Süleymaniye’deki “Ateş”e Emekçi Soldan Tasfiyeci Alkışlar

You are currently viewing Süleymaniye’deki “Ateş”e Emekçi Soldan Tasfiyeci Alkışlar

“Silah bırakma” ve “örgütsel fesih”te cisimleşen PKK 12. kongre kararları ve Süleymaniye’deki silah yakma töreni, “barışın tesisi” ve “devletin demokratik dönüşümü” hedefine ne düzeyde ulaşacağına, imha, inkar ve asimilasyonla karakterize olan Kürt sorununun çözümü açısından neler yaratacağına dair belirsizliğini sürdürürken, emekçi sol saflarda büyük bir coşkuyla karşılandı. Bu tasfiyeci ideolojik-politik propagandanın ilk sesleri Kürt halkımızın kolektif hakları temelli mücadelenin “demokratik yol ve yöntemlerle” sürdürülmesi, sorunun “meclis zemininde” çözümü vurguları, gerillanın Süleymaniye’deki “ateş”ine yapılan güzellemeler ve “Türkiye demokrasisinin önünün açıldığı” analizleri oldu.

İçeriksiz bir barış söylemi etrafında hedefi, yol ve yöntemleri belirsiz siyasi açıklamalar yapıldı. Anayasal ve yasal talepler, meclis komisyonuna görüşme listeleri sıralandı; “sol blok”, “güç birliği” vb. türünde yeni ittifak programları önerildi. Kürt halkımızın ulusal varlık mücadelesini “terör”le, “kör şiddet”le özdeşleştiren ve bu açıdan faşist rejimin “Terörsüz Türkiye” söylemine nesnel zeminde yakınlaşan dönem analizleri, Türkiye emekçi sol hareketinin Türkiye işçi sınıfı ve ezilenleri içerisinde bir güç olma yolunun bu “sorun” nedeniyle tıkandığına varan, mevcut durumda “sorun”un aşılması ile yolun açıldığını vurgulayan saptamalar yapıldı. Bu ideolojik-politik ayrım noktalarından şekillenen mücadele programları açıklandı. CHP’ye angaje emekçi solun tüm bu saptamalarına, Kürt ulusal demokratik hareketine “Erdoğan’ın başkanlığına yol açacak anayasal düzenlemeye prim verilmemeli” şeklindeki akıl vermesi eşlik etti.

Büyük bir bölümü açık ya da örtük sosyal şovenizmle zehirlenmiş emekçi sol hareketin saflarında verili olan tasfiyecilik, Kürt sorununun “silahsız”, “TBMM zemininde”, “yasal çerçevede çözümü” stratejisiyle buluşup, legalizm, parlamentarizm ve sosyal şovenizmin yeni bir alaşımını üretti.

Tabloya, ilgili politik parti, örgüt ve çevrelerin görüş ve tartışmaları temelinde daha yakından bakalım.

TKP’nin Sosyal Şovenizmden Şovenizme İltihakı

Parti merkezi adına yapılan açıklamada, “Bugün gelinen noktada ‘silahların susması’nın iyi bir gelişme olduğunu söyleyeceğiz, söylemeye devam edeceğiz” denildi ve “Şimdi, devlet ile PKK arasında tarihsel uzlaşma ilan edildiğine göre, artık hiçbir kısıtlama olmaksızın siyasi içerik ve doğrultu konuşulmalıdır”, “Bu çözüm süreci, silahlı çatışmaları sonlandırdığı için ve sonlandırdığı sürece her durumda olumlu bir yan taşımaktadır. Emekçi halkı birbirine düşman eden bir çatışmanın sonlanması, kardeşlik fikrinin ‘resmi’ bir tez haline gelmesi, bağımsız ve devrimci bir stratejiyle değerlendirildiğinde, bu ülkeyi aydınlığa taşımayı kolaylaştıran bir iklim yaratabilir” diye buyurdu TKP.

Kürt ulusal sorununda çözümsüzlüğün temel bir yanını silahlı mücadeleye ve Kürt ulusal demokratik hareketine bağlayan TKP, PKK’yi Lozan’a yaklaşım temelinde politik islamcı AKP’yle aynı zeminde buluşmakla, örtülü bir ittifak kurmakla itham edip, “genişleyen Cumhur İttifakı”na karşı mücadele çağrısında bulundu.

Açıklamada Kürt sorununun adil, demokratik çözümü için burjuva devleti ve faşist şeflik rejimini baskılayan, Kürt halkına destek ifade eden tek bir ifade yer almazken, Aydemir Güler-Kemal Okuyan kılavuzluğunda imzaya açılan “Ülkemizin uçurumdan yuvarlanmasına izin vermeyeceğiz” başlıklı imza metni, emekçi solun kimi yasalcı, reformist bölüklerini hızla Türk burjuvazisinin sol yedeğine itmeye yetti. “Silahların susması/çatışmanın sonlandırılması iyi bir şeydir” alkışları, “Barış ve kardeşlik ve de bağımsız ve laik bir ülke, eşitlikçi bir düzen, planlı bir ekonomi istiyoruz” sözleri arasında, “Türkiye Cumhuriyeti’nin, Lozan Anlaşması’nın sorgulanmasını; mevcut sınırlarımızın tartışılmasını istemiyoruz” ifadesinde somutlaşan “cumhuriyetçi birikimi savunmak” genel ekseninde durmaya devam etse de, Kürt ulusal inkarcılığının ortağı sosyal şoven TKP, bununla yetinmeksizin karşıdevrim repertuvarındaki söylemleri de kullanarak, hem uzlaşı sürecine karşıt bir cephe örüyor, hem de sosyal şovenizmden şovenizme doğru derinleşen çizgisini belirginleştiriyor, Türk burjuva cumhuriyetini savunmayı esas alan sınıf işbirlikçiliğini örgütlüyor. TKP’nin işaret ettiği “uçurum”, kuvvetle muhtemeldir ki, genel olarak ezilenlerin, özel olarak da Kürt ulusal hareketinin haklı ve meşru şiddetinin de yer aldığı kulvardır ve “ülkemiz” de, egemen ulus ayrıcalığının güvence altına alındığı Türk burjuva devlet sistemidir. Oysa bırakalım bir uyarıcı olarak uçurumun kenarında durmayı, TKP zaten yıllardır uçurum dibindeki şovenizm çukurunda debelenip durmakta, Türk emekçilerini de o çukura çağırmaktadır.

Sol Parti: Sol Liberal Koronun Amiral Gemisi

“SOL Parti, Kürt sorununun silahsız ve çatışmasız bir zeminde çözülmesini desteklemektedir. PKK tarafından silahların bırakılması, barış ve çözüm için atılmış önemli bir adımdır” diyen Sol Parti, “içine girilen süreç Ortadoğu’da Amerikan politikalarının bir aracı haline getirilmemeli ve Türkiye’de AKP ve MHP eliyle kurulmak istenen baskıcı bir rejimin payandası olarak ele alınmamalıdır” ihtiyatı ve “gericiliği ve faşizmi yenmek için omuz omuza mücadeleye devam edeceğiz” açıklaması ile yaklaşımını ortaya koydu. (11 Temmuz 2025 tarihli açıklama)

Sol Parti’nin faşizm ve gericiliği kiminle, hangi yoldan yeneceğini elbette bilmiyoruz ama parti sözcüsü Önder İşleyen, Bianet’ten Ayşegül Başar’ın “Sosyalistler Barış Sürecini Değerlendiriyor” dosyasına verdiği röportajda, “Çatışmalar; gerici-faşist akımların güçlenmesi, kontrgerilla odaklarının devlet içinde mevzilenmesi için bir zemin yarattı” sözleriyle sebep-sonuç diyalektiğini yerle bir eden sol liberal koroya dahil oluyor. İşleyen, “elbette bugün de silahların bırakılmasıyla başlayan süreçte Kürt halkının istediği bütün hak ve özgürlüklere kavuşmasından yana olmaya devam edeceğiz” deyip, peşine şartını da ekliyor: “Ancak daha önce de söylediğimiz gibi silahların susmasının getireceği iyilik, iktidarın varlığını sürdürmesine hizmet edecek bir kötülüğe payanda yapılmamalıdır.”

Sol Parti MYK üyesi Alper Taş, Ruşen Çakır’la medyascope röportajında, “Kürt halkının bütün haklarına kavuşması için mücadele eden bir parti”nin başkanı olduğu dönemde Kürt halkımızın demokratik özerklik talepleri için kalkıştığı özyönetim direnişleriyle ilgili olarak şöyle konuşuyor: “Hendek-Barikat savaşı değil, demokratik siyasal bir mücadele çizgisinin o dönemlerde esas alınmasını söyledik. Hendek-Barikat savaşlarına yeni bir silahlı mücadele eylem çizgisi geliştirildi ve Türkiye aslında bugünkü başkanlık rejiminin inşa edilmesine de esasen bir politik zemin sundu.” Taş, faşist şeflik rejiminin kurucu faşist terörle inşa edildiği yılları “hendek savaşları” diye adlandırırken, bu jargonun ruhuna paralel biçimde ve tıpkı İşleyen gibi, direnişi faşist terörün nedeni olarak gören koroyu güçlendirmekten başka bir şey yapmıyor. Sahi yeri gelmişken soralım: Kabul, diyelim ki özyönetim direnişinin ardından faşist terör “patladı”. Peki ortalık gerçekten demokrasiden geçilmez, güllük gülistanlık mıydı da “hendek savaşları” başladı? Acaba Sol Parti, “çözüm masası”nın devrildiğinden, IŞİD eliyle kitle katliamlarının peş peşe gerçekleştirildiğinden, Rojava’ya yönelik işgal tehditlerinin artışından, kadın gerilla cenazelerinin çırılçıplak soyularak teşhir edildiğinden, gerilla ve yurtseverlerin cenazelerinin zırhlı araçlarla yerlerde sürüklendiğinden haberdar mıdır? Haberdarsa, yani tüm bunlar olurken ve aslında bu faşist terör dizginlerinden zaten boşanmışken, Sol Parti hangi antifaşist görevleri icra ediyordu?

Kürt ulusal sorununun “barış” ve “eşitlik” temelinde çözümünü her açıklamasında ifade eden Sol Parti’nin tüm gövdesiyle ve olası bedelleri göğüslemeyi göze alarak sokaklara çıktığı, demokratik barış mücadelesinin öncülüğünü üstlendiği, sömürgeci rejimin ve Türk şovenizminin karşısına dikildiği tek bir örnek göremezsiniz. ÖDP/Sol Parti’nin barışçılığı, Taş’ın röportajda ifade ettiği gibi, sömürgeci faşist rejimin politikayı esasen zor araçlarıyla yürüttüğü ve Kürt ulusal demokratik güçleri ile devrimci kuvvetlerin buna karşılık mücadelenin şiddete dayalı biçimlerini öne çıkarmaya yöneldikleri dönemlerde yükselir. “Barış” için aktif mücadele çağrısı bu cenahtan gelir; Beşiktaş, Kayseri veya Mersin’de gerillanın feda eylemleri karşısında aldıkları pozisyonda olduğu gibi kınamalar bu kulvardan yükselir. Siyasi yaşamı boyunca inkar ve sömürgecilik karşısında, bırakın bir kampanyayı, tek bir tok söz ve eylem icra etmemiş bu parti, ancak sert dönemlerde “terör”e karşı aktif politika hattına girer. Hem de şiddetin son bulması için, barış için! Böyle olduğu için, “müzakere” ya da “diyalog” dönemlerinde savaşa karşı diline doladığı “barış” sözcüğü de, silaha karşı eline doladığı alkışlar da haliyle az çok tutarlı bir politik kalibreden yoksun hale gelmektedir. Kısacası ÖDP/Sol Parti’nin “barış” savunuculuğu, siyasal mücadele koşullarının sertleşmesine yol açacak devrimci çıkışların uzağında, yüksek bedelleri gerektiren değil, en geri biçimlerde politika yapmanın imkanlarını yaratan zeminlerde canlanır.

Sosyalizm İddialı Antişoven Partilerin Yükselen Parlamentarizm Hayalleri

Kürt ulusal demokratik hareketiyle yan yana gelme gündemleri, HDP/DEM Parti’yle ilişkileri, somutta da Emek ve Özgürlük İttifakı temelindeki ittifaklarıyla şoven ve sosyal şoven karakterli TKP ve Sol Parti gibi düzen içi diğer reformist kesimlerden ayrışan EMEP, TİP, TÖP ve EHP ile bir kısım HDP/DEM Parti bileşeni örgütler, uzlaşı süreciyle pozitif beklentiler temelinde muhataplaşıyorlar. Sosyalistler olarak sürece yanıt olma ve Türkiye demokrasi mücadelesini yükseltme sorumluluklarından bahsediyorlar. “Çatışmasızlık” durumu analizlerini iktidarın “baskıcı-otoriter-faşizan-güvenlikçi” yöntemlerinin gerileyeceği, barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde geniş bir alanın açılacağı, siyasi olanakların çoğalacağı saptamalarıyla iç içe genişletip, sosyalistlerin şimdi barışı konuşma, şimdi birleşik mücadeleye daha fazla yönelme, şimdi barışı halka daha etkin anlatma vb. görevlerini sıralıyorlar.

EMEP Şubat-Mart açıklamalarında şöyle diyor: “Partimiz; 50 yıldır kesintisiz süren; kimi zaman ‘düşük yoğunluklu savaş’ boyutuna ulaşan, sayısız insanın ölümüne ve acılara yol açan uzun bir silahlı çatışma döneminin bitişini simgeleyen Öcalan’ın çağrısının, Türk ve Kürt işçi sınıfı ve emekçilerinin birleşik mücadelesinin gelişme olanaklarını artırması bakımından önem taşıdığına işaret ediyor.”

Yine EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan’ın 12 Mayıs 2025 tarihli demecinden: “İktidar ‘terörü’ bahane ederek, silahlı mücadeleyi bahane ederek demokratik hak ve özgürlükleri genişletme, Kürt halkının taleplerini karşılama konusunda somut adımlar atmak yerine baskı ve şiddet politikalarını yoğunlaştırmıştır. … artık iktidarın ve sistemin, devletin bu tür bahaneleri kullanarak, bu tür gerekçeleri ortaya koyarak adım atmama konusundaki argümanlar ortadan kalkmıştır.” Silahlı mücadelenin sonlandırılması kararını “bahanelerin ortadan kalkması”na indirgeyerek karşılamak, iktidarın demokratik hak ve özgürlükleri genişletme konusundaki isteksiz tutumunu aynı anlayışa paralel biçimde silahlı mücadelenin varlığına bağlamak arabayı atın önüne koşmak, sömürgeci faşist rejimin karakterinden, yapısal ve tarihsel kodlarından bihaber olmak demektir. Acaba PKK’nin başlattığı silahlı mücadeleden ve hatta ’71 devrimci çıkışından önce, yani bu “bahaneler” yokken hangi geniş demokratik haklara sahiptik diye sormak hakkımızdır. Deniz Gezmiş’i idam sehpasına götüren koşulların özgür ve demokratik olduğundan bahsedemeyiz herhalde. Mesele şudur: Faşizm her daim bahane bulur, bulmazsa yaratır, yaratamazsa da dert etmez. Dolayısıyla sorunu bahanelerin varlığı-yokluğu denklemine hapsetmek denklemi zaten baştan yanlış kurmak demektir.

Burada sormak gerekiyor: Mesele, gerçekten Seyit Aslan’ın bahsettiği gibi, bu bahane ve argümanlar mı yoksa devletin inkarcı ve sömürgeci karakteri ve politikaları mı? Argümanların ortadan kalkması faşist rejimin adım atması için yeterli midir?

Açıklamalardan devam edelim.

TİP 12 Mayıs 2025 tarihli açıklamasında şöyle söylüyor: “Ülkemizde silahların susmasına, barışın sağlanmasına hizmet edecek adımları ve gelişmeleri olumlu buluyor ve destekliyoruz. Aslolan Türk, Kürt ve tüm bölge halkları arasında barışın sağlanması, bölge halklarının kardeşlik ve barış içerisinde kendi topraklarının kaderini ellerine almasıdır.”

TÖP 6 Mart 2025 tarihli açıklamasında şunu belirtiyor: “Zirveye doğru bir hamle daha! Her seferinde olduğu gibi, önceki dönemden daha zorlu, daha karmaşık ve daha riskli, ama aynı zamanda özgürlüğü önceki dönemlerinden daha fazla kazanacağı, artık geri dönülemeyecek eşikleri aşıp kalıcı tarihsel kazanımlarla donanacağı bir yeni dönem!”

Oğuzhan Kayserilioğlu da Ağustos’ta Yeni Yaşam’daki makalesinde yazıyor: “Demokrasi mücadelesinin her alanında, silah bırakan gerillaların da katılımıyla, meşru siyasal mücadele yapılacaktır.” “Kürtler devletle görüşüp meşru siyasal ve toplumsal alan çalışması yapma imkanı kazanacaklar.”

EHP Ağustos ayındaki açıklamasında şunlara dikkat çekiyor: “Bugün gelinen nokta, her şeyden önce halkların barış ve demokrasi iradesinin somut bir sonucudur. Bu irade karşısında, yıllarca bu topraklarda hüküm süren inkar ve imha politikaları iflas etmiştir. Sorunun güvenlikçi yöntemlerle ve baskıyla çözülemeyeceği, en değişmez sanılan tabuları savunanlar tarafından dahi kabul edilmek zorunda kalınmıştır. Kalıcı barış yönünde mücadele verenlerin kararlılığı, barışın adını anmayı suç sayan zihniyeti geriletmiş, diyalog ve demokratik siyaseti tek geçerli yol haline getirmiştir.”

EHP Genel Başkanı Hakan Öztürk’ün 23 Mayıs tarihli PİRHA röportajından: “Kürt meselesini, demokrasi meselesini, Türkiye’deki bu açlıkla, yoksullukla sınanan emekçilerin durumunu anlatabileceğimiz önemli bir dönemeçteyiz. Bunun için çok büyük bir alan açıldı.”

Bu açıklamaların tamamında, Kürt ulusal demokratik hareketinin silah bırakma kararı ile demokratik siyasete geniş bir alanın açıldığı sevinci ve girişkenliği var. Süreç analizleri Kürt sorununda “çatışma” döneminin Öcalan’ın çağrısı ve PKK kongre kararları ile sonlandığı, bu tarihi adımların “iktidarın güvenlikçi politikalarını elinden aldığı” ve “iktidarı gerilettiği”, nihayet Türkiye’de “artık demokrasi dışında hiçbir çözüm olmadığı” noktalarında ortaklaşıyor.

Sürecin sosyalistlere daha fazla görev yüklediğini söyleyen, bu temelde durumla muhataplaşma iddiasında olan bu partiler, “Türk ve Kürt işçi sınıfı ve emekçilerinin birleşik mücadelesini geliştirme imkanı’nın genişlediği, “Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve kalıcı bir barışın yolunun şiddetle tıkandığı” analizleriyle konuştular. Türk halkımızın birleşik mücadele konusundaki eğiliminin Kürt halkımızın ulusal mücadelesi ile ketlendiği, Türk işçi sınıfı ve emekçi halkı arasında sol-sosyalist siyaset yapma zemininin Kürt sorununun çözümünün çatışma temelinde geliştirilmeye çalışılması ile kapandığı fikriyle silah bırakma kararını ‘tarihi bir fırsat’, burjuva meclisteki komisyonu da ‘kalıcı barışın mücadele alanı’ olarak tariflediler.

HDP/DEM Parti bileşeni örgütler olan SYKP, SODAP ve Yeşil Sol Parti’nin tutumlarının özünü, “Silah bırakma kararını ezilen bir ulusun siyasi hareketinin ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ kapsamında görüyor ve saygı duyuyoruz” ifadesindeki UKKTH ilkesiyle çerçevelendirilmiş utangaç bir reddiye oluşturuyor. Bu örgütler “bu zamana kadar elde edilen kazanımların garanti altına alınmasını” önemsiyor, bu doğrultuda “ezilen halkların ve tüm toplumsal kesimlerin ortak mücadele zemininin güçlenmesi” imkanlarının doğduğunu düşünüyorlar. Yıllardır birleşik bir parti/kongre yapısı içerisinde var olan ve mücadele eden bu örgütlerden tüm güçlerin yan yana gelmesi ve mücadelenin büyütülmesi çağrısı yükseltilse de, “çözüm” perspektifi yasalcılıktan, parlamentarizmden öteye geçmiyor. Kürt sorununun demokratik barış temelinde çözümüne dair ise anlamlı bir mücadele programı veya kolektif hak talepleri formülasyonu bulunmuyor.

Örneğin SODAP, “tüm devrim, demokrasi ve halk güçlerini faşizme karşı kararlı duruşu, Kürt Halkının onurlu barış ve emekçilerin insanca yaşanacak ücret taleplerini de etkili bir biçimde sahiplenerek güçlendirmeye; her açıdan çok daha aktif ve belirleyici bir tutum almaya davet ediyoruz” diyor, ama somut bir mücadele programı ve pratiği sergilemiş değil. (13 Mayıs 2025 tarihli açıklamadan)

SYKP, “Kongrenin kararı, barış, çözüm ve demokratikleşme hedefi ile anti-faşist mücadeleyi birbirine bağlayan bir ‘demokrasi ittifakı’ için daha elverişli bir ortamın oluşması bağlamında, tarihsel ve politik olanaklar taşımaktadır” diyor ve ekliyor: “Başta anayasal ve hukukî düzenlemeler olmak üzere, barış içinde yaşayacak demokratik bir toplumu inşa etmek için iktidara düşen sorumluluklar yerine getirilene kadar barış mücadelesinin ikirciksiz bir şekilde takipçisi olacağız.” (14 Mayıs 2025 tarihli açıklamadan)

Bütün bir politik çerçeveyi, “Bugünden itibaren Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştır. Ezilen halkların eşitlik ve özgürlük mücadelesinde demokratik sivil siyaset belirleyici duruma gelmiştir” sözleriyle Yeşil Sol Parti koyuyor. Konferans-kongre hazırlık metinlerinde sıklıkla “Türkiye’nin silahlı yöntem dışında bir çözüme odaklandığı ve kimi fırsatların açığa çıktığı bu eşikte bize düşen görevin, Kürt sorununun sahici ve kalıcı demokratik çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşme çabalarının birbirinden bağımsız ele alınmaması gerektiği fikrini her zeminde anlatmak ve mücadelesini büyütmek” şeklinde görev tarifi yapan Yeşil Sol Parti, 15 Haziran tarihli Parti Meclisi sonuç bildirgesinde, “ihtiyaç duyulan Sol Odağı inşa etmeyi ve her gün daha da saldırganlaşan diktatörlük karşısında en geniş toplumsal tabanı esas alan Demokrasi Koalisyonunun kurulması yolunda mücadele etmeyi temel ve öncelikli görevleri arasında görmekte” olduğunu duyuruyor.

“Barış İçin Sosyalistler Göreve”: Emekçi Sol Saflardaki Tasfiyeciliğin Güncel Versiyonu

Tokalaşma ve İmralı’dan gelen çağrıdan bu yana “süreç”in önemli bir zaman dilimi geride kaldı. Faşist şeflik rejimi “Terörsüz Türkiye” yönelimi ve “çözüm değil geçiş yasaları”, “silah bırakma kanun tasarıları” ve meclisteki bekletme “komisyon”u ile ilerliyor. Emekçi sol hareketin çoğu bileşeni ise içeriksiz, genel-geçer bir barış ve demokrasi söylemiyle, “süreç zarar görmesin” hassasiyetinin yön verdiği bekleme hali-hareketsizliği ile seyrediyor. Rejim Rojava’ya saldırı tehdidi ve sınıra asker yığınağından yargı sopasına, komisyonda Kürtçe konuşmaya mikrofon kapamadan infaz yakmaya tüm baskı ve şiddet aygıtlarını devrede tutuyor; emekçi solda “silahsız-şiddetsiz çözüm” ve bunun yaratacağı fırsatlar odaklı tartışma derinleşiyor. Emekçi sol hareketin büyük bölümü PKK’nin silahlı mücadele yöntemine son verme kararının tek başına, tek yanlı olarak Kürt sorununu çatışma zemininden çıkardığını, devleti demokratikleşme adımları atmak dışında hiçbir şey yapamayacak biçimde sıkıştırdığını, artık tek yolun sivil siyaset ve meclis olduğunu iddia ve ilan ediyor.

Emekçi sol hareket saflarında gelişen ve açıkça şiddetsiz çözüm etrafında dönen tasfiyeci tartışmalar ve reformist, parlamentarist siyaset sürecin asıl ihtiyacı olan ve bedeller isteyen bir mücadele çizgisini, hatta devrimci yapıların sürdürdüğü savaşıma karşıdevrim cephesinin vereceği karşılık ve kendilerinin de bundan etkilenme ihtimalini göze alamamaktan ileri geliyor. Bu yaklaşım, “çözüm süreci”nin sona erdirilmesi ve “çöktürme planı”nın yürürlüğe girmesi ile özdeş 2015 yazı ve devamında gelişen faşist terör dönemiyle doğrudan bağlı.

Geride kalan bütün bir siyasi savaşım dönemi emekçi sol saflarda tasfiyeciliğin gelişimini koşullandırdı. 7 Haziran-1 Kasım arası kesitte yaşanan kitle katliamları, kıyımlar, seçim gaspları, MSA bombalamaları ile bir korku iklimi yaratıldı ve antifaşist kitlelerin geriye itilmesi sağlandı. Görkemli özyönetim direnişleri soykırımcı bir zihniyetle geliştirilen katliamlarla yanıtlandı. Faşist rejim politik kitle hareketinin geri çekilmesi ve korku zemininde devrimci, yurtsever, antifaşist güçlere dönük politik, örgütsel, ideolojik tasfiye ve fiziken yok etme saldırılarına odaklandı.

Bütün bu faşist terör yılları içerisinde emekçi sol hareket bünyesinde yasadışı olan her şeyden uzak durma, yasalcılık anlayışı ve pratiği iyice kökleşti. Ve bu, seçim siyaseti ve seçim odaklı ittifaklar, seçim programları içerisinde kemikleşen parlamentarizmle birleşti. Emekçi sol hareketin reformist yapıları büyük ölçüde parlamentarizm ve yasalcılık çerçevesine demirlemişken, devrimci parti ve örgütlerde de yasallıkla sınırlanmış bir mücadele, “yasal devrimcilik” pratiği ve anlayışı yaygınlaştı.

Gözaltı-tutuklama saldırılarının ve kesintisiz hapisliklerin damgasını vurduğu, silahlı mücadelenin, savaşmanın büyük bedeller istediği, fedakarlık çıtasının yükseldiği, buna karşın kitle hareketinde anlamlı bir gelişmenin yaşanmadığı dönemler tasfiyeci fikir ve eğilimlerdeki gelişmenin en temel belirleyeniydi. Dizginsiz faşist terör altında yaşanan umut ve irade kaybı emekçi sol harekette yön bulanıklığına neden oldu. “Öncü”lüğün reddi, parti gibi “hiyerarşik-dikey örgütlenmeler” yerine sendika, kooperatif gibi “yatay-demokratik” örgütlenmeler fikri, filli meşru mücadele biçimleri yerine talepler formülasyonu ve düşünce açıklamaları bu yönsüzlüğün bir yanıdır. Bütün bunlar, düşünüşün tamamen yasal alanla sınırlanması, eylem ve etkinliklerin tümden yasallıkla çerçevelenmesi, yasadışı çalışma, fiili-meşru mücadele ile alabildiğine mesafelenmeye dönüştü. Tasfiyeciliğin en geniş, güncel biçimi de parlamentarizme, düzen solu CHP’ye ve seçimlere umut bağlama hali oldu.

Parlamentarizm ve yasalcılık zemininde derinleşilen reformist çizgi 12 Eylül tasfiyeciliğinden de beslenmektedir. Sosyalizm ve devrimcilik adına ‘anayasa talepli siyaset’ bunun ürünüdür. Sınıf, devrim, sosyalizm söylemleri bir yana, TİP, TKP, Sol Parti, SYKP, TÖP, EHP ve EMEP aynı parlamentarizm ve yasalcılık zemininde, farklı nüanslarla reformizmde derinleşmişlerdir. Sosyalizm iddialarına ve söylemlerine karşın, devrimin nasıl gerçekleştirilebileceğine dair tek bir yanıt üretmezler. Devrimci Marksist olmanın gereği olarak işçi sınıfı ve halkların burjuva egemenliğe, sömürgeci, faşist, cinsiyetçi rejime karşı silahlanmasından, silahlı halk ayaklanmasıyla bu düzenin ve devletin yıkılmasından söz etmezler. Faşist şeflik rejiminin yenilgiye uğratılması ve politik özgürlüğün kazanılması mücadelesinin hayatiyetini kapitalizme karşı mücadelenin esas olduğu söylemleri arasında bulanıklaştırarak, tasfiyeciliği başka bir mecradan üretmeye devam ederler. Sosyalizm, sınıf örgütlenmesi ve antikapitalist mücadele adına politik özgürlük savaşımına sırt çeviriş, bedellerini göze alamadıkları antifaşist-antişovenist mücadele görevlerinden kaçış düpedüz tasfiyecidir.

Mevcut “süreç” içerisinde ve Kürt ulusal demokratik hareketinin aldığı kararlar karşısında yapılan analizler, sorunu meclise havale eden yaklaşımlar bu tasfiyeciliğin ürünüdür. Yine ulusal demokratik hareketi alkışlayıp, barış ve demokrasi adına birleşik ve antifaşist mücadele yerine “sol odak”, “koalisyon” türü ittifak anlayışları sergilemek suretiyle bir kez daha ulusal demokratik hareketten uzak durulması politik tasfiyeciliğin yeniden üretimidir.

Türk Emekçisinin Geri Bilincine Oynama Siyaseti Demokratik Barış Üretmez!

Emekçi sol hareketin bugünkü açıklamalarına da sirayet eden “fırsat”, “olanak” saptamaları “Türk işçi sınıfı ve emekçileri ile aralarına giren ulusal sorun meselesi”nin ortadan kalkmış gibi görünmesine dayanıyor. Çünkü Türk halkımızı faşist politik islamcı rejimin karşısına dikmek ve Kürt halkımızın yanında saflaştırmak, akıntıya karşı kürek çekmek demek. Çünkü emekçi sol hareket, Türk şovenizminin işçiler ve ezilenler üzerinde yarattığı gerici basıncı göğüslemekten sakınıyor, Türkiyelilik vasfını, Misak-ı Milli’yi aşıp, Kürt ulusal demokratik mücadelesiyle enternasyonalist temelde ilişkileniş geliştiremiyor.

“Türkiye demokrasisinin önü açıldı”, “İktidarın güvenlikçi politikalarının, terör bahanesinin karşılığı kalmadı”, “En geniş kesimlere anlatmanın önünde bir engel kalmadı” gibi emekçi sol saflardan yükselen pek çok söz, en geri kitle bilincine göre politika yapmanın, barış savunuculuğunu da siyaseten en geri zeminden sürdürmenin ifadesi oluyor. Emekçi solun özellikle antişovenist gövdesi içinde PKK’nin silah bırakması karşısında duyulan sevinci anlamak bir ölçüde mümkün. Çünkü reformist liberal heveslerin ürünü olan coşku bir yana, uzlaşı veya diyalog sürecinin geniş kitleleri saran şovenizm zehrini sağaltmada nesnel bir rol oynadığı açık. Fakat gözden kaçırılan iki nokta var: Birincisi, zaten bu zehrin etkisi, zehrin zerki karşısında temel politik görevlerin savsaklanmasıyla oluşmakta ve büyümektedir. İkincisi “süreç”le birlikte genişlediği varsayılan siyaset alanının hangi siyasetle doldurulduğu ve doldurulacağı sorunudur.

Antifaşist, antiemperyalist ve demokratik mücadele adına herhangi bir hakiki iddiası bulunanların, mümkün olan en geniş cepheyi faşist şeflik rejimi karşısında saflaştırmaya seferber olması gerekirken, bu reformist partilerin, Türk işçi ve emekçilerini, ilerici ve demokratik güçleri Kürt halkının kolektif hakları temelinde tek bir somut talep öne sürmeksizin yasal düzenlemelere, meclis komisyonuna çağırma-bekleme temelinde açıklamalarda derinleşmesi basit bir yanılgı ya da reel-politika olarak açıklanabilir mi? Bu siyaset dili, söylemi ve tarzı, sahiplerinin niyetlerinden bağımsız olarak, sömürgeci faşist rejimin ve onun kara propaganda, psikolojik harp aygıtlarının işini kolaylaştıracak bir yönde gelişiyor. Bu haliyle rejimin Kürt halkımızın 50 yılı bulan haklı-meşru savaşımını “terör” torbasına doldurma, “silah bırakma” yasasına bağlama siyaseti, emekçi sol saflardan umudu ve beklentisi olan kitleler içerisinde etki yaratma imkanına ulaşıyor.

Faşist saray iktidarının “Terörsüz Türkiye” söylemine, her ağızlarını açışlarında Rojava’ya dönük inkar ve tehditlerine cepheden tutum alınamayışı, Türk halkımızın düşünce ve duygularını derinden etkileyen şovenizmle cepheden dövüşmenin göze alınamamasıyla ilgilidir. Hatta bu siyaset zemini halkımız içindeki şovenist ruh hali ve görüş açısıyla uzlaşmayı, bu zeminde politik dil üretmeyi gerekli ve etkili de görmektedir. Parti örgütlenmesinin, öncü müdahalenin kitleye bilinç taşıyan, ona düşünüş ve davranış tarzı kazandıran politik rolünü kavramayan, kitle mücadelesinin sıçramalı gelişimine inanmayan, düpedüz kitle kuyrukçusu bir düşünüştür bu.

Emekçi sol güçler bu iddiasızlıklarını “sıradan insan” ismini verdikleri işçi, emekçi, yoksul halk kitlelerinin geri bilincine sığınarak teorize ediyor. Adil ve demokratik barışın konuşulması ve inşası “sıradan insan”ın, mevcut kitle bilincinin nasıl değiştirileceğiyle ve bunu değiştirecek politik iddia ve eylem cesaretine sahip olunup olunmadığıyla ilgilidir. Bu iddia, “savaşın değil barışın tarafı” olmayı “ülkemiz sınırları”nın içine ve dışına bağlayan bir yaklaşımdan çıkarmakla, dört sınırla bölünmüş Kürdistan’ın inkarına karşı durmakla, HTŞ çetelerinin saldırı ve Türk burjuva devletinin işgal tehdidi altında tutulan Rojava devrimiyle enternasyonalist ilişki kurmakla, sermayenin değil, işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin Türkiye’sinin demokratikliğini konuşabilmekle somutlaşır.

Ezilenlerin Şiddeti Meşru, Sömürgeci Faşist Rejime Karşı Savaşım Görevdir

Egemen sınıfın yönetim aygıtı devlet ve onun iktidarları şiddet ve silah tekelinden bağımsız bir organizma değildir. Tüm zor araçlarını elinde bulundurur ve yığınlar üzerinde ideolojik hegemonyasını bununla destekler. Herhangi bir karşıtının zor kullanımına izin vermez. Ezilenlerin şiddeti, devrimci şiddet eylemleri amaçsız, hedefsiz, “kör şiddet” gibi gösterilir. “Kör şiddet”, “terör” gibi söylemler egemen sınıfın örgütlü şiddet aygıtından başka bir şey olmayan devlet eliyle uygulanan şiddeti kutsayıp meşrulaştırmak için üretilmiştir.

Burjuva Türk devleti de bundan azade değil. Kuruluşundan bu yana hangi ideolojik-politik temelde gelişirse gelişsin şiddet ve zor ile ilerledi. Karşısında boy gösteren silahlı ve fiili-meşru mücadele biçimlerini “terör” demagojisiyle mahkum etti. Devletin yenilmezliği düşüncesini zor yoluyla, faşist yasalar ve hükümet programlarıyla dört koldan bilinçlere işledi. Gelinen aşamada PKK’nin silahlı mücadele yöntemini sonlandırma kararı karşısında geliştirilen “terörle bir yere varılamayacağı” propagandası ve “Terörsüz Türkiye” tanımlamasında somutlaşan faşist kuşatma ve politik-örgütsel tasfiye planı devreye girdi.

Nasıl ki Soğuk Savaşın ideolojik argümanı “Hitler-Stalin totalitarizmi” tezi etrafında “hür dünya” denen emperyalist merkezlerin kutsanması dönemin liberal reformist solu tarafından benimsenmişse, haklı savaş-haksız savaş ayrımı gözetmeyen, savaş ve şiddetle ilişkisini ne olursa olsun barışçıl araçlarla politika yapma ekseninde kuran emekçi soldan parti ve örgütler de Kürt sorununun silahsız yoldan çözümü çabalarına hızla girişmiş bulunuyor.

7 Ekim Aksa Tufanı’nda siyonist işgal ve soykırıma karşı Filistin halkının haklı-meşru direnişini değil HAMAS “terör”ünü görenler, Kürt gerillasının Beşiktaş, Güvenpark, Kayseri, Mersin gibi sarsıcı eylemleri karşısında IŞİD benzetmesine kalkışıp şovenist çığlıklarla kınama yarışına girenler bugünkü gerçeklik karşısında anlamlı bir barış mücadelesi yaratma imkanına sahip bulunmuyorlar.

Cesene’den çıkarak silahlarını ateşe veren gerillanın “vakurluğu”ndan, “etrafına yaydığı aura”dan gürültülü alkışlarla söz edenler, gerilla kimyasal silah saldırısı altındayken, Rojava’da her gün SİHA katliamları yaşanırken, Taybet ananın cenazesinin bir hafta yerde yattığı, Cemile’nin cenazesinin buzdolabında beklediği özyönetim direnişlerinden, Kilyos’taki kaldırımdan, evine gelen kargo paketinden cenazelerini alan Kürt halkımızın acılarından nasıl sonuçlar, hangi pratikler çıkardıklarını konuşmakla yükümlüler. Gerçekten barış isteniyorsa, gerçekten ölümlerin, zulmün bitmesi isteniyorsa, bugüne kadar eşit ve özgür yaşamak için savaşmış bir halkı ve gerillasını analiz ve tebrikte somutlaşan egemen ulus kibriyle değil, sömürgeci faşist Türk burjuva devletine karşı dikilme, sıkça gönderme yapılan UKKTH’nı koruma ve sonuca ulaştırma görevi ile yükümlüler.

Kuşkusuz tarihsel bir andayız ve her tarihsel anda olduğu üzere yeni bir sınanma ve saflaşmanın eşiğindeyiz. Devrimci amaçlara bağlılık ve lafzi değil eylemli devrimcilik yeniden sınanıyor. Bu tarihsel sınanma anında, sömürgeci faşist rejimin zora dayalı mücadeleyle yıkımını savunan devrimci savaşım çizgisi hem sömürgeci faşist rejimin tasfiye planlarına hem de şoven, sosyal şoven, reformist saflardan gelecek tasfiyeci dalgalara karşı mücadele içerisinde gelişecek, Türkiye ve Kürdistan ilerici, devrimci, yurtsever güçlerini politik talepler etrafında saflaştırmak ve harekete geçirebilmekle başarı imkanı kazanacaktır.