taviz hattında mevzilendiğine, rejimin burjuva demokratik yönde değişimi için en ufak bir eğilim taşımadığına dair yeterince veri mevcut. Bu nedenle, genel bir “siyasi yumuşama”, “demokratik hak ve özgürlüklerin genişlemesi” beklentisine kapılmamak yeni dönem hazırlığı için temel perspektif olmalıdır.

Rejimin Politik Doğrultusu

PKK 12. Kongresi’nin Medya Savunma Alanları’nda havadan ve karadan saldırıların, sömürgeci kuşatmanın ve KDP ambargosunun devam ettiği koşullarda toplandığının açıklanması Erdoğan şefliğindeki faşist sömürgeciliğin yürüttüğü politikanın bir göstergesi. PKK’nin Mart başında ilan ettiği ateşkese hiç değilse fiili bir ateşkesle karşılık vermeyen bu küstah politika, devletin, Öcalan’la görüşmeler sırasında taahhüt ettiği bilinmesine rağmen, İmralı’daki özel tecrit koşullarında kısmi bir esnemenin ötesinde kapsamlı bir değişikliği halen gerçekleştirmemiş olmasında, Öcalan’ın geniş bir sekretaryayla beraber çalışabileceği, Medya Savunma Alanları’daki yönetim kademesiyle süreğen şekilde ilişkilenebileceği, parti ve kitle örgütü temsilcilerinden gazetecilere değin geniş bir kesimle temas edebileceği koşulları sağlamayı PKK’nin silahları fiilen bırakmasından sonraya havale etmesinde de görülüyor. Keza faşist saray iktidarının burjuva meclisten geçen “10. yargı paketi”nde hasta tutsakların serbest bırakılmasını sağlayacak maddeleri bile dışta bırakması niyetini ve hedeflerini işaret ediyor.

Sömürgeci faşist şeflik rejimi PKK kongre kararlarının herhangi bir şarta bağlı olmaksızın hızla uygulanması, Kürt ulusal demokratik hareketinin yaz sonuna kadar silahsızlanması için, MSA’daki saldırılar dahil, durumu pervasızca zorluyor. Saray cenahında, “devletin PKK’yi yenilgiye uğrattığı”, “herhangi bir taviz vermeden PKK’yi teslim olmak zorunda bıraktığı” minvalinde sömürgeci faşist psikolojik savaş argümanları eksik olmuyor. PKK’nin varlığına son verip silah bırakması sonrasında devletin çeşitli demokratik dönüşümlere hazırlandığı ifade edilirken, faşist sömürgecilik katında “demokratik açılımlar” diye etiketlenen bu dönüşüm vaadinin neleri kapsadığının ve kapsayacağının somutlaştırılmasından bilhassa kaçınılıyor. Faşist şeflik rejimi, bir yandan da olanca gayretiyle, Rojava’yı statüsüzleştirme, siyasi ve askeri özerkliği ortadan kaldırma hedefi peşinde koşmaya devam ediyor.

Kürt ulusal varlığını tanımanın ve Kürt ulusal demokratik haklarını kabul etmenin sömürgeci Türk egemenlik sisteminin çözülüşüne kapı aralayacağından, nihayetinde Kürt ulusunun ayrılmasına ve resmen devletleşmesine yol açacağından korkan, bunu çoktandır “beka sorunu” olarak tanımlayan faşist sömürgecilik, bu kapsamda devlet yapısında burjuva demokratik nitelikte ve geniş çapta dönüşümler yapmaya kapalı. “Tek ulus, tek dil, tek vatan, tek bayrak, tek din, tek mezhep” teklemesinden vazgeçmiş değil. Faşist AKP-MHP bloku, Kürt ulusal demokratik hareketinin dört parça Kürdistan’da silahsızlanmaması halinde derhal devreye sokmak üzere, soykırımcı “Tamil çözümü” planını da yedekte tutuyor.

Burjuva muhalefet ise Kürtlerin belirli ulusal talepleri karşılanarak Türk burjuva devlet yapısının demokratik dönüşüme uğratılması doğrultusunda faşist AKP-MHP blokunu ileri itme zihniyetine ve çizgisine sahip dağil. Lozan Antlaşması’na, 1924 anayasasına, tarihsel soykırım politikalarına ve Kürt demokratik uluslaşmasına dair PKK’nin 12. kongre açıklamasında yer alan vurgular hakkında Doğu Perinçek’in fitilini ateşlediği ırkçı şoven demagoji kampanyasının özellikle kemalist ulusalcı cenah içinde çabucak yayılması da buna işaret ediyor. Özgür Özel liderliğinde CHP’nin mevcut yönetimi Türk burjuva devleti ile Kürt ulusal demokratik hareketi arasındaki uzlaşı sürecinin önünde durma politikası izlemediğini, bilakis “Kürt sorununu esas ben çözerim” söylemini benimsediğini ortaya koymasına rağmen, bu ırkçı şoven kampanyanın CHP içinde de bir siyasi yankısı olduğu ve olacağı, hatta Mart ayaklanmasını takiben CHP’nin düzenlediği mitinglere katılan Türk emekçi kitleleri arasında “CHP’nin cumhurbaşkanı adayı hapse atılıyor ama terörist başı Öcalan hapisten çıkarılıyor” şeklindeki şoven tepkileri kışkırttığı ve kışkırtacağı aşikar.

Rejimin politik doğrultusu meselesine Türkiye açısından baktığımızdaysa, faşist şeflik rejiminin burjuva muhalefeti ezip dağıtma yolundaki adımlarını gitgide hızlandırmakta olduğunu görüyoruz. Halk ayaklanmasının patlak vermesine neden olan 19 Mart saldırısı, İstanbul belediye başkanını tutuklayıp belediyeyi kayyumla gasp etme, böylece CHP’nin cumhurbaşkanı adayını saf dışı bırakma ve ardından da CHP yönetimine kayyum atama planıyla bağlı bir büyük faşist siyasi harekattı. 19 Mart’tan bugüne yaşananlar, faşist şeflik rejiminin politik iktidarın seçimle el değiştirmesine kapalı olan, dolayısıyla burjuva muhalefete dahi “majestelerinin muhalefeti” ötesinde gelişebilecek bir siyasal-örgütsel varoluş alanı bırakmamayı program edinen bir devlet yapısına ilerlemiş olduğunu defaatle kanıtlıyor. Burjuva muhalefetin siyasi odağı CHP, halen daha, Özgür Özel’in başkanlığa seçildiği kurultayın iptal edilmesi ve CHP yönetiminin gasp edilmesi tehdidiyle yüz yüze.

Saray iktidarının Türk burjuva muhalefetini ezip dağıtmayı hedeflerken Kürt ulusal demokratik muhalefetine geniş bir siyasi alan açacağı, Türkiye’de faşizm hüküm sürerken Bakur’da demokrasinin yeşermeye başlayacağı düşünülemez. Faşist şeflik rejimi için, Erdoğan’ın politikaları etrafında kümelenen güçler “iç cephe”yi meydana getirirken, Erdoğan’ın politikalarına farklı içeriklerle de olsa itiraz yükselten burjuva muhalefetten devrimci-demokratik dinamiklere değin bütün güçler “dış cephe”nin parçaları veya uzantılarıdır. “İç cephenin sağlamlaştırılması” bütün bu “dış cephe unsurları”nın bertaraf edilmesi demektir. “İç cephe”de konum almaya çağrılan Kürt ulusal demokratik hareketinin Erdoğan’ın politikalarına karşıt bir siyasi çizgi izlemesinin, inkara, sömürgeciliğe, faşizme, erkek egemenliğine karşı taleplerle mücadeleyi büyütmesinin sömürgeci faşist reflekslerle yanıtlanacağına kuşku yoktur.

Özetle, sömürgeci faşist rejimin şefi Erdoğan ve faşist MHP’nin başbuğu Bahçeli, Türk burjuva devleti ile Kürt ulusal demokratik hareketi arasındaki uzlaşı sürecini “demokratik açılımlar” ve “Kürtler için haklar” bağıntısıyla değil, “devletin bekası” ve “iç cephenin sağlamlaştırılması” bağıntısıyla ele alıyorlar. Bu bağıntının güncel burjuva politika düzlemindeki temel bir halkasını da faşist şeflik rejimine özgü yeni bir anayasanın getirilmesi ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı kostümü içindeki başkanlığının en az bir dönem daha sürdürülmesi hesabı oluşturuyor. Faşist AKP-MHP bloku yeni bir anayasanın kabul edilmesinde ve Erdoğan’ın tekrar başkan seçilmesinde Kürt ulusal demokratik hareketi ve DEM Parti gibi bir büyük engeli bu uzlaşı sürecinin ürünü olarak aşabileceğini tasarlıyor.

Bu tablo, yeni dönemde faşist şeflik rejiminin hem özel olarak Kürt halkının, hem de genel olarak emekçilerin ve ezilenlerin mücadeleleriyle geriletilmesi, devrimci-demokratik zorlamalar yoluyla belirli tavizler vermeye mecbur edilmesi dışında, bugünkü uzlaşı sürecinin dolaysız ürünü olan bir “demokratik dönüşüm”e, bir “siyasi yumuşama”ya yönelebileceğine işaret etmiyor. Tablo aynı zamanda, “Öyleyse nasıl bir barış?” sorusunu da gündemleştiriyor.

Nasıl Bir Barış?

“Ancak savaşanlar barışabilir.” PKK önderi Öcalan ve PKK kongresi tarafından da dile getirilen bu söz tabii ki doğru. Türk burjuva devleti ile Kürt ulusal demokratik hareketi arasındaki uzlaşı süreci bir barış anlaşmasına denk düşüyor. Savaşan iki taraf da barış istiyor. Barış anlaşması taraflardan birince “Barış ve demokratik toplum süreci”, diğerince “Terörsüz Türkiye süreci” olarak adlandırılıyor. Ama adlandırmalardaki bu farklılık başlı başına barışın içeriklendirilmesindeki farklılık değil mi?

Kürt ulusal demokratik hareketinin, Kürt halk kitlelerinin özlemi ve isteği adil ve demokratik bir barış. Öcalan’ın özgür çalışma koşullarına sahip olması, siyasi tutsakların serbest bırakılması, PKK’nin kadro ve gerilla yapısına Türkiye ve Bakur’da yasal örgütlenme ve politik faaliyet yolunun açılması, Kürt ulusal demokratik taleplerinin bütünü için yasal siyasi mücadele alanının güvencelenmesi adil ve demokratik bir barış anlaşmasının ilk şartları aslında. Böyle bir barış anlaşmasının, en azından, ulusal inkara son verilmesini ve Kürt ulusal varlığının tanınmasını, devlet yapısında idari özerklik ve anadilde eğitim haklarını sağlayacak anayasal ve yasal dönüşümler yapılmasını içeren bir sonuca bağlanması beklenir.

Erdoğan şefliğindeki faşist sömürgecilik ise “barış” sözcüğünü telaffuz dahi etmeden, yazılı bir anlaşma metni olmasını gündemine bile almadan, sanki savaş meydanında yenilmiş bir orduya anlaşma şartlarını dikte etmekteymişçesine bir küstahlıkla barışı ele alıyor. Ona göre barış anlaşmasının başı ve sonu PKK’nin kendisini feshetmesi ve herhangi bir ulusal statü talebinden vazgeçmesi, Kürt ulusal demokratik hareketinin Kürdistan’ın dört parçasında silahsızlanmasıdır. Devletin barışında Kürtleri bir ulus olarak kabul etmek, idari özerklik ve anadilde eğitim haklarını tanımak, Öcalan’ın tamamen özgür olmasını sağlamak ve PKK önderlik kadrolarının yasal siyasi mücadeleye katılımının önünü açmak yok. Çeşitli ülkelerde örnekleri çokça görüldüğü üzere “hakikat ve adalet komisyonu” türü bir çalışma, savaş suçlarının açıklanması ve savaş suçlularının yargılanması konusunda bir mutabakat da yok. Bunun yerine, burjuva muhalefet partilerini bu sürece dahil etmek üzere burjuva mecliste “Milli Birlik ve Dayanışma Komisyonu” adını alacak ve gerçek bir yetkiye sahip olmayacak bir komisyon kurulması, esasen de silahların şuralarda şu biçimlerde teslim edilmesi, PKK yönetici kadrolarının Türkiye ve Kürdistan dışındaki ülkelere gönderilmesi, gerilla gücününse tek tek bireyler olarak sömürgeci yargı mekanizmasından geçirilmesi planlanıyor. Muhtevası belirsiz olan “demokratik açılımlar”ın sırasıysa bütün bunlardan sonra gelecek!

PKK biçimindeki özgür örgütlenmeye ve silahlı mücadeleye son vermek, yasal örgütlenmenin ve silahlı olmayan mücadelenin amaçlarını ve taleplerini yeniden formüle etmek elbette Kürt ulusal demokratik hareketinin tasarrufundadır. Hareketin önderliği yeni dönemde hareketin nasıl bir programa sahip olacağına, nasıl bir ideolojik-politik çizgi izleyeceğine, nasıl bir örgütsel yapı inşa edeceğine, nasıl bir mücadele tarzıyla ilerleyeceğine, yani hareketin yeni varoluş biçiminin ne olacağına karar veriyor. Bu arada Öcalan’ın esaret koşullarındaki önemli bir değişimin Kürt halk kitlelerinde gerçek bir kazanım duygusu yaratacağı, mücadeleci bir ruh hali mayalayacağı tahmin edilebilir, ki bu da az şey değil. Fakat gerçekleşmekte olan barışın Kürt halkının gönlünde yatan adil ve demokratik barışa tekabül etmediği, faşist sömürgeci devletin dayattığı içerikte ve Kürt ulusal demokratik hareketini tek yanlı adımlara zorlayan bir barış olduğu da açık. Öyle ki, bugün gündemdeki fiili barış anlaşmasının içeriği 10 yıl önceki barış görüşmelerinde Türk burjuva devleti tarafından masaya konulan ve ama Kürt ulusal demokratik önderliği tarafından yeterli bulunmayan içerikten de daha sınırlı.

Kürdistan somutluğunda adil ve demokratik barış Kürtler için ulusal kolektif hakların tanınmasında karşılığını bulur. Faşist şeflik rejiminin Kürt ulusal sorununa burjuva demokratik nitelikte bir çözüm getirme yaklaşımına ve kapasitesine zaten sahip olmadığı gerçeği bir yana, Kürt ulusal inkarının sona ermesi yönünde ne kadar esneyebileceğini gösterir bir veri de bulunmuyor. Örneğin, anayasanın tek dilli yapıyı şart koşan 3. maddesinin, Türkçe dışında anadilde eğitimi imkansız kılan 42. maddesinin ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm yurttaşlarını Türk sayan 66. maddesinin ne oranda değişiklik geçireceği belirsiz. Her halükarda, Türk burjuva devletinin barışı bugün kesinkes ulusal kolektif hakları kapsam dışı bırakıyor, Kürt ulusal demokratik hareketi böyle bir barış anlaşmasını kabul eder görünüyor.

Politik savaşımda büyük çaplı bir geri çekilmeyi, ağır tavizler vermeyi içeren bir barış anlaşmasını kabul etmeye mecbur kalmak bir şeydir, bu kabul edişi ideoloji katına çıkarmak, siyasal-örgütsel varoluş prensibine dönüştürmek ise başka bir şeydir.

Uzlaşı Sürecine Özgü Yeni Rota

PKK 12. Kongresi’nin rolü, ilkin, Kürt ulusal demokratik hareketinin Türk burjuva devleti ile uzlaşı sürecinde Abdullah Öcalan’ın inisiyatif alıp işaret ettiği politik konumu almasını sağlamaktır. Bununla beraber kongre, yine Öcalan’ın sunduğu görüşlere bağlı olarak, yeni dönemin yeni ideolojik-politik rotasının resmi köşe taşlarını da dizmiştir.

Kongrenin değerlendirme ve karar formülasyonlarının dikkatli ve ihtiyatlı olduğu bellidir. Örneğin, fesih kararı PKK adına yürütülen tüm örgütsel çalışmaların durdurulması ifadesiyle içeriklendirilmiş, bununla ulusal demokratik hareketin örgütsel formunun değiştirileceğine ama örgütsel bütünlüğünün korunacağına işaret edilmiştir. Keza “silah bırakmak”, “silahları teslim etmek” gibi söylemlere mesafeli durulmuş, kongrenin silahlı mücadele yöntemine son vermeyi kararlaştırdığı belirtilmiştir. Her iki kararın fiilen uygulanması ise Öcalan’ın süreci yürütüp yönlendirmesi ve devlet tarafından yasal demokratik siyaset hakkı ve bütünlüklü hukuki güvence sağlanması şeklindeki iki şarta bağlanmıştır. Bunların ötesinde de kongreden, PKK’nin “Kürdistan tarihinin gerçek kahramanlık ve özgürlük hareketi” sözleriyle nitelendirilmesinde olduğu gibi, açıkça mücadeleci bir atmosfer yansımıştır.

Buna karşın 12. kongre, faşist inkarcı sömürgeciliği ortadan kaldırıp ulusların tam hak eşitliğinin ve kendi kaderini tayin hakkının güvenceleneceği bir devrimci iktidar kurmayı, ezilen ve sömürülen sınıf, cins ve halkların silahlı devlet gücü ve egemenlik sistemi karşısında mücadelenin silahlı biçimlerini kullanma hakkını ve zorunluluğunu kategorik olarak reddederek ilkesel ve programatik olarak tasfiyeci, politik olarak reformcu bir konuma geriliyor. Bunlarla örgütsel tasfiyeciliğin farklı konular olduğunu, ulusal demokratik hareketin doğrudan bir örgütsel tasfiyeciliğe yöneldiği iddiasının burada söz konusu edilmediğini ayrıca vurgulayalım.

PKK’yi feshetme ve silahlı mücadeleye son verme kararlarının ortaya konulan ideolojik, teorik, tarihsel ve siyasal gerekçelendirilişi kapsamında, Öcalan’ın kongrede bire bir onaylanan vurgularıyla, PKK’nin ömrünü tamamlaması “reel sosyalizmin iç nedenle çözülüşü, yeni bir sosyalizm yolunun açılma gereği, Kürt kimliğinin tanınma ve gerçekleşme durumu” ile açıklanmış, silahlı mücadeleden vazgeçiş ise silahlı mücadelenin ulus-devlet amaçlı bir stratejiye dayalı olduğu ve demokratik toplum programına geçişin “demokratik siyaset ve hukuka dayanmayı gerektirdiği” söylenerek temellendirilmiştir.

“Reel sosyalizmin iç nedenle çözülüşü” ve “yeni bir sosyalizm yolunun açılma gereği” vurguları, modern revizyonist iktidarın içten çürüttüğü Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın yıkılmasıyla sosyalizm için mücadelenin bir tarihsel döneminin kapandığı ve yeni bir tarihsel döneminin açıldığı, dolayısıyla sosyalizm amaçlı her parti ve örgütün yeniden yapılanma zorunluluğuyla yüz yüze geldiği gerçeğine temas ediyor. Fakat ‘90’ların başından beri, bu gerçeklikten düzen dışı örgütlenme ve düzeni yıkma amaçlı mücadelenin, bu örgütlenme ve mücadeleyi kendinde cisimleştiren partinin miadını doldurduğu sonucunu çıkaranlar yalnızca o büyük yıkılmanın meydana getirdiği uluslararası tasfiyeci dalgaya iştirak edenler ve reformculukta karar kılanlar oldu. Devrimci bir görüş açısıyla bugün de söz konusu gerçeklikten PKK’nin miadını doldurduğu ve feshedilmesi gerektiği sonucu çıkarılamaz. Fesih kararının diğer gerekçesi, yani “Kürt kimliğinin tanınma ve gerçekleşme durumu” ise günümüzde Türk burjuva devletinin inkarcı sömürgeci yapısının nesnel bir analiziyle uyumlu değildir. Zira, ulusal demokratik mücadele inkarın en katıksız biçimlerini hükümsüz bırakmış olsa da, Kürtlerin bir ulus olarak halen kabul edilmediği, en fazlasıyla “Türk milleti”ni oluşturan bir “etnik kimlik” sayıldığı yerde ulusal inkar çözülüp gitmemiş, sona ermemiş demektir.

Bu gerekçeler PKK’yi feshetme kararını ideolojik, teorik ve tarihsel bir bağlama oturtarak teorize etme çabasının ürünü. Oysa hemen devamında, Öcalan gayet gerçekçi bir vurguyla, PKK’nin feshedilmesinin asıl gerekçesini belirtiyor: “Devletle her tür diyalog ve görüşmeler PKK resmiyeti altında kabul görmediğinden … fesih gereklidir.” Yani PKK, inkarcı sömürgecilik tarafından bütün tarihi ve varlığı Kürtlerin ulusal varoluşuyla, devletin yasalarını tanımayışıyla ve devlete karşı silahlı isyanıyla özdeşleştirildiğinden, bundan dolayı da mutlak gayrimeşru ilan edildiğinden, uzlaşı sürecinin ilerleyebilmesi için feshedilmiştir.

Silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının gerekçelendirilişi de aslında uzlaşı sürecinin gerekleriyle bağlı. Tarihsel açıdan, ulusal özgürlük hareketlerinde silahlı mücadelenin kategorik olarak ulus-devlet amaçlı stratejiye dayalı benimsenip uygulandığı elbette doğru. Fakat bir ülkenin ve ulusun tarihin belirli bir kesitindeki somut durumuna bakmaktansa bu genel doğruyu somut duruma ikame etmekle yetinmek yöntem açısından arızalı, politika açısındansa hatalı olur. Kürdistan somutluğunda sömürgeci devletler, başta da Türk burjuva devleti, Kürtlerin idari özerklik gibi taleplerini karşılayacak geniş çaplı reformlara kapıyı kapalı tuttuklarında, hatta ulusal inkar siyasetinde ısrar ettiklerinde, ulusal bağımsızlıktan daha dar ulusal amaçlarla da pekala silahlı mücadele yürütülmüştür. İşin ulusal özgürlük mücadelesi boyutu bir yana, “demokratik toplum programı”nın, “demokratik toplum sosyalizmi” amacının silahlı mücadeleye değil, “demokratik siyaset ve hukuka dayanmayı gerektirdiği” görüşü ise tamamen yanlıştır. Amaç burjuva toplum ve devlet koşulları dahilinde demokratik reformlar gerçekleştirmekten ibaretse, bunun yolunun yasadışı ve silahlı mücadeleyi dıştalayarak bütünüyle yasal, barışçıl ve parlamenter mücadele biçimleriyle belirlenmesi doğaldır. Ama bu tastamam reformizmdir. Amaç burjuva toplum ve devlet koşullarına son verip sosyalist bir topluma geçmekse, hatta bundan daha sınırlı olarak amaç faşist bir diktatörlüğe son verip halk için özgürlük ve demokrasiyi kazanmaksa, bunun yolunun yasadışı ve silahlı mücadele biçimlerini kapsaması zaruridir.

Öncelikle mesele, silahlı mücadelenin sürekliliğe sahip olup olmaması, temel yöntem olup olmaması değildir. Mesele, silahlı mücadelenin kategorik, ilkesel ve evrensel olarak dıştalanıp reddedilmesidir. 3. dünya savaşının sürdüğü ve bilhassa Ortadoğu’da yoğunlaştığı tezi ile silahlı mücadelenin miadını doldurduğu görüşü arasındaki derin tutarsızlığı geçelim. Tümü sınıfsal ve cinsel ayrıcalıklarla şekillenmiş, birçoğu aynı zamanda ulusal ve dinsel ayrıcalıklarla da dolu olan burjuva toplumlarda, sosyalizm mücadelesi, egemenler zor kullanma tekelini elde tutarken, devlet egemenlerin ayrıcalıklarına bekçilik yaparken, devrimsiz, yani zor kullanımı olmadan, yasadışı örgütlenmeden, silaha sarılmadan, sadece yasal, barışçıl ve parlamenter biçimlerle başarıya ulaşamaz. Modern tarihte hiçbir örnekte de başarıya ulaşamadı. Kısaca, devrimsiz sosyalizm olamaz.

12. kongrenin Kürt sorununa çözüm çerçevesini “demokratik cumhuriyet”, “demokratik ulus”, “ortak vatan” ve “eşit yurttaşlık” normları oluşturuyor. Bilindiği gibi, Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” “ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler”i “aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu” sayıyor ve ulusal soruna çözüm çerçevesinin dışına atıyordu. Bunu takiben 12. kongre, Kürt ulusal demokratik hareketi ile Türk burjuva devleti arasındaki uzlaşı sürecine özgü olan yeni programatik çerçeveyi, yasal biçimlerdeki örgütlenmeye ve mücadeleye geçişi olanaklı kılan çerçeveyi kurmuş oluyor.

Uzlaşı süreciyle Kürt ulusal sorununun çözüm yoluna girdiğini düşünenler olabilir. Fakat faşist şeflik rejiminin anadilde eğitim hakkını dahi resmen kabule yanaşmadığı yerde, Kürt sorunu için asgari bir çözüm döneminden değil, yeni bir mücadele döneminden söz edilebilir. Bu bir yana, devletin ve toplumun “demokratik cumhuriyet”, “demokratik ulus”, “ortak vatan” ve “eşit yurttaşlık” çerçevesindeki bir dönüşümü bile Kürt sorununa ancak kısmi ve geçici bir “çözüm” getirebilir. Çünkü uluslar arasında tam hak eşitliği sağlanmaksızın, hakkın hangi biçimde tercih edileceğinden ayrı olarak Türkler için geçerli olan, Kürdistan’ın dört parçasının bütünlüğünden bakıldığında Araplar ve Farslar için de geçerli olan kendi devletine sahip olma hakkı Kürtler için geçerli kılınmaksızın, hele de federasyon ve özerklik gibi ulusal özyönetim biçimleri çözüm repertuvarı içinde tutulmaksızın, tam hak eşitliğine dayalı nihai bir çözüm gerçekleşemez. Bunun içindir ki, Kürt ulusal sorununa devrimci çözümün çerçevesinde eşit haklara sahip halk cumhuriyetlerinin federatif birliği vardır. “Türk-Kürt ittifakı” vurgusu da, eğer demokratik ve mücadeleci bir anlam taşıyacaksa, Kürt sorununun halkçı demokratik çözümüyle bağlı bir muhtevada olacaksa, bu ancak Türk burjuva devletiyle ilişki alanının dışında, Türk halkı ile Kürt halkının devrimci-demokratik ittifakı, halkların özgürlük ittifakı olarak tanımlandığında mümkündür.

Öcalan’ın sunduğu perspektife bağlı olarak 12. kongrenin kabul ettiği programatik görüşlerde, yeni dönemdeki mücadelenin amacı, bir yandan Kürt sorununun çözüm çerçevesi “demokratik toplum”a daraltılarak ve diğer yandan ideolojik-politik hedefin çerçevesi “sosyalizm”e genişletilerek tarif ediliyor. Ulusal demokratik talepler sınırlanıyor, genel demokratik mücadelenin içine yerleştiriliyor, mücadelenin hedefi de ulusal olandan toplumsal olana evriliyor, “demokratik toplum sosyalizmi” amacı doğuyor. Buradaki kritik değişimin ulusal soruna çözüm çerçevesindeki daralma, ulusal demokratik hakları genel demokratik hakların bir parçası olarak sınırlama olduğunu, “demokratik toplum sosyalizmi”ne genişlemenin ise bu daralma ve sınırlamayı ikame etmekle işlevsellik kazandığını söylemek gerçekçi olur. Yine de “demokratik toplum sosyalizmi” bütünlüklü bir amaç ifadesidir ve Kürt ulusal demokratik hareketi tarafından derinlemesine işleneceği bellidir.

Öcalan’ın kongreye sunduğu belgede belli başlı özelliklerine değinilen ve kongrede de resmen benimsenen “demokratik toplum sosyalizmi” anlayışı, 20. yüzyılda gelişen sosyalizm anlayışını ve deneyimlerini, öncelikle de Sovyetler Birliği’ni ulus-devletçiliği, endüstriyalizmi ve iktidarcılığı aşamamış, bu nedenle de kapitalist moderniteye hizmet etmiş olmakla eleştiriyor. Ulus-devletin yerine demokratik ulusu, kapitalizmin yerine komünü, endüstriyalizmin yerine eko-ekonomiyi koyarak, amaçladığı toplumsal sistemi demokratik modernite olarak tanımlıyor.

Sosyalizm mücadelesinde yeni bir aşamayı temsil ettiği söylenen “demokratik toplum sosyalizmi”, şimdiden belirtilebilir ki, iki temel zaafla malul bir anlayış. Birinci zaaf, Lenin ve Stalin’in sosyalizm anlayışıyla Kruşçev ve Gorbaçov’un sosyalizm anlayışının “reel sosyalizm” adı altında aynı kefeye konulmasıyla, ulus-devleti aşmayı amaçladığı kuşkusuz olan leninist sosyalizm anlayışına “ulus-devletçi sosyalizm” etiketi yapıştırılmasıyla, sosyalizm deneyimlerinin özellikle toplumsal eşitlik ve ulusal özgürlük bakımından sağladığı büyük gelişmelerin yok sayılmasıyla, sosyalizm tarihinin neredeyse bütün kazanımlarının inkar edilmesi. İkinci zaaf, sınıfa karşı sınıf çözümlemesinin yerine devlete karşı komün çözümlemesini koyan, iktidarcılığa karşıtlık adına iktidarın ele geçirilmesini değil dönüştürülmesini esas alan, bu dönüştürme misyonunu komünlere yükleyen ve böyle bir komünal toplumun belediyeler üzerinden örgütlenebileceğini söyleyen, kısacası burjuva devleti yıkma hedefi gütmeyen bir sosyalizmin savunulması. Bu ikinci zaaf politik açıdan ilkinden de önemli, çünkü “demokratik toplum sosyalizmi”, evet öznel niyetiyle antikapitalist bir pozisyona yöneliyor ama, burjuva devlet iktidarını yıkmadan komünler örgütlenmesini sosyalizme doğru genişletme perspektifiyle teorik planda ütopik ve sonuçsuz, politik planda reformist ve düzen içi bir pozisyona demir atıyor.

Kürt ulusal hareketinin ve önderi Öcalan’ın PKK 12. Kongresi’nde programatik çerçeve olarak resmileştirilen bu görüşlerinin birçoğu elbette yeni değil. Ama söz konusu görüşlerin bugün Türk burjuva devletiyle yürütülen uzlaşı sürecinin gereği olmak ve silahlı mücadeleyi sonlandırma tutumunun altını doldurmak üzere bütünsel bir ideolojik-politik rota meydana getirmesi yeni bir durum. Yani, söz konusu görüşlerin birçoğu yeni olmamakla beraber, bugünkü somut ideolojik-politik doğrultunun artık tam bu görüşlerin üzerinde inşa edilmesinden, dün genel ve soyut bir perspektif olanın bugün güncel ve somut bir rotaya dönüşmesinden, bunun da ideolojik-politik planda geriye doğru bir eğilim olarak gerçekleşmesinden bahsediyoruz. Silahlı mücadelenin ve yasadışı partinin artık geçerliliklerinin kalmadığı, sömürgeci boyunduruğu devrimci yoldan kırıp atma gününün geçtiği, ulusal kolektif haklara varmasa bile devletle uzlaşının gerekli olduğu, devletin çizdiği sınırlar dışında yürütülecek mücadeleyle sonuç almanın mümkün olmadığı, demokratik toplumu devletin yıkılmasını hedeflemeksizin adım adım inşa etmek gerektiği şeklindeki görüşlerden meydana gelen bu yeni ideolojik-politik rota tasfiyeci ve reformcu bir nitelikte.

Kürt ulusal demokratik hareketi, başlıca örgütsel formu henüz netleşmemekle beraber, 12. kongreyle uzlaşı sürecine özgü bir ideolojik, teorik ve politik yapının anahatlarını böylece resmileştirmiş oluyor.

Düğüm Noktası Rojava

Tekrar pahasına belirtelim: Türk burjuva devleti ile Kürt ulusal demokratik hareketi arasındaki uzlaşı sürecini tıkayabilecek en olası konu Rojava’nın statüsü meselesidir. Zira bu konuda halihazırda bir uzlaşı olmadığı, hem Erdoğan ve faşist şeflik rejimi tarafından hem de Öcalan ve ulusal demokratik hareket tarafından Rojava’daki statünün geleceği meselesinin zamana bırakıldığı anlaşılıyor. Bununla beraber, Öcalan’ın 12. kongreye sunduğu yazılı belgede, “barış ve demokratik bütünleşme”nin Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra Irak, İran ve Suriye devletleri dahilinde de gerçekleşeceği, bu süreçlerin Türkiye Cumhuriyeti inisiyatifinde yürütülmesinin gerçekçi olduğu ifade ediliyor, ki bu vurgu Kürt ulusal demokratik hareketinin Rojava’nın statüsü konusunda da belirli tavizler vererek Türk burjuva devletinin kabul edebileceği bir ortak nokta bulma arayışında olacağına işaret ediyor.

Bu durumda, DSG’nin ve YPG’nin geleceğinin ne olacağından Kürtler için Suriye anayasasında hangi hakların tanınacağına değin tüm başlıklar dahil Rojava’nın statüsü meselesindeki sonucu, başta Kürt ulusal demokratik hareketi ve faşist sömürgeci Türk burjuva devleti olmak üzere bütün taraflar arasındaki mücadelelerle müzakereler ve bölgede şekillenecek uluslararası denklemler belirleyecek.

Erdoğan şefliğindeki faşist sömürgeciliğin Rojava’nın ulusal demokratik kazanımlarını ortadan kaldırmak amacıyla yeni işgal saldırılarına girişmeyi planlamış olduğu, fakat 2024 yılı boyunca İsrail’in siyonist savaşı yayma hamleleriyle Ortadoğu dengelerinin altüst olmaya başlamasının ve son olarak Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasının bu planı ciddi engellerle ve belirsizliklerle karşı karşıya bırakıp rafa kaldırttığı biliniyor. Bu aşamada Türk burjuva devleti DSG’ye tehdit üstüne tehdit savuruyor, Şam’daki HTŞ yönetimini siyaseten arkalıyor, SMO’yu sahada saldırı ve masada müzakere kozu olarak kullanıyor, IŞİD tehlikesini kaşıyor, ABD emperyalizmiyle pazarlık yapıyor, İsrail’in inisiyatifini sınırlayıp kendi siyasi ve askeri nüfuz alanını genişletmeye çalışıyor. Rojava’nın siyasi ve askeri özerkliğine bütünüyle son verme, Kürt ulusal demokratik hareketini Rojava’da da silahsızlandırma hedefine bu yoldan varmak istiyor.

Bunun karşısında Kürt ulusal demokratik hareketi Rojava’nın siyasi ve askeri özerk yapılarının temel özelliklerini korumayı hedefliyor, ulusal birlik konferansı topluyor, HTŞ yönetimiyle silahlı çatışmaya girmekten kaçınıyor, ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi ile Türk burjuva devleti ve HTŞ yönetimi arasında şekillenmekte olan yeni dengeleri gözetiyor. 10 Mart’ta DSG ile HTŞ arasında imzalanan mutabakat da bu bakımdan karşılıklı bir “zaman kazanma” anlaşması niteliğinde. KDP ve ENKS’nin yarın yine Rojava devrimini sırtından hançerlemeye kalkmayacaklarının güvencesi sayılamayacak olsa dahi DSG-ENKS konsensüsüyle ulusal birlik konferansının toplanması, hele de federasyon hedefini içeren bir ortak tutum belgesi açıklaması ise, Kürt ulusal demokratik hareketinin Suriye’nin yakın geleceğini belirlemeye dönük yerel ve uluslararası denklemlerdeki siyasi konumunu kuvvetlendiriyor.

Suriye zemininde faşist sömürgeci Erdoğan iktidarı ile siyonist İsrail devleti arasındaki çelişki ve gerilim hattı, Rojava devrimi için bir ucunda önemli bir imkan ama diğer ucunda büyük bir risk barındırıyor. İmkan: İsrail’in Suriye’de halihazırda Türk burjuva devletini ciddi biçimde frenliyor olması. Risk: İsrail ile Türk burjuva devleti arasında bir anlaşma gerçekleşirse, bunun faşist sömürgeci pervasızlığın önünü açacak olması. Trump yönetiminin, ABD askerlerini Suriye ve Rojava’dan büyük oranda çekmeye yönelirken, bir yandan İsrail’in ve diğer yandan DSG’nin Türk burjuva devletiyle anlaşmaları doğrultusunda daha fazla siyasi ağırlık koyması da muhtemel görünüyor.

Faşist şeflik rejiminin barış anlaşması kapsamında Rojava’nın silahsızlanmasını ve statüsüzleşmesini dayatması karşısında Kürt ulusal demokratik hareketinin siyasi duruşu, Rojava’nın, Bakur’un ve Türkiye’nin antifaşist ve antişovenist dinamiklerinin mücadelesi uzlaşı sürecinin buradaki yeni uğrağının ne olacağını tayin edecektir.

Yeni Dönemde Politik Mücadele İmkanları Ve Görevleri

Faşist sömürgecilikle uzlaşı sürecinde ortaya çıkması muhtemel sürtünmelere ve gerilimlere karşın, Abdullah Öcalan ve Kürt ulusal demokratik hareketi bu uzlaşı sürecini sonuçlandırmaya ve yeni ideolojik-politik rotada yürümeye kilitlenmiş durumda. Öcalan’ın güncel siyasi çalışmalarda ve mücadelelerde de önderlik rolünü üstleneceği, PKK’nin Bakurlu ve Türkiyeli gövdesinin yasal örgütlenmelere katılacağı, çerçevesi daraltılmış ulusal demokratik talepler için ve genel olarak demokratik haklar için savaşımın esasen yasal, barışçıl, parlamenter, müzakereci ve fiili meşru biçimlerde sürdürüleceği bir maddi siyasal temelin faşist şeflik rejimi tarafından oluşturulması ne kadar zaman alacak, daha önemlisi ne kadar mümkün olacak, bunu göreceğiz.

Sömürgeci savaşın ve faşist terörün 10 yıllık ağır bilançosuyla bağlı siyasi yorgunluğuna rağmen Bakur’da Kürt halkının siyasi bilinci, örgütlülüğü ve mücadele duygusu kırılmış değil. Sömürgecilik ile Kürt halkı arasındaki nesnel çelişki keskinliğini yitirmiş değil. PKK kongresinin yasal örgütlenmeler zemininde Kürt ulusal demokratik güçlerinin etkin bir politik mücadeleye seferber edileceğine dair görüşü ve kararlılığı sadece kongre zabıtlarında kalacak bir söylem kalıbı değil. Bunlar yeni dönemde Kürt halk dinamizminin yine kendisini göstereceğinin, fiili meşru biçimlerdeki ulusal kitle hareketinin faşist şeflik rejimine karşı mücadelede temel bir kuvvet olmaya devam edeceğinin verileridir. Kürt ulusal demokratik hareketi ile Türkiye devrimci-demokratik hareketinin ittifakı politik özgürlük mücadelesini geliştirmenin halen en kritik halkasıdır.

Ulusal demokratik talepleri ve şiarları yükseltmek, devletle müzakerelerde gündemleşecek demokratik talepleri desteklemek, sömürgeci faşist şeflik rejimini siyaseten geriletebilecek tüm imkanları değerlendirmek komünistlerin, devrimcilerin, antifaşistlerin ve antişovenistlerin güncel sorumluluğudur. Bu öncelikle, Kürt ulusal varlığının resmen tanınması, anadilde eğitim hakkının kabul edilmesi, Abdullah Öcalan’ın ve tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması, Rojava ve Başûr işgallerine son verilmesi, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması, JÖH, PÖH, koruculuk gibi sömürgeci kirli savaş teşkilatlarının dağıtılması, gözaltında kaybedilen yurtseverlerin ve devrimcilerin gömüldükleri yerlerin açıklanması talepleriyle mücadeleyi omuzlayan bir politik duruşu gerektirir.

Dipnot
* Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nı konu edinen kapsamlı bir yazı dergimizin geçen sayısında yer almıştı. Bkz. “Barış Ve Demokratik Toplum Çağrısı” Ve İstikrarsız Ara Dönemde Politik Duruş, Marksist Teori sayı: 64, Mart-Nisan 2025.