Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, PKK ve önderi Öcalan’ın İmralı sonrası marksizm reddiyesinin bazı açılardan daha da geriye giden bir versiyonu. Öcalan’ın Manifesto’da yer alan marksizme dair reddiyesinin temel hatları, “Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete Doğru” başta olmak üzere İmralı sonrası değişik çalışmalarında yer almıştı.
Manifesto’daki görüşler, Öcalan’ın ideolojik tezleri açısından olduğu gibi, marksizmin reformist ve burjuva eleştirilerinin tarihi bakımından da önemli bir yenilik taşımıyor. Marksizmin bütün bir oluşum ve gelişim süreci, bu görüşlerin değişik versiyonlarıyla mücadele içinde şekillendiği gibi, sonrasında da aynı görüşler yeniden ve yeniden şekil alarak değişik burjuva ideologlarca savunulmuştur.
Manifesto, marksizme yönelen bu eleştirilerin en klişeleşmiş, en yaygın belli başlı ortak özelliklerini, hem içerik hem de yöntem bakımından içeriyor. Bunların eklektik bir derlemesi olarak şekilleniyor.
Bunları yöntem bakımından kabaca şöyle özetleyebiliriz: Marks’ın ve marksizmin kendi argümanları temelinde değil, karikatürize edilmiş burjuva reformist genellemelere ve özetlere dayanarak eleştirilmesi; başka bir deyişle, burjuva eleştirmenlerin Marks’a atfettiği marksizm dışı görüşlerin marksizm adına eleştirilmesi… Marksizmin sınıf mücadelesinin değişik dönemlerinde oynadığı rolün, o günkü tarihsel bağlamından, kendi koşullarından koparılarak, anakronik, değişmez bir toplum anlayışı temelinde değerlendirilmesi… ABD-Avrupa emperyalizminin Soğuk Savaş tezlerinin merkezinde duran ve bugünkü ideolojik çerçevesi olan Hitler-Stalin totalitarizmi teorisinin marksizme, sosyalizme ve Sovyetler Birliği başta olmak üzere sosyalizm deneyimlerine yönelik ürettiği kara propagandanın, herhangi bir nesnel analize, tarihsel incelemeye tabi tutulmaksızın doğru kabul edilmesi… Trajik biçimde bütünüyle Batı merkezli kaynaklara dayanılarak geliştirilen Batıcılık eleştirisi, marksizmin evrenselliğinin reddi, Batı’ya dayanan ve Batı Avrupa’nın tarihsel koşullarından başka bir durumu açıklama gücü olmayan bir görüş açısı olarak daraltılması ve reddedilmesi…
İçerik bakımındansa bu yaklaşımları yine kabaca şöyle özetleyebiliriz: Sınıf teorisinin, cins, ulus ve diğer tüm egemenlik ilişkilerini kapsayan siyasal değil, salt-ekonomik bir kategoriye, Marks’ın bir ekonomi uzmanına indirgenmesi ve bu temelde Marks’a ekonomizm atfedilerek, bu atfedilmiş karikatürize görüş açısının reddi… Buna bağlı olarak, sınıf teorisinin bir toplum analizi değil, ekonomik analiz olarak sunuluşu, sınıf mücadelesinin ekonomik mücadelelere indirgenmesi, bütün toplumsal çelişkilerin, cins çelişkisi başta olmak üzere, maddi temelinden koparılarak marksizmin karşısına çıkarılması… Marks’ın eşitlik, özgürlük konularındaki görüş açılarının tümden yok sayılışı ve tektipçi bir marksizm üretimi, bu uydurulmuş tektipçiliğin marksizm olarak reddi… Anakronizm, tarihin antropolojiye indirgenişi, ezme, ezilme, baskı ve sömürü gibi toplumsal koşulların gelişime değil tekerrüre ve zaman-koşul dışılığa itilişi, süreçlerin kendi tarihsel koşullarından koparılarak tartışılması ve böylece ileri sıçrama imkanlarının, devrimsel değişimlerin imkansızlaştırılması…. Maddi ve tarihsel koşullarından, üretim ilişkilerinden soyutlanmış bir egemenlik anlayışı, buna bağlı ahlaki temellendirmeler ve iyiyle kötünün tanımlanışı, böylece ezen, sömüren kuvvetin soyutlaştırılması ve mutlak yenilgisinin imkansızlaştırılması, Manifesto’da “kastik katil” biçimini alan “soyut kötü”nün, “Karanlık Taraf”ın sonsuz varoluşuna karşı sonsuz savaşım temasına ve distopik bir toplum analizine denk düşecek şekilde, kılık ve görünüm değiştirerek yeniden ve yeniden kendini gösterişi, iyiyle kötünün sonsuz savaşı…
Marksizmin devrimci özünü ve kendisinden sonra gelen, marksizmden şu veya bu düzeyde etkilenmiş bütün hareketler üzerindeki devrimci etkisini bu düzenin değiştirilebilir olduğunu kanıtlamak oluşturuyor. Marksizmin temel fikri budur. Başka hiçbir şey bu temel fikir olmadan marksizmle ilgili değildir, marksizme dair değildir. Sınıflı toplumların, kapitalizm ve daha önceki formlarıyla maddi üretim ilişkilerinden yola çıkarak açıklanışı, sınıfların, cinsel baskı ve sömürünün, ulusların oluşumunun ve ulusal baskının, devletin, zorun, politikanın, ideolojinin, ahlakın aynı temelde incelenmesi, tümüyle bu amaca bağlıdır. Marksizmin felsefi görüşleri, ekonomik analizleri, politik argümanları, bunların tümü, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin kaçınılmaz biçimde üretim sisteminin değişikliğiyle sonuçlanacağı, burjuvazi ile birlikte özel mülkiyete dayalı sınıflı toplumların devrimle alaşağı edilmesinin tarihsel gelişimin zorunlu bir sonucu olduğu gerçeğinin kanıtlanmasına adanmıştır. Sübjektif amacı da budur. Marks bunu 11. Tez’le özetlemiştir: “Filozoflar bugüne dek dünyayı açıklamakla yetindiler, aslolan onu değiştirmektir.” Marks, Engels ve bütün marksistler bilimsel bir titizlikle gerçeğe büyük bir bağlılık göstermişlerdir, fakat bilimsellik onların amaçları değil yöntemleridir; yaşamlarını adadıkları amaç ve kendilerinden sonraki bütün tarih boyunca oynadıkları rol, bu düzenin değiştirilebilirliğini bilimsel olarak kanıtlamak ve nasıl değiştirilebileceğinin yöntemlerini açığa çıkarmak, bunun pratik mücadelesini yürütmektir.
Marksizmin temel varoluş nedeni ve amacı bu düzenin alaşağı edilebilirliğini kanıtlamak ve bunun eylemini örgütlemek olduğuna göre, sol versiyonları da dahil, burjuva görüş açısından marksizm eleştirisinin vardığı temel sonuç da kaçınılmaz olarak şu olmuştur: Bu düzenin değişmezliğini kanıtlamak, bu düzen alaşağı edilmesini değil, en iyi ihtimalle iyileştirilmesini savunmak.
Marksizmle ilgili bütün kavga, bütün mücadele, bütün ideolojik saflaşma, bu eksen etrafında gelişmektedir. Kapitalizm alt edilebilir mi, özel mülkiyet ve onunla birlikte sınıflar, ulusal sınırlar ve cins ayrımı ortadan kaldırılabilir mi, egemen sınıfın zor araçları yenilgiye uğratılabilir mi?
PKK’nin tarihi bakımından da marksizmle ilişki ve etkileşimin seyri budur. Marksizmden etkilenerek oluşturulmuş fikir, Kürdistan’ın sömürge olduğudur. Böylece, Kürdistan’da ulusal baskı ve sömürü açıklanabilir, tanımlanabilir hale gelmiş, bu sömürü ve baskı düzeninin değiştirilebilir olduğu kanıtlanmıştır. Bu temelde büyük bir halk mücadelesi ortaya çıkarılabilmiştir. Bugün marksizmden kopuş ve reddiye temelinde oluşturulan görüşler ise, aynı baskı ve sömürü düzeninin değiştirilemez ve yenilemez olduğunu açıklamaktadır. Gerçekte politik temelleri, nedenleri ve hedefi de budur. Manifesto mevcut sömürgeci düzenin devrimci bir yoldan değiştirilemeyeceği, düzenle uyum içerisinde kısmi iyileştirmelerle yetinilmesi gerektiği fikrine dayalı olarak ulusal demokratik güçlerin düzenlenmesine ideolojik temel oluşturmaya adanmıştır.
Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda yer alan marksizm karşıtı görüşler sosyalist basında değişik boyutlarıyla analiz edilecektir. Cins çelişkisi, ulusal çelişki, sosyalizmin kapitalizmin bir türevine indirgenişi, sınıf çelişkisi yerine komün-devlet çelişkisi gibi değişik boyutlarıyla tartışılacaktır. Bu yazıda, Manifesto’nun marksizmi değersizleştirme, sıradanlaştırma, marksizmden daha büyük ve daha ileri fikirler ortaya koyarak değil, marksizmin fikirlerini küçültme yoluyla “aşma” yöntemini ele alacağız.
Marks Ve Marksizmin Küçümsenmesi Ve Karikatürize Edilişi
Yukarıda bazı yöntemsel klişeleri sıralamıştık. Bunların başında, marksizmin kendi argümanları temelinde değil, kendisine atfedilmiş, giydirilmiş bir takım görüşler temelinde eleştirisi geliyor.
Manifesto bu yönteme, oldukça da basitleştirilmiş bir versiyonuyla, sıklıkla başvuruyor. Öyle ki, Manifesto’da, marksizmin görüşleri az çok kapsamlı bir analiz temelinde tahrif dahi edilmiyor, bilinen klasik tahrifatların tekrarı, “herkesin bildiği”, sıradan doğrularmış gibi son derece sınırlı değinmeler ve kaba özetler biçiminde beliriyor. Manifesto marksizmi tartışmıyor, marksizmle de tartışmıyor, marksizmle eleştirel etkileşime girmiyor.
Değersizleştirmeyi hakarete götürecek şekilde, marksizmin ne söyleyip ne söylemediğine dair yanlış bilgiler sıralanıyor. Marksist-leninistlerin ciltlerce kitapta açıkladığı, marksist ve marksizmden etkilenen devrimci hareketlerin pratikte defalarca yeniden formüle ettiği, marksizm eleştirmenlerinin de üzerine abartısız binlerce kitap yazdığı görüşler şu basit cümlelerle hızlıca geçiştiriliyor: Marks’ın devlet yerine kapital incelemesini merkeze alması ve Lenin’in devlet analizine dair “eline gözüne bulaştırdı” (böylece kapitalizm analizi, burjuva devletin devrimle parçalanması fikri ve devlet kapsamındaki görüşlerin içerikte değerlendirilmeden toplu reddiyesi)… Diyalektik yöntemin çelişkiler konusuna yaklaşımından yola çıkarak sınıf çelişkisinin ele alınışında “o da uyanıklık yaptı” (böylece sınıf çelişkisinin küçümsenişi)… Darwin’in tezlerine dair “o da hızla üzerine atıldı” (buradan tarihsel materyalizmin reddine sıçrama)… “Marks buna bilimsel keşif diyor, bunlar hikâye” (üretim araçlarının üretim ilişkileri, altyapının üstyapı üzerindeki belirleyiciliği konusunun reddi)… “Kapitalizmi allayıp-pullayıp ilerici bir aşama olarak önümüze koydu” (tarihsel ilerleme fikrinin reddi ve anakronizme övgüye geçiş) … “Bu kitabı yazayım da gelir getirsin, bu evliliği kurtarayım diyor” (cins çelişkisine dair marksist görüş açısının reddi ve bir devrimci önder olarak Marks’ın kişisel tutumunun değersizleştirilmesi)… “Kapitali yazma sürecinde üçüncü kitap Devlet üzerine olacaktı, ömrü yetmedi” (devlet de dahil toplum çözümlemesinde sermayeyi merkez alma kastını küçümseme ve olmayan eksiklikler ve aksaklıklar atfetme yoluyla yanlışlık ve basitlik algısı yaratma)…
Hayır, bunlar bir somut eleştirinin halklaştırılmış cümlelerle açıklanışı, sadece bir üslup tercihi değil. Çünkü bu cümleler, bu görüşlerin açımlanması ve analiz edilmesi yoluyla eleştirilmesi amacına değil, görünüşe göre acemilik, uyanıklık, kestirmecilikle malul bu görüşlerin neler olduğunu ve neden yanlış olduğunu açıklama zahmetini ortadan kaldırma amacına hizmet ediyor. Ortada Marks’ın veya marksistlerin konuya dair ne söylediği yok, bu görüşlerle ilgili yeni fikirler de yok, ortada konunun kendisi yok. Sadece Marks’ın acemice, başarısızca bir şeyler karaladığını, o fikirler her neyse onların önemsiz ve yanlış olduğunu varsaymamız gerekiyor ve ardından bunların neden yanlış olduğu değil, doğru fikirlerin neler olması gerektiği sıralanıyor.
Yanlış veriler sunulması yöntemi, aşağıdaki örneklerle sınırlı olmayarak, Marks ve marksizme dair atıfların pek çoğunda tekrarlanıyor. Bunlar uygulama eleştirileri, pratik yorum farklılıkları ya da görüşleri yanlış bulma, hiç değilse yanlış kavrama zemininde hatalar da değil:
“Önemli olan komün nerede? İşte Marks’ın ömrünün son yıllarında, Paris Komünü dolayısıyla yakından tanıdığı birçok insan ölmüş, çarpıcıdır. 17 bine yakın komünarın öldüğünden bahsedilir. Bunların anısına ‘Paris Komünü’ diye bir değerIendirmesi de var. Kapital’i bırakıyor. Çünkü onun öngörüleri büyük bir darbe almış.” (Böyle bir olay olmadı. Marks Kapital’i tamamlayamamış, bıraktığı notlar temelinde Engels 2. ve 3. ciltleri hazırlamıştır, fakat bunun Paris Komünü’nün öngörülerini darbelemesi nedeniyle gerçekleştiği tümüyle safsatadır.)
“Marks ömrünün sonunda diktatörlük kavramını kullanmak istemez ve komün kavramına yönelir.” (Yanlış. Marks bu kavramdan hiç vazgeçmemiş, Marks ve Engels, proletarya devlete ihtiyaç duyduğu sürece bunu karşıtlarını ezmek için kullanacağını, fakat bunun burjuva devletten özsel farklılığı nedeniyle, devlet kavramı yerine komün kavramıyla ifade edilmesi gerektiğini söylemiştir. Engels, 1891’de şunları söyler: “Şu söz, sosyal demokrat dar kafalıyı son zamanlarda yine iyileştirici dehşete düşürmüş durumda: Proletarya diktatörlüğü. Pekala, beyler, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komünü’ne bakın. Paris Komünü, proletarya diktatörlüğüydü.”)
“Hakkını teslim etmek bakımından söyleyelim; Marks da sonradan bu eksik analizinin farkına vardı. Kapitali yazma sürecinde üçüncü kitap Devlet üzerine olacaktı, ömrü yetmedi. Yazsa da doğru yazması zordu, çünkü Marks’ta ulus-devleti çözümleme perspektifi eksikti. Marks’ta Endüstriyalizm çözümlemesi, eleştirisi de yok düzeyindedir.” (Yanlış. Böyle bir plan yoktu. Birincisi, Marks devlet üzerine yazmıştır. İkincisi, Marks’ın Kapital’i yazma planı, kapitali yazmayı kapsamaktadır. Bunu defalarca ifade etmiştir ve nedenlerini açıklamıştır.)
“Marksizm’in en vahim hatası, diyalektiği aşırıya vardırmasıdır. ‘Bir uç diğer ucu yok ederek var olur’ der.” (Marksizmde böyle bir görüş açısı yoktur.)
“Avcı kulübü giderek duruma el koymaya başlıyor, gözünü kadına ve yaratımlarına dikiyor. Bunu Marks’ın görmemesi bana tuhaf geliyor. Gerçi daha sonra görüyor; Morgan’ın Eski Toplum kitabını okuyunca Marks düşüncesini tamamen değiştiriyor.” (Böyle bir şey olmadı. Marks ve Engels her önemli siyasal, toplumsal, bilimsel gelişmeyle birlikte görüşlerini değiştirmiş ve geliştirmişlerdir, fakat bu satırlarda, Marks’ın düşüncesini hangi düşünce aleyhine ve ne yönde değiştirdiğinin ortaya konmaması dışında, sınıf teorisi, kapitalizm incelemesi, hatta cins çelişkisi kapsamında önceki düşünceleri aleyhine kabul edilebilecek, hele ki “tamamen” diye ifadelendirilebilecek hiçbir değişiklik gerçekleşmemiştir.)
“Marks buna bir devrim bahşetmek ister; işçi sınıfı uyanacak, sayısı büyüyecek ve bir devrim yapacak… Yok böyle bir devrim. Devrimi yapanların çoğu da burjuvaziden gelen ailelerin çocukları. Marks bir avukatın oğludur, Lenin de öyle bir orta burjuva ailenin çocuğudur, Mao da öyledir. Yani işçi sınıfının, sınıf olarak örgütlenip yaptığı tek bir devrim yok.” (Devrimci önderler, aydınların rolü, kitlelerin rolü ve devrimin kitlelerin eseri olacağı görüş açısı üzerine marksizmin görüşlerinde bu satırlarda iddia edilene benzer hiçbir çelişki yoktur.)
Bu yöntemin Manifesto’nun temel tezleri açısından önemli bazı örneklerini ve teoride vardığı sonuçları aşağıda ele alacağız. Fakat bu haliyle de söyleyebiliriz ki, marksizm gibi çağ açmış, sayısız büyük devrimci mücadeleye ilham kaynağı olmuş bir ideolojiyi aşma iddiasına sahip bir metin olarak Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, bu iddiayla uyumlu biçimde marksizmi çürütmeye çalışmaktan, durumun gerektirdiği sorumluluk, ciddiyet ve ağırlığı üzerinde taşımaktan uzak. Bu uzaklığı bugünkü politik etki kuvveti güncel olarak telafi edebilir, ancak marksizmin dünya tarihinde bu kadar büyük bir rol oynamış olmasının fikrin ağırlığıyla bağlı bir nedeni vardır; büyük fikirler büyük eylemleri doğurmuştur. Manifesto, orta ve uzun vadede böyle bir rol oynayabilecek büyüklükte bir görüş açısına sahip olmadığını, eleştiri ve etkileşimden bu derece uzak duruşuyla da ortaya koyuyor.
Tarihsel Materyalizmin Reddi: Yasalar Ve Eğilimler, Evrimler Ve Devrimler
Bu karikatürize etme, geçiştirme, gerçek bir tartışmaya girmeksizin yakıştırmalar yaparak değersizleştirme yönteminin örneklerinden biri, marksizmin diyalektik ve tarihsel materyalist yönteminin özü itibariyle reddedildiği en önemli yöntemsel yaklaşım olan, yasalar ve eğilimler konusundaki tartışma bölümü.
Manifesto, “toplumda yasalar değil eğilimler vardır” görüşünü savunuyor. Bunu, sonuç olarak, insan zihninin değişkenliğine bağlıyor. Tıpkı bütün baskı ve sömürüyü “soyut kötü”ye bağladığı gibi. Toplumda yasaların değil eğilimlerin olabileceği fikri, başka her şey bir yana, toplumun niceliksel, evrimsel gelişiminin yanı sıra, sıçramalı, devrimsel gelişiminin de mümkün olup olmadığı sorusunun yanıtını belirliyor. Peki Manifesto, marksizmin bu konudaki yöntemini, aslında bununla birlikte marksizmin bütün toplumsal analizini bir kalemde silip atarken, “marksizmin tarihsel materyalist yöntemi, buna bağlı olarak marksistlerin toplumsal yasalar ve eğilimler üzerine söyledikleri nelerdir, bunu hangi eserlerinde söylemişlerdir, bu görüşlerinde kimlerden etkilenmiş, hangi yaklaşımlarla mücadele etmişlerdir ve bu görüşler neden yanlıştır?” sorularını yanıtlıyor mu? Hayır. Sadece acemi, o günkü koşullarda aceleci görüşler oluşturmuş ve bunda da pek başarılı olamamış bir Marks değinmesi var ve bundan sonra doğrudan kendi görüşleriyle devam ediyor.
“Birinci doğanın yasaları toplumsal doğada da geçerli olabilir mi? Birinci doğada yasalar var -ki bu da tartışmaya değer bir konudur-, toplumsal doğa içinse yasalar eğilim haline gelir.
Marks’ın en temel hatası şudur; Darwin biyolojide evrim yasalarını buldu, O da hızla üstüne atladı ve ‘Toplumda da yasalar var’ dedi. Ona da ‘diyalektik tarihsel materyalist yasa’ diyor. (abç) Esas bu şekilde kaybettiriyor. Oysa doğada yasa değil, eğilim vardır. Eğilim, yasa demek değildir. Toplumda geçerli olan eğilimler olabilir, ama yasalar olamaz. Neden? Çünkü toplum insan zihnine dayalıdır. İnsan zihninde katı yasalar yoktur, eğilimler ve düşünceler vardır. İşte bu nedenle düşünce özgürlüğünü en çok kabul eden toplumlar, en sağlıklı toplum oluyorlar.
Pozitivizm bir nevi Marks’ın da dayandığı sosyolojidir. Pozitivizm sözde ‘metafiziği aşıyorum’ der; metafizik karşıtıdır. O da toplumu bilimsel bir tarife kavuşturuyor. ‘Doğadaki kanunlar, toplumda da geçerlidir’ diyor, bu Marks’ta da Durkheim’de de var. Metafizik yaklaşımlara göre pozitivizm büyük bir gelişme. Ama onun da aşırıya kaçmış halini gördük. Çok tehlikeli, faşizme ve sahte bir komünizme kadar götürüyor. (…)
İkinci doğada yasalar yoktur. Böyle bir niteliksel fark var. Eğilim olur, yasa olmaz, bu da yanlış bir şey değil.” (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu)
Manifesto, buradan son derece kestirme bir sonuçla, insanın metafiziksiz olamayacağı, sosyalizmin de metafiziksiz olamayacağı, metafizik eksikliği giderilmiş bir hattan etik ve politik temelli bir sosyalizme varılacağı görüşüne ulaşıyor. Zira buna göre, marksizm doğa yasalarını doğrudan topluma uyarlamış, bu nedenle politik ve etik konularını dışta bırakmıştır.
Manifesto, marksizmin tarihsel materyalist yönteminin ve buradan çıkardığı en temel sonuçların, bu görüş açısının sonucu olan politik programın ve sosyalizm kavrayışının yanlış olduğunu ve kendisinin bunun yerine geçecek yepyeni bir görüş açısı ortaya koyduğunu iddia ediyor. Fakat tarihsel materyalist yöntemin, bu yönteme dayalı olarak ortaya konan toplumsal yasaların ve eğilimlerin geçersizliği üzerine bir tartışma yapmıyor.
Bu görüş açısı, daha önce buradan yola çıkan bütün filozoflarda ve bütün marksizm eleştirmenlerinde olduğu gibi, aynı sonuçlara varıyor. Dünden bugüne var olan, insan zihninin yapısına bağlı, değişmez iyi ve kötü eğilimlerin sonsuz savaşı içerisinde, evrimsel gelişmeler için mücadele. Politikanın maddi üretim koşullarından ve üretim ilişkilerinden soyutlanmış bu versiyonu, bu maddi koşulların hareket yasalarından yoksunluğu (çünkü böyle yasalar olamaz!) politikanın bir “eğilimler mücadelesi” halini almasına yol açıyor. Bunların çözümlenmesine dayalı devrimsel sıçramaları değil, sürekli evrimsel gelişimi öngörüyor. Bu felsefe reformist siyasetin mutlaklığının temellendirilmesine hizmet ediyor.
Manifesto’nun “yöntem” sorununa geri dönecek olursak, Marks ve ardıllarının Manifesto’da yer alan yaklaşımın kendi dönemlerindeki savunucularına karşı yazdıkları yüzlerce sayfa, koca bir tarihsel materyalizm külliyatı, Kapital başta olmak üzere, Öcalan’a göre basit bir kestirmecilikten ibarettir. Hatalı, başarısız, zayıf bir çalışmanın ürünüdür. Marks, toplumsal yasalar ve eğilimler hakkındaki görüşlerini, hasılı, tarihsel materyalist yöntemini, Darwin’in tezlerinin “hızla üzerine atılarak” oluşturmuştur!
Darwin’in doğa yasalarının, üstelik de “hızla üzerine atılıp” toplum bilimine uyarlanması iddiası tümüyle yersiz ve karşılıksız, somut verilerle çok net şekilde yanlışlığı ortaya çıkarılabilecek bir iddiadır.
Birincisi, o dönemin bilimde, felsefede, ekonomide, politikada, edebiyatta, sanatta bütün önemli gelişmelerinin yıllara yayılan dikkatli incelemesini içeren emek yoğunluğu ve fedakarlığı hiçe saydığı için: Darwin’in eseri 1859’da yayınlanmıştır. Bu sırada Marks ve Engels, toplumsal yasalar ve eğilimler üzerine görüşlerini 15 yıldır geliştirmektedir. Tarihsel materyalist yöntemin bütün temel direkleri bu döneme kadar zaten oluşturulmuş durumdadır.
İkincisi, Marks ve Engels’in yöntemini anlamak, kavramak bir yana, içeriğine hiçbir atıfta bulunmadığı için: Elbette, dönemin bütün çığır açıcı bilimsel gelişmelerini olduğu gibi, Darwin’i de büyük bir titizlikle incelerler ve büyük önem atfederler. Darwin’in biyolojideki çığır açıcı görüşlerini yerli yerine koyarken, eleştirelliği de elden bırakmazlar. Darwin’i de tarihsel materyalizm temelinde eleştirirler.
Ve üçüncüsü, bu varsayım bizzat Marks, Engels ve daha sonra Lenin’in sözleriyle doğrudan yalanlandığı için:
“Bu hüner gösterildikten sonra (madde I’de değindiğim gibi, özellikle maltusçu teori söz konusu olduğunda darvinci teorinin her durumda doğruymuş gibi algılanmasını sorguluyorum) bu kez aynı darvinci teoriler organik doğadan, gerisin geriye tarihe aktarılıyor ve insan toplumunun önsüz-sonsuz yasaları olarak geçerliliklerinin kanıtlandığı savlanıyor. Bu yaklaşımın çocuksuluğu öylesine açık ki üzerine daha fazla konuşup zaman kaybetmeye gerek yok.” (Engels’ten Londra’daki Pyotr Lavroviç Lavrov’a, 12 Kasım 1875)
“İnsan ve hayvan toplulukları arasındaki en esas ayrım hayvanların toplaması, insanların üretmesidir. Bu tek ama temel ayrım bile hayvan toplumlarına ilişkin yasaların insan toplumlarına aktarılmasını dışlar.” (Engels’ten Londra’daki Pyotr Lavroviç Lavrov’a, 12 Kasım 1875)
“Darwin’i yeniden gözden geçirdim; ‘maltusçu’ kuramı bitkilerle hayvanlara da uyguladığını söyleyerek beni çok eğlendiriyor; sanki bay Malthus’ta –ve geometrik artış dizisinde– tüm sorun, kuramın bitkilerle hayvanlara değil de yalnızca insanlara uygulanmasıymış gibi…” (Marx’tan Manchester’deki Engels’e, 18 Haziran 1862)
“Bay Lange (…) tüm tarih, büyük, tek bir doğa yasasının çerçevesi içine sokulabilir, diyor. Bu doğa yasası ‘yaşam savaşımı’ deyimidir (Darwin’in anlatımı böyle kullanılınca basit bir deyim haline geliyor), ve bu deyimin içeriği ise maltusçu nüfus yasası, daha doğrusu aşırı nüfus yasasıdır. (…) İtiraf etmeli ki, bu, kasıntılı, sahte bilimsel ve şişirilmiş cehaletin ve entelektüel tembelliğin çok etkileyici bir yöntemi…” (Marx’tan Hannover’deki Ludwig Kugelmann’a, 27 Haziran 1870)
“Marks’ın Lange hakkındaki eleştirisi, özellikle maltusçuluğun sosyolojiye sokuluşu suçlamasına değil ama, biyoloji kavramlarının toplumsal bilimlere aktarılmasının genellikle boş sözler olduğunun ortaya konmasına dayanıyor. Bu aktarmanın ‘iyi’ niyetlerden ya da yanlış toplumsal kanıtların doğrulanması isteğinden mi ileri geldiği o kadar önemli değildir: boş laf, gene boş laf olarak kalır.” (Lenin, Materyalizm ve Ampriyokritisizm)
“Özel Mülkiyet” Sorununun Buharlaştırma Yoluyla İnkarı
Yüz sayfayı aşkın Manifesto, marksizmi köklü biçimde eleştirdiğini ilan ederken, Engels’in kitabının adı dışında bir kere olsun “özel mülkiyet” kavramını kullanmamayı ve erkeğin kadın üzerindeki mülkiyeti dışında “mülkiyet” kavramını da esasen kullanmamayı başarıyor.
Özel mülkiyet konusunu ve marksizmin bu konuya yaklaşımını hiçbir şekilde ele almadan, incelemeden, neden özel mülkiyetin önemli bir konu olmadığını, belirleyici olmadığını izah etmeden, hiç değilse “bunlar hikaye” bile demeden, marksizme nasıl anlamlı bir eleştiri yöneltebilirsiniz?
Sonuçta, eğer sınıf teorisini ve sınıf gerçeğini yadsıyacak, burjuvazi ve proletarya çelişkisini önemsizleştirecek ve kapitalizme dair marksist analizin yanlışlığını ortaya koyacaksanız, dahası buradan yola çıkarak, Marks’ın kapitalizme, endüstriyalizme övgü düzdüğünü gösterecek, bunu inandırıcı bir biçimde açıklayacaksanız, devletin marksist yaklaşımdan başka bir yaklaşımla açıklanması gerektiğini söyleyecekseniz, onun üretim ilişkilerinden ve özel mülkiyetten başka bir temele dayandığını söyleyecekseniz, cins çelişkisini sınıflı toplumlardan, sınıf mücadelesinden bağımsız açıklayacaksanız, erkeğin kadın üzerindeki mülkiyetinin başka herhangi bir maddi temele dayanmadığını, aksine, diğer her şeyin maddi temeli olduğunu iddia edecekseniz, bütün bunları da marksizmi aşma iddiası ortaya koyarak yapacaksanız, marksizme göre kapitalizmin ölüm koşullarını hazırlayan temel çelişkisini, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel karakteri arasındaki çelişkisini, yanlışlama, çürütme, geçersizleştirme hedefiyle bile olsa, nasıl ele almazsınız?
Yukarıda Manifesto’nun küçümseme yoluyla “aştığı”nı tartıştığımız tarihsel materyalist yönteme göre marksizm, toplumsal düzeni maddi üretim temelinde açıklar. Buna göre, insan toplumu kendi varlığının toplumsal üretiminde belli ilişkilere girer ve bu ilişkiler her dönemde maddi üretici güçlerin belli bir gelişme derecesiyle bağlıdır. Bu ilişkiler mülkiyet ilişkileridir; üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranlarla bunlardan yoksun olanlar arasındaki ilişkilerdir. Bu üretim ilişkileri toplumsal düzeni, yani iktisadi yapıyı ve onun üzerinde yükselen hukuksal ve siyasal üstyapıyı belirler. Toplumun siyasal, ideolojik, kültürel niteliklerini, devlet, ordu, eğitim vb. kurumsal yapısını maddi yaşamı üretme tarzı belirler. “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” Üretici güçlerin gelişiminin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçlerinin gelişim düzeyi mevcut üretim ilişkileriyle çelişki içerisine girer. Bu, bir toplumsal devrim çağını başlatır. Kapitalizm bakımından bu çelişki, üretici güçlerin, üretimin toplumsal karaktere kavuşmasına izin veren gelişim düzeyi ile üretim ilişkilerinin, mülk edinmenin özel karakterine bağlı durumu arasındaki çelişkidir. Bu çelişki üretim ilişkilerinin değişimini, mülk edinmenin de toplumsal karaktere kavuşmasını, dolayısıyla özel mülkiyetin ortadan kalkmasını gerektirir. Kendinden önceki bütün toplumlar gibi kapitalizm de, tarihsel gelişimin belirli bir aşamasında, devrimsel bir altüst oluşla yerini yeni üretim ilişkilerine, yeni bir üretim tarzına bırakmaya mecburdur. Bu düzen sosyalizmdir.
Manifesto’nun özel mülkiyet konusuyla ilgilenmemesinin bir nedeni, temeli var. Özel mülkiyetle ne teorik, ne de politik bir çelişki içerisine girmekten kaçınıyor. Özel mülkiyetin gerekli olduğuna, bunun kabul edilmesi gerektiğine dair doğrudan bir açıklama yapmaktan da, en azından bu metinde, kaçınıyor.
Marksizmi bir düşünce sistemi olarak eleştirip aşma iddiasıyla yola çıkıp, özel mülkiyet konusunun tümüyle dışında kalmak, marksizmin bir karikatürünün sunulması ve bu karikatürün eleştirilmesinin en temel ayaklarından biridir Manifesto’da.
Özel mülkiyet tartışmasının dışında kalarak, ne marksizme ne de marksizm temelinde yükselen sosyalizm anlayışına ve pratiğine herhangi bir anlamlı eleştiri geliştirilemez. Manifesto bu sorunu tartışmaktan inatla kaçınıyor, çünkü onun “politik ve etik temelli” sosyalizmi mülkiyet ilişkilerine dokunmayan, burjuva düzenin mutlaklığını önsel olarak kabul etmiş, burjuvaziyle barışık bir düzendir.
Üretici Güçlerin Gelişimi Ve Bilimsel Gelişme “Hikayesi”
“Avrupa’da yeniçağın adı modernitedir. Biz moderniteyi Mahşerin Üç Atlısı üzerinden tanımlıyoruz; Kapitalizm, Ulus-devlet ve Endüstriyalizm. Modernite bu çağın gerçekliğini ifade ediyor. Onun kapitalizmle özdeşleştirilmemesi gerekiyor. Modernite, kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm üçlüsünden oluşur. Bu, 16. yüzyıldan itibaren vücut bulan bir yapıdır. Reel-sosyalizm de bu modernitenin bir ürünüdür.”
Bu sözlerle başlayan bölüm ve başkaca bölümlerde bilimin rolü, gelişimi ve sınırları üzerine değişik tartışmalar yürütülüyor. Özellikle kapitalizm-bilim ilişkisine dair değerlendirmeler, marksizmin neden modernitenin parçası, marksist sosyalizm anlayışının da neden kapitalizme hizmet eden bir görüş açısı olduğunun en önemli gerekçelendirme temelini oluşturuyor.
Üretim ilişkilerinin gelişimi, sınıfların ortaya çıkışı ve özelde proletarya ile burjuvazinin gelişimine dair tarihsel materyalist analize dair “Marks buna bilimsel keşif diyor, bunlar hikâye” sözleriyle Manifesto, zaten hükmünü veriyor.
“İşçi sınıfının oluşumu, işçi sınıfının gelişimi öyle harikalar yarattı, bilim falan filan… Basit bir şeydir. Kabilenin bastıranı devlet haline geliyor, aşiret reisi her kimse, onun sıradan üyeleri de kombun olarak sonra da aile olarak devam eder. Başındakiler de devletleşir.” “Marksizm’in ‘proletarya böyle oldu, proletarya şöyle gelişti’ demesi, bana biraz zorlama gibi geliyor. Evet, var öyle bir sanayi devrimine dayalı işçileşme, burjuvalaşma, ama bu binlerce yıllık, beş bin yıllık bir gelişmenin sonucudur.” “Öyle ‘yaratıcı kapitalistler’ gibi yaftalar bir hikâyedir. Marks bu konuda büyük hata işlemiştir. Ben bunu eleştiriyorum. Kapitalisti bilimi, sanayiyi, devleti geliştiren bir yaratıcı gibi tarif etmek yerine, kastik toplumsal katilin son temsilcisi olarak tanımlamak daha doğrudur. Bu ifade isabetli ve tam yerine oturan bir ifadedir.” (Manifesto)
Özellikle postmodern ideolojik argümanların en temel ayaklarından biri, bütün nedensellik ilişkilerinin reddi gibi, tarihsel nedenselliğin, tarihselliğin, tarihsel gelişim olasılığının da reddidir; tarihin yerine antropolojinin ve kısmen mitolojinin geçirilmesidir. Konular, olgular, olaylar, kişiler anakronik, yani tarih dışı, kendi döneminin koşullarından bağımsız biçimde ele alınır. Manifesto da bu yöntemden mustariptir. Endüstri ve bilimsel gelişim de tarih dışı bir yöntemle ele alınmakta, neyin ilerici, neyin gerici olduğu, kendi koşulları içerisinde değil, mutlaklık içinde değerlendirilmektedir. Bilim, ahlak, endüstri, teknoloji kendi başına iyi, kötü, yararlı ve zararlıdır.
Manifesto bilimsel gelişmenin varlık nedenini ve biçimini baş aşağı çeviriyor. Kapitalizmin bilimle ilişkisini tersyüz ediyor: “Bilimsel-ideolojik icatlar, bilimsel keşifler kapitalizme ait değildir; neredeyse tümü yoksul esnaf ve bilim insanlarının çabasıyla ortaya çıkmıştır. Bunlar bilimi ve felsefeyi geliştirdiler.”
Aslında, bilim insanlarının, bireysel emekçiler ve ücretli emekçiler durumundaki kısmı dışındakilerin (ki bunlar kuşkusuz üretim sistemi ile ilişkilidir), esasen kişisel keşif ve merakla bilime adanmış olanlarının sınıfsal kökenlerine dair bir araştırma, ezici kısmının, eğitim araçlarına erişim koşulları olmayan ve sürekli çalıştığı için bilimle uğraşacak vakti de olmayan yoksullardan değil, orta ve üst sınıflardan bireyler olduğunu, kapitalizmin gelişimiyle birlikte de durumun ücretlilerin sayısı yönünde arttığını rahatlıkla ortaya koyacaktır, fakat önemli olan bu değil. İddia da bu değil. Kapitalizmin bilimi geliştirmesi, tek tek kapitalistlerin bilim insanı olması gerektiği anlamına gelmez. Tıpkı kapitalizmin toplumsal üretimi geliştirmesinin, bu üretimi gerçekleştirenlerin burjuvalar olduğu anlamına gelmediği, tam tersine bunun proletarya eliyle gerçekleştiği gibi.
Mesele, bu bilimsel gelişmelerin, “merak” diye bir kişisel güdüden mi, o günkü ekonomik koşulların sonucu olarak mı gerçekleştiğidir, üretim araçlarının ve üretici güçlerin gelişimiyle ilişkisidir. Üretici güçlerin gelişiminin üretim ilişkilerini ve bunun üzerinde yükselen siyasal ve hukuksal yapıyı belirlediği, dolayıyla tarihin bu temelde açıklanabileceği fikri reddedilse de, gerçek inatçı biçimde kendisini dayatıyor:
“Nasıl ki, ilk çağ Yunan felsefesi, silah teknolojisi, bilim ile kapatıldıysa; Batı’daki bilim ve felsefe de İslam Ortaçağını kapatmıştır. (…) Ve sonuç İslam’ın yenilgisidir. Bu, felsefi düşünce, bilimsel üstünlük ve teknikle başarılmıştır.” (Manifesto)
Bu açıklama, “bilim” ve “teknik” diye ifade edilen üretim araçlarının gelişiminin, dolayısıyla üretici güçlerin gelişiminin üretim ilişkilerini belirlediği fikrinin nesnel olarak kabulünden başka bir şey değildir. Buna rağmen, bilimin gelişimi, insanın maddi yaşam koşullarıyla değil, zihniyle, içsel doğasıyla bağlı konular temelinde açıklanmaktadır.
Marksizmin bilimsel gelişim temelinde kapitalizmi allayıp pulladığı iddiası iki soruyu yanıtlamalıdır:
a) Burjuvazi ilk döneminde ilerici bir rol oynamış mıdır, oynamamış mıdır? Karı artırma amacına bağlı olarak endüstriyel gelişimi, bu gelişimi sağlayacak bilimsel bilginin üretimini, bilim üretme araçlarının ve mekanlarının gelişimini koşullamış mıdır, koşullamamış mıdır? Bilim uğraşısının koşullarına erişimi, eğitime, matbaa ve basım ürünlerine ulaşımı aristokrasiden daha geniş bir kesim için öncekinden kolay hale getirmiş midir, getirmemiş midir? Burjuva rekabetin önünü açarak bunu yaygınlaştırmış mıdır, yaygınlaştırmamış mıdır? Bu dönemde bilimde, sanatta, edebiyatta, toplumsal örgütlenmede, insanların yaşam koşullarında, hukuksal durumlarında, feodal toplumda olandan daha ileri gelişmeler açığa çıkmış mıdır, çıkmamış mıdır? Bunlar soyut sorular değil, verilerle denetlenebilir somut sorulardır.
b) Marks’ın kapitalizmin analizinin özü, burjuvazinin oynadığı ilerici rolün açığa çıkarılması mıdır, yoksa bu ilerici rolünü yitirdiğinin, dolayısıyla devrilmesinin hem olanaklı hem de zorunlu olduğunun açıklaması mıdır?
İkinci sorunun yanıtı öylesine gün gibi açıktır ki, bu soru yanıtlanarak Marks’ın sosyalizm anlayışını kapitalizme bağlamak imkansızdır. Bu koşullarda birinci soruya verilen idealist, nesnel olmayan yanıt, ikinci sorudan kaçınmanın kolaycı bir gerekçesine dönüşüyor. Böylece marksizmin, kapitalizmin yıkımının kaçınılmaz olduğu fikrinin, bununla birlikte devrimin mümkün ve kaçınılmaz olduğu fikrinin neden yanlış olduğu sorusu Manifesto’da tümüyle göz ardı ediliyor.
Buradan endüstrinin gelişimine gelelim. Bilim “bilimciliğe kaçılmadığı” sürece iyi, endüstri ise kötü olduğuna göre, bu ikisi arasındaki ilişkiden kaçınan bir marksizm reddiyesi nasıl temellendirilebilir? Konuya değinmeyerek. Marks’ın iki konuda söylediklerinin birbiriyle bağını yok sayarak. Bilimin üretici güçlerin gelişimiyle, endüstrinin bilimle bağı birbirinden kopunca, eklektik bir karmaşa ortaya çıkıyor.
Manifesto’ya göre, marksizm endüstriyalizmi eleştirmemiştir. Ki bu doğrudur. Gerçekten de eleştirmemiştir. Ama Manifesto’nun iddia ettiği gibi göklere de çıkarmamıştır. Marks endüstriyalizmi değil, endüstriyel gelişimi konu almıştır, ki bu, Kapital’in tekrarlayan benzeştirme yöntemiyle ifade edelim, mide ile gastritin, ikisinin de sindirim sistemiyle ilgisi olmasına rağmen, bir ve aynı olmamasına benzemektedir.
Marksizmin endüstriyalizmi eleştirmemesini iki çok basit nedene bağlı olarak tartışabiliriz.
Birincisi, Marks endüstriyalizmi eleştiremezdi, çünkü o dönemde bugünkü tanımıyla “endüstriyalizm” (ki endüstrinin kar odaklı tek yönlü ve yıkıcı gelişimini ifade etmek üzere bu kavramı kullanışımız Manifesto ile aynı düzlemde kalarak tartışmak içindir) henüz sınırlı nüveleri dışında açığa çıkmamıştı ve çıkamazdı. Marks’ın o dönemde yapabileceği, kapitalizmin ömrünü sürdürdüğü sürece üretici güçler üzerinde (bunun devamı olarak insan, doğa, bilim üzerinde) yapacağı yıkıcı etkiyi öngörmektir, ki öngörmüştür. Endüstriyalizm, ancak burjuvazinin ilerici barutunu yitirmesinden çok sonra, üretici güçler üzerindeki çürütücü ve yıkıcı etkilerinin açığa çıkmasıyla gelişebilirdi ve gelişmiştir. Endüstrinin gelişimi sömürü ilişkileri olmaksızın, hatta sömürü ilişkilerini gerileterek sürebilir, endüstriyalizmin gelişimi ise özel mülkiyete dayalı kar hırsına, bundan kaynaklı olarak, endüstrinin gelişiminin insan ve doğanın gelişimiyle uyumunun bozulmasına, yabancılaşmaya bağlıdır.
İkincisi, Marks o dönemde olsa olsa endüstriyi, endüstriyel gelişimi eleştirebilirdi, ki eleştirmemiştir. Bu, basitçe “hata”, “yetersizlik” olarak tanımlanabilecek bir durum değildir, çünkü hata ve yetersizlik değil kasıt vardır. Hata ve yetersizlik suçlamasıyla kastı önemsizleştirmek, kasıtla uyumlu yeterlilik ve yetkinliği görmezden gelmek fikrin değersizleştirilmesini ve tartışmadan kaçınılmasını olanaklı kılmaktadır. Marksizm üretim araçlarının gelişimini öznel bir gelişme olarak değil, nesnel bir gelişme olarak görmüştür, kötü bir gelişme olarak değil, iyi bir gelişme olarak görmüştür, geriye doğru bir gelişme olarak değil, ileriye doğru bir gelişme olarak görmüştür. Marksizm endüstrinin gelişim düzeyini, üretimin toplumsallaşma düzeyinin temeli olarak, dolayısıyla özel mülkiyetin ve sınıflı toplumun aşılmasının zemini olarak görmüştür. Tartışılacaksa bu görüş tartışılır, eleştirilecekse bu görüş eleştirilir ve üretimin toplumsallaşmasının neden iyi bir durum olmadığını tartışmak, üretimin toplumsallaşmasının özel mülkiyetin ortadan kalkmasını elverişli kılıp kılmadığı sorusunu yanıtlamak gerekir.
Toplumsal Çelişkiler Ve Sınıf Çelişkisinin Bağı
Marksizmin reformist, burjuva eleştirilerinin en yaygın yöntemlerinden biri, marksizmin ekonomik mücadeleler zeminine indirgenmesidir. Gerek devrimci politik niteliğinden soyundurulmuş, akademik, kapitalist sisteme zararsız bir marksizm üretilmesi ve savunulması, bu temelde ekonomizm ve sendikalizme dayalı reformist ideolojik argümanlarının geliştirilmesi adına, gerekse de marksizmi mahkum eden, sınıf mücadelesinin reddine dayalı sol muhalefetçilik geliştirme adına, marksizmin “sınıf mücadelesi” anlayışı, işçilerin sermayedarlara karşı ekonomik savaşımlarına indirgenmektedir. Marksizmin bu “ekonomist karikatürünün” sayısız versiyonu geliştirilmiştir. Marksizme ait olmayan bu giydirilmiş ekonomizme göre, sınıf teorisi bir toplum analizi, bütün toplumsal çelişkileri kavramanın ana halkası olarak değil, ekonomik bir analiz olarak görülür. Cins çelişkisi ve ulusal sorun başta olmak üzere değişik toplumsal çelişkiler maddi temelinden, kapitalizmle bağından ve dolayısıyla düzen karşıtı potansiyelinden soyundurularak marksizmin karşısına çıkarılır. Marksizm bu konuları ele almamakla, görmezden gelmekle suçlanır. Bu suçlama sınıf teorisinin bu devrimci potansiyelinden soyundurulmuş versiyonuna dayandırılır. Marksizmin bu ekonomist karikatürü marksizme yerginin gerekçesi haline gelir. Bu eleştirilerin merkezinde, görmezden gelindiği iddia edilen toplumsal baskı düzlemlerinin ve ezilen toplumsal kesimlerin kapitalizmin karşısına çıkarılması değil, tam tersine, kapitalist düzenle karşıtlaşma, düzendışılaşma potansiyelinden soyundurulması, antikapitalist mücadelenin dışında veya hiç değilse kenarında konumlandırılması hedefi durur.
Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu da bunu çok değişik biçimlerde yapıyor. Bunlar içerisinde Manifesto’nun “egemenlik” ilişkisini açıklayışının, marksizmi reddedişinin merkezinde duran cins çelişkisi ve erkek egemenliği konusu başlı başına değerlendirmeyi gerektiriyor. Bu yazıda konunun hakkını vermek mümkün değil. Bunu saklı tutmak kaydıyla, Manifesto’nun cinsel çelişkiye dair marksizm eleştirisinde biri çok belirleyici ve özsel, diğeri tali fakat yöntemsel düzeysizlik açısından önemli iki temel sorununu belirtmekle yetinelim.
Birincisi, tarihsel materyalizmin, bununla birlikte sınıflı toplumlarda egemenlik ilişkilerinin maddi üretim koşullarına bağlı somut açıklanışının reddi, cins çelişkisi bakımından da egemenlik ilişkisinin soyutlaştırılmasını içeriyor. “Kastik katil”, soyut bir kötü, soyut bir egemen olarak, maddi dayanakları belirsiz ve değişken, zihinsel-ruhsal özellikleri belirli bir soyut öznellik olarak tanımlanıyor. Erkek cinsinin cins olarak elde tuttuğu egemenlik araçları, devlet, medya, eğitim sistemi, asker, polis, mahkemeler, hukuk ve yargı sistemi, özel mülkiyet dayanağından koparılıyor. Bu yaklaşım, cins çelişkisinin lafızdaki önemini güçlendirirken, mücadele somutluğu imkanını daraltıyor. Sanki, evsel kölelik temelinde bölünmüş, cins egemenliğinin sermaye egemenliğiyle iç içe geçtiği ve her sınıftan erkek arasında (kuşkusuz eşitsiz biçimde) paylaşıldığı, bu nedenle egemen cinsin maddi egemenlik koşullarının sınıf işbirliği temelinde sürdürüldüğü ve hem odağının belirsizleştiği hem de kadın toplumsallığının görece darlığı temelinde tekil sürdürücülerinin kuvvetini koruduğu bir toplumda, kadın cinsinin toplumsallığını kazanma mücadelesinde daha fazla soyutlaşmaya ihtiyacı varmış gibi! Erkek egemenliğini “kastik katil” tanımı etrafında soyutlaştırmak, kadın özgürlük mücadelesini, erkek egemenliğinin maddi temelini ve kurumsal dayanaklarını elinden almak yerine eğitim, dönüşüm, tekil reformlar için zamana yayılmış kısmi mücadeleler sınırına hapsediyor.
İkincisi, Marks’ın hem bir devrimci önder olarak bütünde küçültülmesi, hem de cins sorununda marksist görüş açısının en kestirme biçimde, kaynağından, kökünden değersizleştirilmesi adına izlenen yöntemin düzeysizliği ve isabetsizliğidir: “Misal ben ne dedim, sosyalizm kadının özgürleşmesinden geçer. Hayret ettiğim nokta, Marks dâhil adam karısıyla yaşamak için elbisesini satıyor. Kapitalizmin en büyük kitabını yazmış, eleştirmeni olan Marks geçinemiyor, karısını, çocuklarını geçindiremediği için ceketini satıyor. ‘Bu kitabı yazayım da gelir getirsin, bu evliliği kurtarayım’ diyor. Sosyolojinin kurucusu bunu derse, vay başımıza gelen! Böyle Marksizm mi olur? Olmuş maalesef, biz de taptık. Bir peygamber gibi ele aldık.”
Bu, gerçeğin iyi niyete yorulamayacak kötü bir çarpıtmasıdır ve marksizmin cins sorununa dair bütün kadın hareketinin ideolojik şekillenmesine değişik düzeylerde yön vermiş görüşlerini eleştirel temelde bile değerlendirmeden mahkum etmenin çok düzeysiz bir yöntemidir. Üstelik bunu yaparken, aristokrasi içerisindeki konumunu ve bunu aristokratik bir evlilikle güçlendirme olanağını o dönemin koşullarında bireysel aşk uğruna reddetme iradesi göstermiş, keza o günün koşullarında “erkeğin eşi” konumundan da olsa devrimci düşünüşün şekillenmesinde emeği geçmiş entelektüel bir kadın olarak Jenny Marks’ın erkek egemen tarih anlatımının hep yaptığı gibi nesneleştirilmesi, erkek tarafından kadını savunma adına küçümsenmesi şeklindeki erkek egemen tarih yazımından da kaçınamıyor. Mücadele saflarındaki kadınların pozisyonunu sadece erkeği eleştirerek eleştirmek gibi nesneleştirici bir erkek tutumunun emekçi sol saflarda bu kadar yaygınlaşmış oluşu da, buna katkı sunan kadın yazını da dahil, talihsiz bir erkek egemen görüş açısı yansımasına denk düşüyor.
Kadınların tarihinin kadından eleştirisi gerekiyor, daha önemlisi, o dönem mücadele içerisinde olan bütün kadın önderler, öncüler, entelektüeller ve hatta devrimci saflarda şu veya bu biçimde konumlanmış “eşler” ve “sevgililer” anlaşılmayı, doğru biçimde yansıtılmayı olduğu gibi, ciddi biçimde eleştirilmeyi de hak ediyor. Ezilenlerin kendi tarihlerini sahiplenmesinin ve yazmasının bütün örnekleri gibi burada da, kendini özneleştirmeyen ve bir öznenin hak ettiği gibi eleştirmeyen bir yöntem daha büyük bir devrimci mücadele gücünü açığa çıkaramaz. Ve bu içsel eleştiri de erkeğin gözünden ve gözlem açısından yapılamaz, kadını savunma adına da olsa.
Devrimci Önderler Ve Devrimci Değerlerin Kendi Tarihsel Koşullarında Şekillenişi
Manifesto’da cins çelişkisi bağlamında Marks’ın değersizleştirilmesinde başvurulan yöntem, bir devrimci önderin yaşam ve mücadele karşısındaki duruşunun değerlendirilmesi bakımından da son derece yanlıştır. Bir düşünce sistemini değersizleştirmek, yine de bir yere kadar, “taşınabilir” diyelim, fakat bir değerler sistemini değersizleştirmek gerçekten kabul edilemez bir tutumdur.
Devrimci önderler de kendi koşullarında ve kendi dönemlerinin gerçekleriyle ele alınır. Profesyonel devrimcilerden oluşan, maliyeyi devrimci çalışmanın bir alanı olarak ayrıca örgütleyen devrimci parti ve örgütleri bir yana bırakalım, burjuva partilerin bile bugünkü modern anlamıyla henüz oluşum aşamasında olduğu bir dönemde, iki devrimci önderden ve sevgilileri dahil yakın çevrelerinden oluşan bir kolektif, onyıllar boyunca Kapital’in ortaya çıkarılışına adanmıştır. Bu yıllar sürekli siyasal baskı altında ve sürekli olarak sürgünde geçen yıllardır. “Birisinin karısı”ndan ötede değerlendirilmeyen Jenny Marks, yoksulluktan çocuklarını kaybetmeyi göğüslemiştir ve o koşullarda yaşamını sürdürüşü zorunluluk değil, o dönem koşulları içerisinde yargılanması gereken nedenlere bağlı bir tercihtir. Bu koşullar Marks’ı ceketini satmaya, zaman zaman gazetecilik yoluyla geçim sağlamaya, Engels’i çalışmayı finanse etmek üzere bir sermayedar olarak konumlanmaya zorlamıştır. Bu eylemler, o dönem gerçeği ve koşulları içerisinde, profesyonel devrimci konumlanışa, yaşamını devrime sınırsızca adamaya denk düşmektedir. Ve amacı açıkça kapitalizmin yenilgisini hazırlamak olan ve bugüne kadar da bu rolü oynayan bir çalışmanın “bu kitabı yazayım da evliliğimi kurtarayım” amacıyla ilişkilendirilmesi, Marks’a ve Engels’e olduğu kadar, Jenny Marks’a da büyük haksızlıktır. Kapital’le ve bu devrimci fedakarlıklar içerisinde şekillenen görüşlerle gerçek bir çarpışmaya girmemek adına bu basitleştirme, marksizmin cins çelişkisi bakımından bugüne kadar oynadığı rolü ve mücadeleyi geliştirme potansiyelini gölgeleme gücünden uzaktır.
Tez-Antitez, Farklılıklar ve Tektipçilik, Sosyalizm Ve Hitler-Stalin Totalitarizmi
Manifesto, marksizmin diyalektik yönteminin çelişkiler konusuna yaklaşımına dair de oldukça kestirme değerlendirmeler yapıyor. Aslında Marks ve Engels’in çelişkiler, tez, antitez ve sentez konusuna dair doğrudan yazdıkları sayısız metin var, fakat bunlardan sonuçlara ulaşmak yerine, sonuçlardan, onları da yanlış kavrayarak, kökene gelmeye çalışıyor. Proletaryanın burjuvazinin mezar kazıcısı olduğu görüşünden hareketle olsa gerek, Marks’ın Hegel’deki tez-antitez yaklaşımından yola çıkarak “uyanıklık yaptığını” ve “sınıf çelişkisini” ortaya koyduğunu söylüyor. Bunu da aşırıya vardırdığını iddia ediyor: “Proletarya burjuvaziyi yok eder. Bunun için proletarya diktatörlüğünü uygular. Böyle bir komünizm ideali ortaya çıkar.” (Manifesto)
Bu, marksist görüş açısının yanlış bir özetidir. Marksizme göre proletaryanın burjuvaziyi yok edişi, kendisini de ortadan kaldırışı anlamına gelir. Bir uç diğerini yok etmez, proletarya burjuvaziyi devirerek özel mülkiyeti ortadan kaldırır; bu, her iki “ucun” da, yani proletaryanın da ortadan kalkmasını koşullar ve özel mülkiyete dayalı olmayan yeni üretim ilişkilerini, yeni bir toplum düzenini ortaya çıkarır.
Buradan yola çıkan bütün felsefi düzeltmeler de aslında marksizmle etkileşimsizdir: “Böyle bir yok olma ne evrende var ne de toplumda. Diyalektik böyle yorumlanamaz, ama Stalin böyle yorumladı. Böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü. Mao kültür devrimini yaptı, o da başarısız. Çünkü doğada, evrende böyle bir şey yok.” Stalin ve Mao konusunu saklı tutalım, Marks ve Engels’e dönecek olursak, “Marksizm’in en vahim hatası, diyalektiği aşırıya vardırmasıdır.” (“En önemli hatanın” Darwin’e dayanarak toplumsal yasalar icat etmesi olduğunu sanıyorduk, ama neyse, Manifesto’da ikiden çok “en önemli hata” sıralanıyor zaten. Görünüşe göre, Marks’ın bütün hataları en önemli hatadır.)
“‘Bir uç diğer ucu yok ederek var olur’ der. Hayır, bir uç diğer uçla bir sonrasını var ediyor.” (Manifesto)
Bu felsefi tartışmadan yola çıkarak, bir “mutlak eşitlik” olamayacağı tartışılıyor. “Mutlak eşitlikte her şey aynıdır veya herkes, herkesle eşittir. O zaman evren durmuştur, yaşam durmuştur.” “Bir farklılık var. Farklılık olmaya zorlayan bir şey var.” “Temel soru bu; farklılık neden olmak zorunda? Çünkü farklılık olmadan hiçbir şey olmaz.”
Farklılık ve çelişki üzerine marksizme yapılan bu felsefi düzeltmeler, spesifik amacından değil de genelden bakarsak, tümüyle gereksiz; marksizmin diyalektik yöntemi farklılıkların süreceğini, mevcut çelişkilerin yerini başka çelişkilere bırakacağını, çelişkinin sürekliliğini, değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu söylüyor. Bu felsefi yöntemin marksizmdeki siyasal karşılığı bakımından, Gotha Programının Eleştirisi’ndeki “eşit hak” tartışması ve komünizmin neden “herkesten emeğine, herkese ihtiyacına göre” ilkesini esas aldığı kapsamındaki kısa bölümü incelemek dahi yeterlidir. Bu tartışma, komünizmin nasıl da tektipçi olduğu ve bunun diyalektiği aşırıya vardırmayla bağlı olduğu iddiasını boşa çıkarmaya tek başına yeter.
Farklılık olmadan hiçbir şey olmaz, fakat bu, farklılıkların aynı farklılıklar olarak yerinde kalacağı, farklılık çeşitlerinin değişmezliği ve sonsuzluğu anlamına mı, yoksa farklılıkların yok olup yeni farklılıklara yol açarak sonsuz bir değişim ve hareketi koşullayacağı, yani değişimin sonsuzluğu anlamına mı gelir?
Hasılı, esas sorun, “bir ucun diğer uçla bir sonrasını var etmesi” düzeltmesinin anlamı ve amacıdır. Bu düzeltmelerin, en klasik burjuva ideolojik argümana, insanlar arasında eşitlik yoksunluğunun insan doğasına uygun, mevcut toplumsal sistemin, sömürü düzeninin de insan doğasının kaçınılmaz sonucu olduğu iddiasının doğrulanmasına açılmasıdır. Eşitsizlik ve adaletsizlik sömürünün sonucu mudur, yoksa diyalektiğin cilvesi, “fıtrat” mıdır?
Yani önemli olan, farklılıkların kaçınılmazlığı ve bir aradalığı yönündeki bu felsefi temellendirmenin siyasi anlamıdır. Mevcut düzenin ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağı, yepyeni toplumsal ilişkilerin kurulup kurulamayacağı, kısacası, her iki ucun yok olup yepyeni çelişkiler ve farklılıklar içeren yeni bir gerçeğin açığa çıkıp çıkamayacağıdır. Başka bir deyişle, sınıflı toplumun mu yok edileceği, yoksa sınıf uzlaşmasının, burjuvazi ve proletaryanın bir arada varoluşunun, iç barışının mı sağlanacağıdır. İki ucun birlikte “sonrasını var edişi” mevcut toplumsal/sınıfsal farklılaşmanın, mevcut sömürü düzeninin süreceği anlamından başka nereye yorulabilir?
Nitekim Manifesto da, bu tartışmadan yola çıkarak ve eşitlik kavramından geçerek, Hitler-Stalin totalitarizmine, yani emperyalizmin sosyalizme karşı başlıca argümanına açılım yapmaktadır.
Burjuva ve faşist propagandanın yalanda sınır tanımadığını, apaçık gerçeklermiş gibi sunduğu verilerin sorgulanmadan asla kabul edilmemesi gerektiğini bütün bir PKK tarihi göstermiyorsa ne gösterebilir? PKK lideri Öcalan’ı “bebek katili” ilan eden, açık seçik devlet katliamlarını PKK’nin eylemleri olarak sunan, korucu sistemi altında örgütlenmiş silahlı çetelere karşı mücadeleyi “sivil katliamları” olarak gösteren, devlet eliyle katledilen devrimcileri “örgüt içi infazlar” biçiminde lanse eden burjuva faşist propagandanın yalancı, pervasız, sınır tanımaz, gerçekleri zor yoluyla bastırma ve gizleme gücüne dayalı eylemleri, burjuvazinin propagandalarını olduğu gibi kabul etmemek gerektiğini yeterli biçimde göstermiyor mu? İşbirlikçilerin, hainlerin, çizgi dışı düştükten sonra çizgiye yabancılaşan unsurların karalama, iftira ve yalanlarla bu propagandalara nasıl bir destek sunabileceği ortada değil mi? Aynı propaganda Kürdistan’ın ve Kürtlerin olmadığına milyonları onyıllar boyunca ikna etmiş değil miydi? Kürdistan’a yönelik inkar propagandası, sadece iki nesil içinde, en büyük yalanların büyük kitlelerin gerçeği haline dönüştürülebileceğinin açık bir kanıtı değil midir?
Sovyetler Birliği ve Stalin hakkındaki yalanların, Mao hakkındaki karalamaların mimarları, Hiroşima ve Nagazaki’yi, üstelik savaş bitmişken, dolaysızca askeri bile değil, politik-ideolojik bir amaçla, sosyalizm güçlerine bir tehdit olarak, atom bombasıyla yok etmiş olan ABD’nin başını çektiği burjuva kamptır. Buna rağmen, onların Sovyetler Birliği ve sosyalizm aleyhindeki bütün iddiaları doğru, aksini iddia etmek saçma, Sovyetler ve sosyalizm saflarından çıkan hainlerin iftiraları da tartışma götürmez olarak nasıl kabul edilebilir?
Yılların devrimci deneyimi, keskin sınıf mücadelesi koşulları altında, burjuva yalan makinasının üretimlerine önsel olarak kuşkuyla yaklaşmayı göstermiş olmalıdır.
Bu koşullar altında, öncesi bir yana, faşizme karşı direnişte Sovyetler Birliği’ne ve dünyasal devrimci direnişe önderlik eden bir devrimci olarak Stalin şahsında somutlaşan Hitler’le eşitleme tezleri nasıl gözü kapalı kabul edilebilir? Sovyetler Birliği’nde milliyetler politikası, milliyetler sistemi, bunların işleyişi, Çarlık Rusyası altında bir hiç olan dillerin ve ulusların gelişim düzeyine dair hiçbir veri, hiçbir gerçek ortaya konmadan nasıl ulus-devlet eleştirisi yapılabilir?
İkinci emperyalist paylaşım savaşı ve sonrası dönem, sınıf savaşımının daha önce görülmemiş ölçüde keskinleştiği bir dönemdir. Savaş sonrasında çelişkinin geldiği düzey, Çin ve Doğu Avrupa devrimleriyle birlikte dünyanın üçte birinin kapitalist pazardan kopuşudur. Çelişkinin ortaya çıkardığı zor araçlarının düzeyi, atom bombası ve iki kentin iki günde haritadan silinmesi düzeyidir. Çelişkinin devletler arası ilişkilere ve diplomasiye yansıması, nükleer tehditleşme düzeyidir. Çelişkinin burjuva ordulaşma düzeyine yansıması, NATO örgütlenmesi düzeyidir. Ajan faaliyetinin ortaya çıkardığı devasa makine, Gladyo gibi kirli savaş örgütlerinin örgütlenmesi, işkence ve baskının, Nazi faşizminin bütün “deneyimlerinin” burjuvazinin ortak deneyimi haline getirilmesi, teknolojide büyük bir sıçramayla bilgisayar teknolojisinin ortaya çıkışı düzeyidir. Bu koşullarda, burjuva propaganda aygıtları bütün gücünü sosyalizmin kötülenmesine, karalanmasına, mahkum edilmesine adamıştır.
Lenin veya Stalin’in somut görüşlerine, önderlik tarzlarına, SBKP’ye, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi inşa sürecinin şu veya bu politikasına veya tümüne, Çin’de ekonomik-siyasal sistemin inşasına, Mao’nun görüşlerine veya politik pratiğine ilişkin değerlendirmelerin burjuva kara propagandanın tekrarından başka temellere sahip olması gerekmez mi?
Fakat Manifesto, Sovyetler Birliği’nin, Çin’in veya diğer devrimlerin milliyetler politikasını incelemiyor. Bunun verilerini değerlendirmiyor. SBKP’de iç mücadelenin gelişimini ele almıyor. Buradan eleştiriler yapmıyor. Çin’de cinsiyet eşitliği politikalarının eğitim sisteminde, basında veya iktisadi politikalarda nasıl karşılık bulduğunu tartışmıyor. Buralarda örneğin hukuk ve yargı sisteminin nasıl örgütlendiğini analiz etmiyor.
Manifesto, ikinci paylaşım savaşını izleyen yıllarda Sovyetler Birliği nezdinde ve onunla sınırlı olmayarak sosyalizme yönelik emperyalist ABD ve Avrupa merkezli kara propagandanın temel tezi olan Hitler-Stalin totalitarizmi tezini (faşizm ve sosyalizmin aynı madalyonun iki yüzü olan tekçi, totaliter yaklaşımlar olduğu şeklindeki tez) tekrarlayarak, Stalin’i “kastik katilin” bir başka taşıyıcısı, Sovyetler Birliği’ni de Hitler’inkine eşdeğer bir zulüm rejimi ilan ediyor: “Diyalektik böyle yorumlanamaz, ama Stalin böyle yorumladı. Böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü.” “Stalin bu teori yüzünden, ‘Kulakları temizliyoruz, sınıfı saflaştırıyoruz’ diyerek milyonlarca köylüyü katletti.” Bütün olarak, Sovyetler Birliği’nde sosyalizm tarihi ve Çin devrimine dair, emperyalizmin sosyalizme karşı temel argümanlarına dayanılarak nitelemeler yapılıyor. ABD merkezli emperyalist kampın ideolojik tezleri, asla objektif verilere, kanıtlara dayandırılmamış, medya aygıtları üzerindeki burjuva mülk sahipliğinden, tekelinden ve devrimci propaganda araçlarının zor yoluyla bastırılmasından başka hiçbir kanıt gücüne ihtiyaç duymamış verileri de olduğu gibi kabul ediliyor.
Bu iddiaların içeriği başlı başına bir tartışma konusudur, fakat yönteminin marksizmin devrimci zeminde eleştirisini ve geliştirilmesini olanaklı kılmadığı aşikardır. Bunu, Marks’ın diyalektik görüşlerindeki ve farklılık-eşitlik anlayışındaki hiçbir düzeltme haklı kılamaz.
***
PKK lideri Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” bugün etki gücünü temelde hareketin politik kuvvetinden alıyor. Manifesto’da öne sürülen görüşlerin önemli bir kısmı, tarihin sınavından defalarca geçmiş, fakat hiçbir zaman, marksizmin ortaya çıkardığı devrimci enerjiyi bir yana bırakalım, kapsamlı bir reformcu isyanı bile ortaya çıkaramamıştır. Bu yeni zeminde de sınanmaya devam edecektir. Fakat kapitalist emperyalist sömürü düzeninin içsel barışı sağlamaya ne kadar mümkün olduğu üçüncü dünya savaşının artan emarelerinde bugün giderek daha berrak biçimde açığa çıkmaktadır. En nihayetinde bütün tartışma, bu gelişmeler karşısında alınacak politik pozisyonla ilişkilidir.